16 Aralık 2010 Perşembe

Evin Erkeğisin

   Bana bu sorumluluk yüklendiğinde henüz oniki yaşındaydım. İlk söylendiğinde çok gururlanmış ve kendimi on yaş birden büyümüş  hissettim. Fakat iş ciddiye binince, hiç de o kadar kolay değilmiş.
   Evdeki aile büyükleri ve kardeşlerim köye amcamın çocuklarının sünnet düğününe gittiler. Evde; ben  yengem ve babaannem kaldık. İki kadın yanyana oturup  kendi aralarında bir şeyler konuştular. Sonra babaannem bana dönüp;
    -Baban gelinceye kadar evin erkeği sensin, dedi.
     Biraz düşündüm ve işin sorumluluğunu kafamda hayal etmeye başladım. Eve ekmek alınacak. Akşan sığırtmaç hayvanları mahalleye getirince inekler mahalle arasından toplanıp eve getirilecek ve yerlerine bağlanacak. Evin başka ihtiyaçları varsa onlarla ilgilenilecek. En önemlisi de gece evin; hırsıza, uğursuza karşı korunması ve kollanması var. İşte bu çok önemliydi. Çünkü küçükken hep bizi; eve hırsız girer, eşyalarımızı çalar diye korkutmuşlardı. Akşam yaklaştıkça beni bir sıkıntı alıyordu. Ya eve hırsız gelirse.
     Akşam oldu. Televizyon yok. Radyo yok. Elektrik yok. Gaz lambasının ışığında ne kadar oturulur ki? Yataklar serildi. Ben; biraz daha geç yatsalar diye dua ediyordum, ama nerde? Bayanlar yatmaya başladılar. Ben evin erkeğiyim ya. Evin içini acele acele ve korkuyla dolaştım. İçerilere baktım. Ev zaten bir oda, bir mutfak, birde ara holden oluşuyordu. Vaziyet normaldi. Duvardan babamın çakar almaz bir av tüfeği ve fişekliği  asılı duruyordu. Hayatımda hiç elime almamıştım o ana kadar. Her ihtimale karşı yine de onu duvardan indirip fişeklikle birlikte yatağımın kenarından yatağın altına koydum. Lambayı kıstım. Yatağa sırt üstü uzandım . Pür dikkat etrafı dinlemeye başladım. Öyle ki; nefes bile almıyordum. Çok geçmeden ara holde bazı tıkırtılar gelmeye başladı. Yatakta kendimi kıpırdatmadan  beklemeye başladım. Vücudumun her tarafı kaskatı kesiliyor, arada sırada elim tüfeğe gidiyordu. Bazen tıkırtılar kesiliyor, biraz rahatlıyordum. Tıkırtılar başlayınca yine dikkat kesiliyor ve nefes bile almıyordum. Gözüm kapıda, Ya şimdi içeri gelen olursa ne yapardım. Ötede kadınlar mışıl mışıl uyurken benim çektiğim ızdırabın haddi hesabı yoktu.
    Pencere aydınlanıncaya kadar gözüme uyku girmedi. Tıkırtılar sabaha kadar devam etti. Ortalık aydınlanınca cesaret geldi. Kapıyı açıp baktım ki; birde ne göreyim. Meğer evin kedileri oynaşıyormuş ara holde. Bütün korkularıma sebep olan kedileri kovdum. Yaşadıklarıma gülmeye başladım. Kedilerin bana yaşattığı bu korkuyu hiç unutamıyorum. Şimdi düşünüyorum da;  hırsız gelse, götürecek kadar kıymetli ne vardı ki evde.
      Ne zormuş evin erkeği olmak. Hele o yaşlarda o sorumluluğun altına bir çocuğun girmesi.
                                                               Ali Akdoğan

