20 Ocak 2017 Cuma

KIRMIZI İSKARPİNLER

    Köyde yaşayanlar bilirler. Köyden birisi ilgi çeken bir giysi yada ayakkabı aldı mı diğer köylüler de aynısından almaya yönelir. Böyle zamanlarda ilginç durumlar ortaya çıkar. Bu yazımda; Anadolu'nun ücra bir köyünde yaşanan böyle bir olayın ilginçliğini biraz da dramatize ederek yazacağım. Umarım beğenirsiniz.
    Köylülerden Yunus amca pazara gitti. Pazarda dolaşırken kırmızı renkli bir çift iskarpin dikkatini çekti. Çok beğendi ve ayağına uygun numarayı söyledi. Satıcı kutuları karıştırdı ve uygun numarayı bulup Yunus amcaya uzattı. Yunus amca bir itina ile iskarpini ayağına giydi. Kalkıp pazarın içinde yürüdü. Tamam olduğunu anlayınca parasını ödedi. Biraz da pahalıydı iskarpin ama olsun. Köyde kimsede yoktu bu iskarpinden. Bu da teselli için yeterli oluyordu. Köyün yolunu tuttu. Köye yaklaşınca bir taşın üzerine oturdu. Yollar tozlu olduğu için iskarpinler ala bula bir renk almıştı. Yunus amca cebinden mendilini çıkardı. İskarpinlerinin tozunu sildi. Bir güzel parlattı. Ayağındaki kırmızı iskarpinler ikindin güneşinin ışıkları altında pas pas parıldıyordu. Bir gururla köyün içinden yürüyerek evine gitti. Kırmızı iskarpinleri gören köylüler hayranlık içinde Yunus amcanın yoldan geçişini izlediler. O evine girince üç beş köylü köyün ortasındaki meydanda toplanıp kırmızı iskarpinleri konuşmaya başladılar. Köylülerden Arif amca;
   - Soralım nereden almışsa aynısından biz de alalım, dedi.
   Kasım;
   - Vallahi doğru dersin. Havası yeter, dedi.
   Topalak Süleyman;
   - Benim de çok hoşuma gitti. Haydi soralım. Nereden aldığını öğrenip yarın biz de gidip aynısından alalım, dedi.
    Toplananlar kendi aralarında anlaştıktan sonra Yunus amcanın evine gittiler. İskarpinler evin loş ışıklı holünde bile parıldıyordu. Köylülerden Kasım aceleci davranıp;
    - Yunus amca iskarpinlerin hayırlı olsun. Çok güzel renkleri var. Nereden, kaça aldın?dedi.
    Yunus amca iskarpinlerinin beğenilmesinden çok mutlu olmuştu. Gelenleri başıyla ve gözleriyle selamlayıp merhaba ettikten sonra. sorulan soruları cevaplamak için söze girdi. Ve;
    - İskarpinlerimi beğendiğiniz için ve iyi dilekleriniz için sağ olun. Pazardan elli liraya aldım. Biraz pahalı ama olsun, dedi.
     Fiyatı biraz pahalı gelmişti ama herkesin gönlünde yatan aslan kükremeye başlamıştı bir kere. Ertesi gün pazara gidebilenler kendileri için, gidemeyenler ise gidenlere ısmarlamak üzere kırmızı iskarpinler alındı. Köyün erkeklerinin tamamının ayağında kırmızı iskarpinler. Hepsi de aynı model. Bir kaç gün sonra köyün kahvesinin önünde bir çukurun etrafında yere oturup ayaklarını çukurun ortasına doğru uzattılar. Ayaklar bir birine karıştı. Oturanların kafası karışmıştı. Bütün ayakkabılar aynı. Model aynı. Kimse kendi ayağını tanıyamıyordu. Epey öylece oturdular. Kimse kalkıp evine gidemiyordu. Çünkü ayaklarını tanıyamıyorlardı. Kendi aralarında tartıştılar ve bir karara vardılar. Yoldan geçen birisinden herkesin ayağını kendisine tanıtması için yardım isteyeceklerdi. Beklemeye başladılar. Epey sonra yoldan geçmekte olan bir kişiden yardım istediler. Adam;
   - Bir şartla ayaklarınızı size tanıtırım ama bir altınınızı alırım dedi.