14 Aralık 2010 Salı

Evden İlk Ayrılış

    Hani derler ya ana kuzusu. Aslında ilk başta herkes ana kuzudur. Kimi erken olgunlaşır. Kimi ömrünün sonuna kadar ana kuzusu kalmaya devam eder. Ben henüz onüç  ondört yaşındayken  evden ayrılmak zorunda kaldım. İşte o ilk ayrılığı asla unutamam. 
    Yatılı ortaokul sınavını kazanmıştım. İlgili belgeleri tamamlayıp babamla birlikte okula kayıt yaptırmaya Bigöl'e gittik. Bingöl Lisesi ortaokul ikici sınıfa kayıt yaptırdık. Okul yönetiminden bir görevli yanımızda, yatakhaneye gittik. Yatacağım ranza gösterildi. Yatak, battaniye, çarşaf, yastık aldık. Yatağı hazırladık. Babam yanımda olduğu için dünya umurumda değil. Çok rahatım. İşler tamamlandı ve babam eve dönmek üzere yanımdan ayrılırken sandım ki dünya karardı. Koca koğuş dar gelmeye başladı. Etrafıma baktım her şey yabancı. Herkes yabancı. Ne yapacağımı bilemedim. İlk defa; yabancıların olduğu bir ortamda yaşayacağımı, yemek yiyip uyuyacağımı düşündüm. Dünyam allak bullak odu.
     Akşam oldu etüt bitti. Yatakhaneye geldik. Herkes birbirini tanıyor, geç gittiğim için sadece daha önceden aynı ilçede birlikte okuduğumuz beş arkadaş var, onlardan da sadece birini tanıyorum. Şakalaşıp eğleniyorlar. Ben suskun, çekingen; elbiselerimi çıkarıp pijamalarımı giydim. Ranzalar iki katlı. Ben alt kattaki ranzama uzandım. Herkes konuşuyor, şakalaşıyor, fıkralar anlatıyor gülüyor.
      Ben; evi, annemi, babamı, kardeşlerimi düşünmeye başladım. Çok geçmeden lambalar söndü. Bir sessizlik kapladı ortalığı. Yatakta uyumadığım halde kendimi oynatmıyorum ki üst kattaki ranzada yatan rahatsız olmasın. Oysa o; yatakta öyle bir döndü ki ranzanın sallanmadık yeri kalmadı. Uykuya dalanların kimi horluyor. Kimi tısılıyor. Ben yatakta iki büklüm gözüme uyku girmiyor. Sabaha kadar uyuyamadım. Yatağın içinde kendi kendime;
    -Benim ne işim var burda? Kapımızın önünde okul vardı. Evde benim yiyecek ekmeğim mi yoktu? Yoksa annem, babam beni sevmiyor mu? Beni buraya gönderdiklerine göre sevmiyorlar demek ki, dedim.
     İçim doldu dokunsalar ağlayacağım. Sabah olur olmaz dokunaklı bir mektup yazmaya karar verdim. Sabah erkenden kalktım. Doğru etüt salonuna gittim. Defterimin ortasından çift yaprak çıkardım ve oturaklı bir mektup yazdım. Kurban bayramına da üç gün var. Mektubu postaya verdim. Okula geldim. Ertesi gün yatılı okuyan arkadaşlar idareden izin isteyip memleketlerine gitmeye başladılar. Ben de izin istedim. Okul müdürü;
     -Olmaz sen yeni geldin, dedi.
      Ama ben çantamı yinede hazırladım. İzin almasam da gitmeyi düşünüyordum. Müdürün odasına tekrar gittim.
      -Ama bütün arkadaşlar gitti, ben yalnız kaldım. Yalnız benim için yemek çıkar mı? dedim.
      Müdür durumu anladı, biraz düşündükten sonra bana da izin verdi. Hemen çantamı aldım ve giden arkadaşlarla birlikte memlekete gitmek üzere arabaya bindim. Otobüsle; Karakoçan Bingöl yol ayrımına kadar geldik. Yarım saat yaya yolculuktan sonra eve geldim.  Evdekiler beni görünce hem çok şaşırdılar, hem de sevindiler. Akşam babam işten geldi. Oda şaşırdı. Cebinden bir mektup çıkardı. Benim gönderdiğim mektup. Ben mektuptan önce eve gitmiştim. Gönderdiğim mektubu kendim okudum. Bana da sürpriz odu. Biraz güldük. Yazdığım bazı dokunaklı bölümler evdekileri hüzünlendirdi. Ama hoş bir ortam oldu.
      Karadeniz fıkrası gibi.  Düşündükçe gülüyorum o günkü halime. Kendi yazdığı mektubu yine kendisinin okuması belki de yalnız bana kısmet olmuştur.
                                                                        Ali Akdoğan
 