    Hepsi bir ağızdan ve sevinçle;
    - Tamam dediler.
    Yolcu  etrafına bakındı.Yolun kenarında dizili olan ağaç merteklere gözü takıldı. Mertek yığınından sağlam bir tanesini çekti ve çukura yaklaştı. Merteği havaya kaldırdı ve çukurun içindeki ayaklara bir tane vurdu. İlk vurmada canı yanan ayağını karnına doğru çekti ve ayağa fırladı. Canının acısından yerinde hop hop hoplarken bir taraftan da ayaklarını kendilerine tanıttığı için yolcuya teşekkür ediyorlardı. Yolcu bir kaç kez vurunca çukurda ayak kalmadı. İşi bitince iş karşılığı anlaştığı bir altını alıp tam yola devam edecekken, köylülerden birisi nereye ve niçin gittiğini sordu. Yolcu;
     - Ben imam olarak iş arıyorum aşağıdaki köylere doğru iş aramaya gidiyorum, dedi.
     Tam da istedikleri bir adam olduğuna inandıkları kişi ayaklarına gelmişti. Köylüler hep bir ağızdan;
     - Belli ki zeki bir adamsın. Ayaklarımızı bize tanıttın. Bizim köyün de imamı yok. Sen de kabul edersen, aramızda anlaşabilirsek, bizim köyde işe başlayabilirsin, dediler.
     Bu iş yolcunun hoşuna gitti. Aralarında konuşup anlaştılar. Yolcu olarak gelip geçip gidecekti ama imamlık yapmak için aranan adam olmuştu. Köyde işe başladı. Cemaatle ilişkileri de iyi gidiyordu. Fakat bu iyi günler uzun sürmedi. Zamanla köyden bir kaç açık gözle  iş birliği yapıp dalavereli işlerin içine girmeye başladı. Köylülerin hoşuna gitmeyen bazı davranışlar oluyordu. Ama köylü el mahkum hocanın zekası karşısında çaresiz kalıyordu. Gün geçtikçe bu hareketler çoğalmaya başladı. Köylünün canına tak etmişti. Onlar da hocanın hata yapmasını beklemeye başlamışlardı. Bir gün hoca camide cemaatle namaz kılarken en sessiz bir ortamda hocanın başına kötü bir olay geldi. Hoca rükuya eğilirken sesli bir biçimde gaz kaçırdı. Utancından yüzü kıp kırmızı oldu..Toplum içinde çok mahcup olmuştu. Kimsenin yüzüne bakmadan hızla camiden çıkıp doğruca evine gitti. Kapısını kapattı. Utancından yerin dibine geçmişti. Günlerce dışarı çıkamadı. Artık o köyde kalamayacağını anlamıştı. Eşyasını toplamaya başladı. Kendisiyle iş birliği yapan açık gözler; planları bozulduğu için üzülüyorlardı. Hata yapmasını bekleyen köylüler sevinçten göbek atıyordu. İmam iki üç gün içinde sessiz sedasız köyden ayrılıp başka bir köye gitti. Aradan yıllar geçtikten sonra yine bir gün yolu imam olarak çalıştığı köyden geçiyordu. Bir arkadaşıyla yoldan geçip giderken, arkadaşından bir teklif geldi.
     - Gel şu köye gidelim. Hem su içer, hem de biraz  nefesleniriz Sonra yolumuza devam ederiz, dedi.  
     Hoca bu köyde başından geçenleri arkadaşına anlatıp çekingenlik gösterdi. Arkadaşı üsteleyerek:
     - Yahu senin başından geçen olay yıllar önce olmuş. O olayı şimdi  kimse hatırlamıyordur, dedi.
    İmam da ikna oldu. Köyün girişinde dokuz on yaşlarında bir erkek çocukla karşılaştılar. İmam çocuğun başını okşayıp yaşını sordu. Çocuk gayet ciddi bir ses tonuyla;
     - Vallahi ben yaşımı bilmiyorum ama hocanın osurduğu sene doğduğumu söylüyorlar, dedi.
     İmam çocuğun yaşını sorduğuna soracağına pişman oldu. Bir kez daha utanmıştı. Hızla çocuğun yanından ayrılıp köye uğramadan yollarına devam ettiler.
     