12 Aralık 2010 Pazar

Toprak Kokusunun Cazibesi

   Küçükken çocuklar toprak yerler. Büyükleri bunu görünce dehşete düşer. Niçinini, nedenini araştırmazlar. Oysa altında yatan nedeni araştırsalar hem kendileri, hem de çocukları kazançlı çıkacak. Tabi bu, işin zor tarafı. Ama onlar işin kolayını seçerler. Çocuğu azarlarlar. Nasihat ederler. Tehdit ederler. Olmadı döverler.
    Ben de küçükken toprak yedim. İlk gördüklerinde üç veya dört yaşlarındaydım. İlk annem görmüştü. Kızdı, bağırdı, çağırdı, götürüp ağzımı yıkadıktan sonra tehditlere başladı.
     -Babana söylersem dilini keser. Seni döver. Ağzına acı biber sürer dedi. Sonra aklına gelmiş olacak ki acı biberi getirip kendisi hemen sürdü.
      Ağzım müthiş yandı. Çocuk aklımla ne yapacağımı şaşırdım. Ağlayarak dışarı çıktım. Köyün çeşmesine koştum. Ağzıma su alıyorum, acı hafifliyor.  Suyu döküyorum tekrar yanıyor. Epey çeşme başında kaldım. Yanma hafifleyince çeşmeden ayrıldım. Anneme kinlenmiştim. Toprak yeme isteğim birken üçe katlanmıştı. Toprağı yiyeceğim ama gizlice yemeliyim, yoksa dayak var. Planlar yapmaya başladım.
    Bir gün dedemlerin harmanlarının yan duvarının dibine oturdum. Gizliden duvardan parmaklarımla kaşıdığım toprağı avucumun içinde biriktirip etrafıma bakındıktan sonra ağzıma atıyordum. Ne kadar yediğimi bilmiyorum. Ama doymuş olacağım ki oradan ayrıldım. Eve doğru giderken babamla karşılaştım. Babam yüzüme bir baktı. Bir daha dönüp baktı. Bana doğru yürümeye başladı. Ben bozuntuya vermeden, kendimden emin  ve gülerek babama doğru koştum. Tam yanyana geldik. Eğilip ağzımın kenarına baktı.
    -Vay beyefendi, sen yine toprak yemişsin ha, ağzını aç bakalım diline bakacağım dedi.
     Ağzımı açtım. Dilime bakarken eliyle dilimi tuttu ve güçlü bir şekilde dışarı doğru çekti. Dilim kökünden koptu sandım. Arkasından bir tokat patlattı. Ellibeş yaşındayım. Hala o tokat aklıma geldiğinde hem dilimim kökünde bir sızı, hem de suratımda bir acı hissederim. Ben toprağı gizlice yemiştim ama ağzımın kenarındaki bulaşığı unutmuştum ve ağır bir cezayla bedelini ödemiştim. Fakat elimde değildi. Toprağın kokusu beni deli ediyor ve yeme isteğimi dayanılmaz bir seviyeye çıkarıyordu.
     Arada sırada toprak yemeye devam ettim. Hele sıcaktan yanmış toprağa yağmur damlası düştüğünde çıkan o toprak kokusu yok mu? Beni deli ediyordu. Elim kendiliğinden toprağa gidiyor, çaktırmadan yerden aldığım toprak topaklarını ağzıma atıyordum. Ama ağzımın etrafını da temizlemeyi unutmuyordum. bu epey sürdü.
     Birgün babam tarlada kara sabanla çift sürerken kendisine ikindi vakti yemek götürdüm. Tarladan dönüş yolunda, sürülmüş tarlanın içinde yürürken  toprak bir kokuyor, deli olacağım. Oniki, onüç yaşlarındayım. Yanlışı doğruyu da bilecek yaştayım ama kendime engel olamadım. Çaktırmadan eğilip yerden toprak topakları alıp  ağzıma attım.  Sonra ağzımın kenarını bir güzel sildim. Hiç bir şey yokmuş gibi eve gittim. Kimse bir şey anlamadı. İlk kez ucuz atlatmıştım. Fakat bu bana zevk vermedi. Bir daha yememek için kendime söz verdim. Bazen canım istese de kendimle mücadele ettim. Belki beslenmemiz de biraz düzelmişti ki toprak yemekten kurtuldum, Ama toprak kokusu hala beni çıldırtıyor.
      Sonra  kendi çocuğum toprak yemeye başlayınca araştırmaya karar verdim. Araştırma sonucunda bir de baktım ki; kandaki demir ve vitamin eksikliğinden dolayı insanlarda toprak yeme isteği oluşuyormuş. Zaman  geçirmeden çocuğumu doktora götürdüm. Vitamin ve demir takviyesi yapıldı. Anında toprak yeme işi bitti.
      Keşke benim annem ile babam da beni döveceklerine, azarlayacaklarına böyle bir yolu deneselerdi.
                                                           Ali Akdoğan


  

5 Aralık 2010 Pazar

Deprem Anını yaşamak

     1971 yılında Bingöl Lisesinin ortaokul bölümünde yatılı öğrenci olarak okuyordum.  Henüz l6 yaşındaydım.  21 Mayıs Cumartesi günü okul tatil havasına girmişti. Yatılı okuyan ara sınıflardaki arkadaşlarımızın bir kısmı memleketlerine gitmiş, bir kısmı da yarın gitmek için hazırlıklara başlamışlardı.  Biz ortaokul üçüncü sınıfta olduğumuz için bitirme sınavlarımız vardı, mecburen onbeş gün daha okulda kalacaktık. O gün öğleden sonra rüzgar çok şiddetli esti. Her taraf toz duman. Göz güzü görmüyordu.  Sonra hafif bir yağmur yağdı. Hava çok soğudu. Daha önce gömlekle dolaşırken  şimdi ceket giydiğimiz halde üşüyorduk.
     Saat 18.00 de yemekhaneye girdik. Yemeğimizi yedik. Sonra arkadaşlarımız yatakhaneye gitti. Biz altı arkadaş; okulun bahçesinde bulunan süs havuzunun duvarına oturduk. Ayhan ve Ebubekir adında Erzurum'lu iki arkadaşımız dokuz taş dama oynamaya başladı, biz de onları izlemeye başladık. Bir anda altımızdaki duvar; abartısız, bir elli santim yükseldi. Sonra yere doğru gömülüyormuş gibi hızla gitti. Aptallaştık. Yarıya kadar suyla dolu olan havuzdaki su bir çalkalandı ki içindeki su, üç metre yükseklikteki yemekhanenin çatısına ulaştı. O anda kalkıp kaçmak istedik. Halbuki dışarıdaydık ama yine de bir yerlere doğru kaçmak istiyorduk.  İki adım attım. Yere kapaklandım. Adil çaynak adındaki arkadaşım da düştü. Ben önümdeki bilek kalınlığında bir ağacın gövdesine tutunarak ayağa kalkmaya çalıştım. Dengemi sağlayamıyordum. Bir yerlere ulaşmanın çabası içindeyken büyük bir gürültü ve cam sesleri ile irkildim. Okulumuzun yerinde bembeyaz bir duman, başka hiç bir şey görünmüyor. Kulaklarımda bir uğultu, yatakhaneye doğru baktım,  oradaki arkadaşlar içeriden dışarıya; arı kovanından çıkan oğul misali dışarıya fırlıyorlardı. Gözlerim karardı. Orada neler oldu acaba? Kimse yaralandı mı? diye düşünürken okulun sis ve toz bulutunun içinden de iki arkadaşımız düşerek yuvarlanarak bize doğru koşuyorlardı. Ne bağırabildim, ne de ağlayabildim. Arkadaşlarımız toplaştı kimler var, kimler yok çetele tutmaya başladık. Okuldan koşarak gelen iki arkadaşın yüzü, gözü toz içindeydi. Onlardan Şeyho adındaki arkadaşımız çok korkmuş, hıçkırarak konuşuyordu. Ağzından çıkan ilk söz
     - İbrahim.. İbrahim  enkazın altında kaldı, oldu .
      Diğer arkadaşımız da;
     - Fevzi... Fevzi...iii, diyordu.
      Ne oldu? Fevzi nerde? İbrahim nasıl enkazda kaldı? diye bir telaş ve hüzün içinde arkadaşlarımızın etrafına toplaştık. Şeyho anlatmaya başladı;