                                                                                                          Ali AKDOĞAN
     
     

25 Eylül 2016 Pazar

HAKKI KEDİNİN FERASETİ


   Bir çoğumuz kediye sadece bir hayvan güzüyle bakarız. Bir şeyi beceremez. Aklı ermez. Becerileri sınırlıdır, gibi düşünürüz. Ben bu yazımda durumun pek de öyle olmadığını sizlerin dikkatine sunmak istiyorum.
   Anadolu'nun uzak bir köyünde yaşayan Şemsettin amca ve eşi Cevriye hanın;  kendilerine ait köy evinde Hakkı adındaki kedileri ile birlikte yaşıyorlardı. Şemsettin amca Hakkı kediyi sevip okşadıkça, kedi mırıltılar çıkarıyor ve ona mutlu olduğunu hissettiriyordu. Sahibi de çok mutluydu. Onu evlatları gibi görüyorlardı. Mutlu mesut yaşayıp gidiyorlardı. Günler, aylar, yıllar böyle geçti.
   Ne oldu bilmiyorum. Ama  bir gün Cevriye hanım Hakkı'ya çok kızdı. Burnundan soluyordu. Sanırım Hakkı uygun olmayan ve evin hanımını çok kızdıracak bir yere tuvaletini yapmıştı. Cevriye hanım hemen Şemsettin amcayı bulup bağırmaya başladı.
   - Ben bu pis kediyi evde istemiyorum. Evin her yerini bok götürüyor. Bunun pisliğini temizlemekten helak oldum. Bir an önce bu kedi bu evden gidecek, dedi.
    Kocası çok şaşırmıştı. Kedi ilk defa böyle bir yanlış yapmıştı. Hani onu çocuklarının yerine koymuşlardı. İnsan çocuğunu hemen ilk yanlışından dolayı evden gönderir mi? diye düşündü ve;
   - Olur mu hanım? O bizim evladımız gibidir, evden nasıl gönderelim? Hem nereye götüreyim? Bu bir kedi, kolay kolay pes etmez. Yolu bulur tekrar gelir, dedi.
   Kadın göndermekte kararlıydı;
   - Ne gelmesi be. O bir hayvan değil mi? Yolu nereden bilecek, dedi.
   Şemsettin amca; kedilerin çok ferasetli hayvanlar olduğunu bir yerlerden duymuştu. Ama ne dediyse hanımına laf anlatamadı. Tam bir hafta evde kavga gürültü devam etti. Sonunda Şemsettin amca pes etti ve Hakkı paşayı evden götürmeye karar verdi. Kediyi kucağına alıp evden çıktı. Yol boyunca evladını evden uğurlar gibi, okşayarak, severek, hasret giderir gibi epey bir yol yürüdüler birlikte. Issız bir yere geldiler. Bir vadinin içinde dere kenarına bıraktı kediyi. Burada susuz da kalmaz, aç da. Kuş var. Böcek var. Avlanır, hayatına devam eder, Ben de özlersem gelir ziyaret ederim, dedi kendi kendine. İçi rahat bir şekilde oradan ayrıldı. Hakkı zaten çoktan ortalıktan kaybolmuştu.
   Şemsettin amca yaptığı işin doğru olmadığını yol boyunca düşünüp üzüldü. Bir taraftan da;  kedinin o ortamda hayatına devam edebileceğini düşünüp rahatladı. Akşama doğru yorgun argın eve dönen Şemsettin amca kapıdan girerken onu ara holde Hakkı kedi karşıladı. Ondan önce eve gelmişti. Karısı bağırmaya başladı;
   - Sen zaten baştan kediyi götürmek istemiyordun. Bana inat ediyorsun. Senin yanında bu kedi kadar değerim yok. Yazıklar olsun sana verdiğim ömrüme. İnsan karısını bir kediye değişir mi? dedi ve ağlamaya başladı.
   Şemsettin amca ne dediyse inandıramadı. Yorgunluğu da hiç hesaba alınmamıştı. Çok üzüldü ve;
   -Belli bu kedi bu evde kalırsa huzurumuz kalmayacak, dedi.
    Ertesi gün kediyi yine kucağına aldı. Bu sefer biraz hiddetlenmişti. Kediyi pek okşamadı. Bir an önce ondan kurtulmak istiyordu. İki üç köy geçtikten sonra yol kenarına bıraktı ve döndü. Kedi yine hemen ortadan kayboldu. Adam akşama doğru eve döndü. Yine kedi kapıda karşıladı sahibini.
   Karısı yine söylenmeye başladı. Ama bu sefer çok kızmıştı Şemsettin amca.Yüksek sesle;
  - Ben sana kedi ferasetli hayvandır, yolu bulup gelir demedim mi? be kadın, dedi.
   Kadın da şaşkındı. Kedinin yolu bulup geldiğine inanmıştı. Ama yine de bu evden gitmeliydi bu kedi.
   Kedi ertesi gün daha uzak bir yere ve ormanlık bir alana götürüldü. Ormanın derinliklerine kadar götürdü Şemsettin amca. Artık yolu çıkaramaz dedi ve kediyi bıraktı. Kedi iki dakikada gözden kayboldu. Şemsettin amca ormanda gezinmeye başladı. Yolunu bulamıyordu. Akşam olmak üzereydi. Ormanlık alan, kendi dışındaki alana göre çok daha karanlıktı. Çaresiz cep telefonuyla karısını aradı ve kedinin eve dönüp dönmediğini sordu. Kedinin eve döndüğü cevabını alınca karısına;
   - Söyle o kediye gelsin beni alsın buradan, yoksa ben ormanda kayboldum eve gelemeyeceğim, dedi.
   O geceyi ormanda geçiren Şemsettin amca ertesi gün döne döne ormandan çıkmayı başardı. Yine gün akşama dönmek üzereydi. Eve bitkin bir halde döndü. Odaya geçip bir yer minderinin üstüne oturdu. Ayakları şişmişti yol yürümekten. Yorgun gözlerle odanın içine bir göz attı. Hakkı kedi tam karşısına geçip bir minderin üstüne yan yatmış patilerini yalayarak temizlik yapıyordu. O hareketiyle Şemsettin amcaya nispet yapar gibiydi. En azından sahibi öyle yorumluyordu o hareketi. Yerden aldığı terliği kediye fırlattı. Kedi odayı terk etti. Ama o evde onlarla birlikte yaşamaya devam etti. Sonunda pes eden Cevriye hanım oldu.
   Kedi; mücadeleyi kazandığının bilincindeymiş gibi evin içinde muzaffer bir komutan edasıyla daha bir gururlu dolaşıyordu.
                               
                                                                                                      Ali Akdoğan                    
                                               

3 Temmuz 2016 Pazar

BABALAR ÖLÜR ÇOCUK BABALAR

    Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki,
    Her gün çocukları, eşleri, anaları, babaları,
    Arkasından ağlaşıyor,
    Kör teröre kurban verdiğimiz çocuk babaların.
    Hayatının baharında,
    Eşine çocuğuna,
    Belki anasına babasına doyamayan çocuk babaları,
    Toprağa veriyoruz, acı içinde çaresiz.

    Nereye kadar?
    Ne zamana kadar?
    Kimse bilmiyor.
    Bu kadar zor mu bu sorular?
    Bu soruların cevabını.
    Birileri çıkıp bize verebilse,
    Belki biraz umutlanırız,
    Bir gün biter diye.
 
    Ama hep babasız kalıyor,
    Çocuk babaların çocukları.
    Eşleri dul kalıyor, çocuk kocaların.
    Göz yaşı döküyor,
    Çocuk yaşında ölüp giden çocuklarına,
    Anaları babaları acı içinde, çaresiz.
    Vatan uğruna ne çok öldü be kardeşim,
    Bu çocuk yaştaki babalar.

    Bu topraklar can almak için neden bu kadar obur?
    Yoksa bu coğrafyada obur bir değirmen mi var?
    İnsanları öğüten.
    Son atmış yılını anımsıyorum bu toprakların,
    1977 1 Mayıs'ta Taksim'de
    1979 Aralık'ta Maraş'ta,
    1993 2 Temuzun'da Sıvas'ta,
    2015 te Suruç'ta ve Ankara Gar meydanında,
    2016 da Kına gecesinde Gaziantep'te,
    Amacım ölümleri yarıştırmak değil asla.
    Ama; o kadar çok gencimizi kurban verdik ki;
    Düşündükçe ürperiyorum.
 
    Bir arada yaşamayı beceremeyecek kadar aptal mıyız?
    Yoksa birilerinin oyuncağı olacak kadar ahmak mı?
    Bu soruların yanıtını bulduğumuzda,
    Bu topraklar kana doyacak ,
    Bendi çözülecek,
    Takati kesilecek,
    Ve bizden can alamayacak artık,
    O obur değirmen.
    Her tarafta güller açacak.
    Ahmet Arifin dediği gibi,
    Bahar gelecek dağlarına memleketimin.
 