      - İbrahim'le okulun içinde öğretmenlerden radyo almak için öğretmenler odasına doğru yürürken deprem oldu. ben ters tarafa koştum, İbrahim merdivenlere doğru koştu. Ben birinci katın penceresinden atladım. Yerde kitaplar vardı. O kitapların üzerine düştüm. Okul yıkıldı dedi.
      Diğer arkadaş hala Fevzi enkazda diyordu ve anlatmaya başladı;
     - Okulun zemin katındaki salonda masa tenisi oynuyorduk. Deprem sırasında; ben kapıdan tarafa olduğum için dışarı doğru koştum, tam dışarı çıktığımda okul yıkıldı. Bazı enkaz parçaları bana da çarptı, dedi.
     O sırada toz ve sis dağılmış, okulun enkazı görünmeye başlamıştı. Okul tam ortadan ikiye bölünmüş ve yarısı yıkılmış, dört katlı bina, bir kat yüksekliğinde bir moloz yığınına dönüşmüştü. O anda düşündüğüm tek şey; ya bu deprem ders saatinde olsaydı okulumuzda okuyan binaltıyüz öğrenciden acaba kaçımız kurtulacaktık. Çünkü iki çıkış kapısının olduğu bölüm yerle bir olmuştu. Okuldaki öğretmenler neredeydi? Onlardan bir haber yoktu.
     Enkazın yanına, Fevzi'nin bulunduğu tarafa gittik. Derinlerden, enkazın altından bir yerden bir ses;
     - Beni kurtarııın, diyordu.
     Elimizden hiç bir şey gelmiyordu. Okulun öğretmenler odası yıkılmayan bölümde kalmış, öğretmenlere bir şey olmamıştı. Çok geçmeden öğretmenlerimiz yanımıza geldiler. Bir durum değerlendirmesinden sonra enkaz kurtarma birimlerine haber verdiler. Bizi de enkaza sokmadılar. Çünkü deprem hala aralıklarla devam ediyordu.
    Okulun bahçesinden ayrıldık. Hava kararmıştı. Soğuk daha da artmıştı. Geceyi geçirmek için bizi Bingöl Tugay komutanlığına götürdüler. Bir sahra çadırı kurduk içinde sabahladık. Tan yeri henüz ağarmıştı. Okula geri gelirken yollarda gördüklerimiz tam bir dehşetti. Sallarla taşınan yaralı ve cenazeler. Kimi cenazeleri kamyonlara yükleyip köylerine götürüyor, kimi de cenazesini camiye götürüyordu. Okulun bahçesine girer girmez enkaza koştuk. Fevzi'nin sesi hala geliyordu ama zayıflamıştı. Biz çabalarken askerlerden oluşan bir ekip geldi. On dakika gibi kısa bir sürede yaralı çıkarıldı.  Beli kırılmış, gözlerine kireç ve kum artıkları dolmuştu. Arabayla Elazığ'a götürürken yolda öldü. Cenazesi memleketine gönderildi. Okul tatil edildi. eşyalarımızı topladık, memleketlerimize gittik.  İbrahim'in cenazesi depremden bir hafta sonra kepçeyle enkaz kaldırılması sırasında çıkarılmış.
    Böyle bir olayı anlatmakla yaşamak çok farklı şeyler. Şu anda yazdıklarım o anda yaşadıklarımın belki de onda biri.
                                                                Ali Akdoğan

3 Aralık 2010 Cuma

Mumsöndünün Ardındaki Gerçek

     Ataların söylediği gibi; "Otuziki dişin arasından çıkan yalan, otuziki köyü dolanır, her köyde bir yalan eklenir. Otuzikinci köyde yalanı söyleyen de doğru diye inanır." İşte bu da böyle bir şey.
     Yavuz döneminde çaldıran seferi sırasında anadoluda ve toroslarda yaşayan aleviler büyük kıyım yaşadıktan sonra kendilerini geri çekip, toplantılarını, sohbetlerini, ibadetlerini, bütün etkinliklerini gizlemeye başlamışlar.
     Aleviler Cem törenlerini yapacakları zaman, cemde hizmet edilmesi için bazı görevlendirmeler yapılır. Bu görevlendirmelerden birisi de gözcülük yapılmasıdır. Gözcülük yapmakla görevlendirilen kişi; cem töreninin yapıldığı evin üstünde etrafın rahatlıkla görülebileceği bir yere çıkar ve etrafı gözler, Uzaktan gelen bir devlet görevlisi veya alevi olmayan birisinin eve doğru geldiğini görür ise içerdeki cem cemaatine haber verir. İçeridekiler de ceme ara verip sanki hiç bir şey yokmuş gibi herkes başka konulardan konuşmaya başlar. Bu yakalanıp içeri atılmamak için alınan bir tedbirdir. Bu iş bazen de yanan lambayı söndürüp karartma uygulamakla yapılmıştır. Cumhuriyet döneminde de "Tekke ve Zaviye"lerin kapatılmasından sonra aynı baskılar devam etmiş. Aleviler de aynı tedbirleri almaya devam etmişler.
     İşte bu olayı çarpıtarak anlatan bir yalancı; yıllarca bu toplumun akıllılarını, delilerini, bizi yönettiklerini sanan yöneticilerini, kendini bilim adamı olarak tanıtıp toplumun önüne binbir edayla çıkıp ahkam kesenleri, bir çok kendini din adamı sanan sözüm ona din adamlarını inandırmış. Hala bunu değişik şekillerde anlatanlar var. Geçenlerde televizyon kanalının birinde, araştırmacı gazeteci olduğunu söyleyen  birisi; "Şah İsmail ile Müsaibi, bir mum yakmışlar. Mumun ışığında samah dönmeye başlamışlar ve mum sönünceye kadar samaha devam etmişler." işte mum söndü budur diyor. Bu mantıklı gibi görünse de ben alevi birisi olarak kendi yaşantımdan anlatıyorum. Benim anlattığım yaşanmış olduğu için;  gazetecinin anlattığı rivayetten daha inandırıcı olması gerekmez mi?
      Gerçi biz ne dersek diyelim insanlar inanmak istediklerine inanmaya devam ederler. Alışkanlıklardan vazgeçmek çok da kolay değildir.
                                                            Ali Akdoğan