                                                                       Ali Akdoğan

24 Şubat 2016 Çarşamba

Yancı Seyithan Amca

   Hani kahvehanede oyun oynayanların yanına oturup oyun oynayanları izleyenler olur ya. İşte onlara yancı denir.
    Bir yaz günüydü Hüseyin amca ile Mehmet Çakıl amca sürekli gittikleri kahvehanede buluştular. Masanın başına oturdular. Oyun oynayacaklardı. Kahveci çırağından domino taşı ve yaz-boz için kalem kağıt istediler. Tam oyuna başlayacaklardı ki masanın çevresine birer ikişer bedava çay içmek için gelip oturanlar oldu. Onlardan birisi de  Hüseyin amca ile aynı köylü hatta uzaktan da olsa akrabası olan Seyithan amcaydı. O; Mehmet Çakıl amcaya yakın oturdu.
    Oyun başladı. Seyithan amca Mehmet amcanın oyununa sürekli müdahale edip hangi taşı oynayacağını söyleyerek Hüseyin amcanın dikkatini dağıtıyor, hatta ona biraz da gıcık veriyordu. Bu hareket Hüseyin amcanın hiç hoşuna gitmiyordu. Sinirden gözleri kocaman olmuştu. Her müdahalede gözleri fıldır fıldır dönüyor, Ama komşuluk ve hatta akrabalıkları hatırına bir şey söylemekten kendini sakınıyordu. Oyun biraz böyle devam etti. Hüseyin amca en sonunda kekeleyerek;
    - Se-se--sey-seyit-seyitha-seyithaan       oy-oy-oyu-oyun-oyuna      kar-karı-karış-karışma.   Oor-or-orta-ortada    bir şey    yo-yok-yook.    Şu-u-nu-nun-unun      şu-şura-şurası-şurasında     ça-çay- çayı-çayın-çayına   ve    ze-zev-zevk-zevkine   bir    oo-oy-oyu-oyun    oo-oy-oyn-oynu-oynuyor-oynuyoruz.    Be-been      see-se-sen-seni-senin      ha-har-har-haare-hareket-hareketlerinden     raa-ra-rah-rahat-rahaatsız     ool-ol-old-oldu-oldum.      Ke-kena-kenar-kenarda     oo-ot-otu-otur.    Çaay-çayı-çayını    iç.     Se-ses-sesizce      o-oy-oyun-oyunu     i-iz-izl-izle,     Ço-çok-çok     i-is-ist-istek-isteklliy-istekliysen      o-oy-oyu-oyunu-oyunumuz       bi-bit-bittik-bittikten       so-son-sonra     se-sen-senin-seninle    de      o-oy-oyna-oynarız,    dedi.
    Oradakiler bu konuşmaya gülerek,
   - Yahu Hüseyin sana ne oldu? Neredeyse ahraz olmuşsun. Sen oyuna başlarken böyle değildin. Yoksa yenilme korkusundan dilin mi tutuldu? dediler.
    Bu konuşmaya canı çok sıkıldı, ama cevap vermedi. Belli ki çok sinirlenmişti. Onlar bunun farkında değildi. Gerçek hayatında kekemeydi zaten. Hele sinirlenince veya heyecanlanınca tam kilitleniyor ve konuşmakta büyük zorluk çekiyordu. Tam o moda gelmişti. Onu tanıyanlar bu özelliğini bilirdi. Ama oradakilerin dikkatini çekmemiş demek ki bu özeliği.
   Seyithan amca bu ikazdan sonra biraz toparlandı, sessizliğe büründü. Oyun devam ediyordu. Çekişmeli bir duruma gelmişti. Seyithan amca yine dayanamayıp oyuna müdahale etmeye başladı.         Hüseyin amca elindeki taşları masaya bıraktı. Yavaşça ayağa kalktı ve ani bir hareketle Seyithan amcanın suratına okkalı bir yumruk attı. Seyithan amca masanın altına düştü. Masa tam karıştı. Bırak masayı kahve karıştı. Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Hüseyin amca masanın altında Seyithan amcanın göğüs kafesine  çökmüş, elleriyle Seyithan amcanın boğazını sıkıyordu. Öyle çok sinirlenmişti ki; Alttaki adam boğuluyormuş gibi sesler çıkararak bağırıyor, can havliyle ayakları masanın altında havaya dikilmiş bisiklet sürüyor gibi hareketler yapıyordu. Etraftakiler müdahale etmese kesin boğacaktı. Üç dört kişi zar zor çekip Seyithan amcanın üzerinden aldılar Hüseyin amcayı. Hüseyin amca biraz esmer tenliydi. Sinirden simsiyah olmuştu. Siniri hala geçmemişti. Burnundan soluyordu. Alıp kahvenin dışına çıkardılar. Dışarıda dolaştırdılar. Yatıştırmaya çalıştılar.
    Oyun bitmişti. Neredeyse adam ölüyordu yok yere. Hüseyin amcanın aklı başına geldiğinde evine doğru yürüyordu.
    - Ben ne yaptım? diye sordu kendine.
     Sorunun cevabını yine  kendisi verdi.
    - Biz oyun oynuyorduk. O hangi hakla gelip bizim oyunumuza müdahale ediyor. Ben haklıydım. Kenarda adam gibi otursaydı bunların hiç biri olmazdı, dedi.
     Karmaşık duygular içinde evine geldi. Karısı çocukları bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen anladılar. Hüseyin amca evde bir şey anlatmadı. Ama bir daha kahvede oyun oynamamaya karar verdi. Sinirlerine hakim olamayıp başına iş açabileceğinden korkuyordu.