1 Aralık 2010 Çarşamba

Ekmek Karnesi ve Sosyal Adalet

    Benim bu başlığı attığımı görenler şaşıracak belki de delirmiş diyecekler. Hele kendini sosyolog olarak tanımlayan sağ düşünceye sahip bazı kişiler, durumu çok iyi bildikleri halde işlerine geldiği gibi konuşmayı bir marifet sanan entelektüeller; çok kızacaklar bu yazacaklarıma. En çok da CHP nin içinde yıllardır siyaset yapan, ancak bunu bir utançmış gibi düşünüp topluma anlatamayanlar şaşıracaklar.
    Hiç düşündünüz mü? "İkinci Dünya Savaşı" sırasında ve sonrasında ekmek niçin karneyle dağıtılmış? Niçin o zorluklara katlanılması gerektiğini, o günün şartlarını, yaşanan zorlukları, ulaşımın olmayışını,  uygulanan ambargoları; bugünün şartlarında yaşayanlar hayal bile edemezler. Yol yok. Her tarafta açlık var. Savaşta bizden destek isteyen ancak umduğu desteği bulamayan ülkeler bize ambargo uyguluyor. Bir toplum düşünün; imparatorluk döneminden gelen alışkanlıklarından kurtulamamış. Kimi zengin, kimi zorba, kimi de; ensesine vur elinden ekmeğini al misali mazlum. Daha birçok olumsuzluklar var. Bu şartlar altında topluma gelen bir ihtiyaç malzemesini siz olsanız nasıl dağıtırsınız?
    Köy meydanına gönderip herkes istediğini, istediği kadar  alsın mı dersiniz? Bunu söylerseniz, önce güçlüler, sonra parası olanlar gelen malı paylaşır. Mazlumlar, kimsesizler, güçsüzler havasını alır.
     Köy muhtarına veya herhangi bir kişiye mi dağıtması için yetki verirsiniz?  O da önce yakınlarına ve akrabalarına, sonra parası olana, sonra güçlü olana verir. Eğer kalırsa mazlumlara ve kimsesizlere verir.
    İşte tam burada, o zamanki CHP li yöneticiler bir yöntem bulmuşlar. Bu yöntemin bulunuşu da; o zamanki yöneticilerin çoğunluğunun asker kökenli olmasından kaynaklanıyor. "Komutan birliğindeki bütün personelin ihtiyaç malzemesinden eşit miktarda yararlanmasını sağlamak zorunda olduğunu bildiği için, askeri disiplin ve düzen içinde, belgeye dayalı dağıtım yapmanın en sağlıklı yol olduğunu düşünür." O dönemde bulunan bu yöntemle herkese eşit ihtiyaç malzemesi dağıtılmıştır. Karnı büyük zenginler ve zorbalar; karnımız doymuyor diye bağırmaya başlamışlar. Ama para etmemiş. Bugüne kadar da hala bağırıyorlar bu düşüncede olanlar. Asıl bu işin beni üzen tarafı; yapılan adaletli dağıtımı  anlamayan, takdir etmeyen ve aynı zamanda toplumun çoğunluğunu  temsil eden o güçsüzler, mazlumlar ve kimsesizler. Onlar da bağıranların peşine takılmışlar, daha çok bağırıyorlar. Bağıranların söylediği her şeye alkış tutuyorlar.
     Şimdi bir de; yaşadığımız şu çağda, Ramazan ayında veya başka zamanlarda hayırseverlerin dağıttığı yardımların taşındığı kamyonların başında insanların birbirlerine yaptıklarına bakın. Kimi çuvallarla götürürken, kimisi bir tutam bile alamıyor. Çocuklar ayaklar altında eziliyor. Kadınlar saç başa  kavga ediyor. Polis; gelen insanları sıraya sokmaya çalışırken ne zorluklar yaşıyor.
    Bu günün sağ siyasetçileri ekmeğin karneyle dağıtılmasının CHP için bir utanç olduğunu söyleyeceklerine, kendi zamanlarında hayırseverlerin dağıttığı yardımların taşındığı  komyonların başında yaşanan bu rezaleti sorgulasalar,  o yapılan karneyle dağıtımın ne kadar adaletli olduğunu görecekler ve işte o zaman doğruyu bulacaklarına inanıyorum.
                                                                Ali Akdoğan

Yeniden Spor

   Daha önce yaptığım günlük tempolu mesafe yürüyüşüne yaklaşık bir yıldan beri ara vermiştim. Verdiğim kilolar geri gelmeye başladı. Daha önce yaklaşık iki yıl düzenli olarak yürüdüm. 98 kilodan 78 kiloya kadar düştüm ve yaklaşık iki yıl kadar bu kilomu korudum. Son bir aydan beri kiloda artış başladı ve şu anda 83 kiloyum. Bu durum beni rahatsız etmeye başladı.
   Dün yani 30 kasım 2010 da tekrar yürüyüşe başladım. Yaklaşık 45 dakikada 5 kilometre yürüdüm. Kendimi çok rahat ve mutlu hissediyorum. Bu gün de yürüdüm. Yürüyüşün dışında yaklaşık 30 dakika kadar da vücudu rahatlatan ve kasları gevşeten kültür-fizik hareketleri yapıyorum. Bunu güzel havalarda devam ettireceğim. Sporun sağlık için ne kadar gerekli olduğunu en iyi ben bilirim. Rahatsızlıklarım vardı. Vücut direncimi güçlendirdiği için bu rahatsızlıklardan kurtuldum ve kendimi hem daha genç, hem daha sağlıklı, hem de kuş gibi hafiflediğimi hissediyorum.
    Bunu yapmak o kadar da güç değil. Önemli olan; karar vermek, sonra uygulamak, sonra da devam ettirmek. Bu; bedenimize ödememiz gereken borcun bir bölümü. Diğer bölü de Tabi iyi beslenmek, alkol ve sigaradan uzak durmak, gelişi güzel ilaç kullanmamak ve düzenli yaşamak da diğer bölümü.
    Sağlıklı, mutlu günler ve gelecek hepimizin olsun.
                                                     Ali Akdoğan