                                                                                                           Ali Akdoğan

10 Ocak 2016 Pazar

Dünya İki Kapılı Bir Handır

    Hiç felsefe yapmamıştım. Ama bu yazımda biraz felsefe yapayım istiyorum. Umarım sizleri sıkmaz, zihninizde yeni pencereler açmayı başarabilirim.
    Hep derler ya dünya iki kapılı bir handır. İşte biz bu iki kapılı hanın içine birilerinin iki dakikalık zevklerinin meyvesi olarak, kendi isteğimizin dışında düştük. Ama düştükten sonra kendi isteğimizle çizdiğimiz bazı olumlu ve olumsuz yaşam tarzları ile; olumlu ve olumsuz koşullarıyla yaşamaya başladık. Yaptığımız seçimler hayatımızı şekillendirdi. Bazen mutlu olduk. Bazen mutsuzluğu biz çağırdık. Hayat dediğin böyle bir şey işte. Anlatımı biraz daha renklendirmek için duygularımı bir şiirle desteklemek istiyorum.
                        Hayat Dediğin
                          I. Bölüm
         Sabah uyanıp gözünü açtığında,
         Karşında gördüğün yüzün tebessümü ile,
         Odanın içi bulutlu bir günde bile,
         Güneş doğmuşçasına aydınlanıyorsa,
         Hayat güzel, günler kısa, ömür uzun olur.

         Sokaktan geldiğinde,
         Kapıyı açan güler yüz,
         Dışarıda yüklendiğin sıkıntı ve kasveti,
         Bir hoş geldin öpücüğü ile,
         Kapının dışında bırakmanı sağlayan,
         Elindeki ağırlık ile birlikte,
         Omuzundaki ağırlığı da alan bir eşin varsa,
         Hayat güzel, günler kısa ömür uzun olur.  

                       II. Bölüm
        Ya bir de uyanıp gözünü açtığında,
         Karşında asık bir surat,
         Gündüz olan odanı,
         Zifiri karanlıklara çeviriyorsa,
         Her konuda muhalif olup,
         Konuşmalarıyla hayatını zindana çeviren,
         Bir eşin varsa,
         Dünyan  karanlık ve rutubetli bir zindana dönüp,
         Hayat çekilmez, günler uzun, ömür kısa olur.

         Sokaktan geldiğinde,
         Kapıyı açan ceberut bir yüz ifadesi,
         Dışarıda biriktirdiğin olumlu enerjiyi tüketen,
         Neden geldin der gibi,
         Evine geldiğine geleceğine,
         Pişman ettiren bir eşin varsa,
         Hayat çekilmez, günler uzun, ömür kısa olur.
       
         İşte şiirde anlatılan olumlu ve olumsuz yaşama biçimini seçmek bizim elimizde. Hiç kimse bize; istemediğimiz bir hayatı sürdürmemizi bize dayatamaz. Ben; I. Bölümdeki anlatılan yaşama biçimini yaşama hakkını herkesin seçebileceğini düşünüyorum. Bu bir tercih işi. Mutlu olmak herkesin, hepimizin hakkı. Bu hakkı neden kullanmayalım ki.
        Ancak birinci bölümde anlatılan yaşama biçimi benim hayatımı anlatırken, II. bölümdeki yaşama biçimi çevremizde yaşayan o kadar çok insanın hayatını anlatıyor ki inanamazsınız.
        Hayatımızı; yapacağımız seçimlerle daha mutlu yaşanır kılalım.
                                                                           
                                                                                                              Ali Akdoğan
       

28 Aralık 2015 Pazartesi

Komşuda Kavırka Pişiyor

   2015 yılının Ağustos ayı ortalarıydı. Hava çok sıcaktı. Klimayı çalıştırmış salonda oturuyorduk. Çocuklarımız gelmişti. Çok sevinçliydik.
    Sertaç oğlumuz ve kız arkadaşı Elif; akıllı tahtaların kullanımı ile ilgili öğretmenlere seminer vermek üzere SEBİT şirketi adına görevli olarak Ankara'dan  gelmişlerdi. Serkan oğlumuz da konservatuvar mezunu ve aynı zamanda İstanbul'da bir özel okulda müzik öğretmeniydi. Yaz tatiline gelmişti.
   Hava çok sıcak olduğu için klima çalışıyordu. Oturduğumuz evimizin salonu serinlemişti. Biz de bu serinlikte oturmuş sazlı sözlü bir ortam yaratmıştık. Serkan saz çalıyor, biz de türkü söylüyorduk. Evin içi şenlik yeri gibiydi. Eşim de mutfakta çalışıyor, oradan oraya gidip geliyor, bazen de bize katılıyordu. Mutfağımız amerikan mutfak ve salon ile beraber olduğu için yemek pişerken aspiratör çalışsa bile  içeriye bazen yemek kokuları yayılabiliyordu.
      İşte bu kokulardan rahatsız olmayalım diye, eşim balkonda piknik tüpünde haşlansın diye tencerede nohut koymuş. Tüp alevi rüzgardan etkilenmesin diye önüne korunak olarak izopan panel koymuş. Öyle bir kamuflaj oluşmuş ki; uzaktan bakınca ne tüpün yandığı, ne de tencere görünmüyor- du  Bundan eşim hariç hiçbirimizin haberi yoktu. Daha sonra eşim de evdeki şenliğin havasına kapılıp balkondaki nohut haşlanan tencereyi unutmuştu. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık.
    İçeriye bazı yanık kokuları gelmeye başladı. Eşim balkona çıktı. Az sonra geri geldi.
    - Üstümüzde oturan komşulara Mut'tan misafirler geldi. Buğday kavırkası yapıyorlar. Fena koktu, dedi.
    Biz eğlenceyi kesmeden devam ettik. Koku giderek çoğaldı. Ben balkona çıktım. Etrafı koklayarak kokunun nereden geldiğini saptamaya çalıştım. Bir sonuç alamadım. Ama etrafta ağır bir yanık kokusu vardı. Evden çıktım Bahçeye indim Çöp dökme bahanesiyle bahçeden dışarı çıktım. Uzaktan binaya baktım. Herhangi bir anormallik göremedim. Eve geri döndüm. Bir süre daha  sazlı sözlü ortam devam etti. Eşim bir kez daha balkona çıktı dolanıp geri geldi. Koku giderek artıyor. Bu kez de eşimin ilginç bir açıklaması oldu.
    - Yan taraftaki inşaatlarda plastik kablo falan yakıyorlar herhalde. Bu koku etrafı batırdı, dedi.  
    Bu açıklama mantıklı gelmişti. Ama çok geçmeden klimanın çalıştığını hatırladık.. Bizim klimanın herhangi bir yerinde şase olmasın diye hepimiz aynı anda balkona fırladık. Etrafı koklayarak dolanmaya başladık. Hiç birimiz bir şey bulamadık. Eşim;
    - Çıkıp komşuların kapılarını tek, tek çalalım. Kimden geliyorsa bu yanık kokusu uyaralım. Allah korusun evin dışı köpükle yalıtımlı. Bir tutuşursa kısa sürede bütün bina yanıp küle döner, dedi.
     - Vakit gece yarısını geçmiş. Saat bir, Bu saatte kimin kapısını çalalım. Olmaz, dedim.
      Serkan koklayarak dolanmaya devam etti. Birden balkonun köşesinde durdu.    
     - Ne varsa burada var. Bütün koku buradan geliyor, dedi.
      Lambayı yakmadığımız için etrafta loş bir aydınlık vardı. İzopan panelin arkasındaki tüpün yanmakta olduğunu ve üstündeki tencereyi işte o zaman gördük. Eşim; gözleri yuvasından fırlamış, şaşkın bir vaziyette;
     - Ben bunu tüpe koyalı çok oldu. İçerideki eğlenceye kaptırdık,  unutmuşum, dedi.
     Tencerenin kapağını açtık. Kesif bir yanık kokusu etrafa yayıldı. Tencereyi Bir hışımla aldım. Çocuklar Tüpü söndürdüler. Tüpün demirden yapılmış sac  ayağı kor haline gelmişti. Balkonun ışığını yaktık. Tencerenin içindeki nohutları incelemeye başladık. Çoğu kömürleşmişti.Eşime takıldım.
     - Bu nohutları ben pazardan alıp getirdiğimde beğenmediğini söylemiştin. Bu nohut neden böyle ufak demiştin. Hatırladın mı? Yazık oldu benim ufak nohutlarıma, Sen bu nohutları yakacağına o günden karar vermişsin anlaşılan dedim.
      Hep birlikte güldük.
     Kendi halimize gülmeye başladık. İyi ki kimsenin kapısını çalmamıştık. Ama bunun  yanında yangın ihtimalini düşününce içimiz ürperdi. İyi ki kötü bir şey olmamıştı.
    Zaten çoğu ev kazaları böyle basit unutma  yada önemsemeden  yapılan işlerden kaynaklanmıyor  mu? Sakın unutmayalım.

                                                                                                            Ali AKDOĞAN

                                                         

3 Ekim 2015 Cumartesi

Analar Ağlamasın Derken Babalar Unutulmasın

  Son zamanlarda ülkemizde o kadar çok ölümler oldu ki, trafik kazaları sel felaketleri,  çatışmalar ve daha bir çok ölümler, yok yere yitirilen canlar. Analar ağlamasın derken her gün anaları ağlattık. Toplumda öyle bir düşünce yerleşti ki; ölen evlatların arkasından sadece annelerin ağladığı düşünüldü. Peki açıktan ağlayamayan veya göz yaşlarını açıktan akıtmayı erkekliğe sığdıramayarak içine damlatan ve yüreği kanlı göz yaşlarıyla dolan babalar. Babaların çektiği acıyı düşünebiliyor musunuz?
   Hiç düşündünüz mü? Ölen evladın ardından annenin acısı daha fazla, babanın acısı daha az olabilir mi? Bu soruyu kendinize sordunuz mu? Böyle bir düşünceye sahip olmak bile ayrımcılıktır. Evlat hem annenin, hem de babanın canının yarısıdır. Bir anne ve baba için yaşama sevinci, çocuğunun sağlıklı yaşıyor olmasıdır. Çocuğunun tırnağı taşa değse her iki ebe beyinin de ciğeri aynı derecede sızlar. Anne biraz daha fazla feveran ederek acı çektiğini açığa vurur. Baba ise yüz ifadesinin değişmesiyle gösterir acısını. Yaşanan travma aynı ölçüdedir aslında.
  Lütfen acıları yarıştırmak için bu yazıyı yazdığımı sanmayın. Benim tek rahatsızlığım acılar tanımlanırken babaların  unutulması. Aslında kardeşler, eşler, çocuklar, sevgililer de büyük acı yaşarlar. Bunların hiç birinin unutulmaması gerekir. Bu saydığım yakınların acısını basitleştirerek onların acısına  saygısızlık yapılmasını istemiyorum. Acı acıdır. "Ateş düştüğü yeri yakar." Bu söz aslında çok anlamlıdır ve tam da burada yerine oturuyor. Ama bizim folklorik kültürümüzde bile bu ayrım yapılmıştır. Halk Türküsünün birinde "Ağlarsa anam ağlar, Gerisi yalan ağlar" sözleriyle acıların farklı yaşandığını ima etmektedir.
   Tabi ki analar ağlamasın. Ama bunun yanında babalar, kardeşler, eşler çocuklar, sevgililer de ağlamasın. Yaşatmamız gereken insanımızı gözümüz gibi sakınalım koruyalım ki kimse ağlamasın. Aslında çok güzel günler yaşamak bu toprağın insanlarının da hakkı. Bu hakkı kendimize verelim. Dünya büyük, ülkemiz güzel, herkese yaşayacak kadar yer vardır, diyorum.

                                                                                                                   Ali AKDOĞAN