Bak yine akşam olmak üzere.
Güneş nazlı nazlı dağların ardına gizlenmeye hazırlanıyor sevgilim.
Akşamlar hem çok güzel,
Hem çok gizemli.
Aşıkların dile geldiği,
Hırsızın uğursuzun harekete geçtiği,
Sokakta yaşayanların umutsuzluğa düştüğü,
Gidilecek yerlerinin olmadığı en kasvetli andır akşamlar.
Kurt dumanlı günü gözler sözü yalan,
Kurtlar gecenin karanlığını bekler be gülüm.
Bilirler ki her günün sonunda bir gecenin karanlığı var.
Ve o kurtlar bilirler ki; o karanlık çok şeye gebedir.
Ve işte ülkemin güzel insanları o günün sonundaki karanlığı yaşıyor.
Ama ben inanıyorum ki; o akşamın gebeliğinden aydınlık doğacak.
Her karanlık gecenin sonunda aydınlık bir gün vardır.
Güneşin doğuşuyla bütün karanlıklar dağılacak,
Ve ortalık ışıl ışıl aydınlığa kesecek..
Bu ülke daha önce de böyle karanlık günleri yaşadı.
Kendi azim ve kararıyla, o karanlığı yenmesini bildi.
Kurduğu Cumhuriyetle vatandaşlarına aydınlık günler yaşamayı sağladı.
Yine aydınlık günler göreceğiz be gülüm.
Üzülmek yok,
Çok çalışmak var.
Bu ülke bizim.
Çocuklarımıza daha güzel bir ülke bırakacağımız günler yakın.
Kimse umudunu yitirmesin.
Umutsuzluk bize yakışmaz.
Bize sevinç ve kendine güvenmek yakışır be gülüm.
Ali Akdoğan
26 Ekim 2014 Pazar
14 Mayıs 2014 Çarşamba
Sedyeye Kömür Karası Bulaşmasın
Bugün 14 Mayıs 2014 Çarşamba. Manisa'nın Soma ilçesindeki kömür ocağında meydana gelen katliam gibi kazadan sonra, ocaktan bir sedye üzerinde cansız yatan bir madenci çıkarıldı. Yüzündeki kömür karasından yüzünü tanımak çok zordu. Ağzı açıldı bir beyazlık parladı ağzının içinden. Terliyordu. Yüzünden akan ter damlası bir nehirin yatağı misalı yüzündeki kömür karasının içinden bir yol açarak aşağıya doğru aktı. İsmi neydi bilmiyorum. Ama bir yakınlık hissetim kendisine. İzlemek için dikkat kesildim.
Etrafındaki kalabalıktan uğuldayan sesler;
- Allah'ın takdiri, diyorlardı.
Birden sedyenin üzerinde ölü gibi yatan madenci kıpırdamaya kalkıp oturmaya çalıştı. Gözlerini iri iri açtı. O kapkara yüzün ortasındaki gözlerin akı bir parlamaya başladı ki sormayın. Yumruklarını sıkarak uzun uzun etrafı inceledi ve etrafındakilere;
- Bizi yaratan Allah neden hep kütü takdirini biz ezilenlere, fakirlere ve kimsesizlere kullanıyor? Biraz da bizim emeğimizi sömürenlere, bize zül m edenlere karşı kullansa ya, diye bağırdı.
Bu içten çağlayarak gelen bir isyanın ayak sesleriydi. Ortalık buz kesti. Kimsede tık yok Ancak yutkunmakla yetindiler. Tam bu sırada sessizliği bozan cılız bir sesin verdiği cevap duyuldu.
- Galiba ben biliyorum bu soruların cevabını. Çünkü biz her şeyimizi Allah'a havale ediyoruz. Bizim adımıza hesap sorsun istiyoruz. Sürekli isteklerde bulunarak, kendi yapabileceğimiz şeyleri de
ondan bekliyoruz. İşte sanırım usandırdığımız için kötü takdirini bizden yana kullanıyor, dedi
Başka bir madencinin sesi yükseldi;
- Biz ne yapabiliriz ki? Tabi ki ondan isteyeceğiz haklarımızın sual edilmesini, dedi.
Cılız sesin sahibi biraz daha gür bir sesle;
- Yahu biz üç bin madenci; üç, beş taşerona veya on, on beş dayı başına itiraz edebilseydik, bu madende can güvenliğimizin tehlikede olduğunu, tehlikeler giderilmeden madene girmeyeceğimizi söyleyip direnebilseydik, belki de başımıza bu katliam gibi kaza gelmeyecekti. Belki de bu ölen arkadaşlarımız ölmemiş olacaktı, dedi.
Etraftaki diğer madencilere mantıklı gelmişti. Onlar da bakışlarıyla onayladılar bu sözleri.
Sedyedeki madenci iki kenarına bakınırken devlet büyüklerinden birinin posterini gördü. Yine hiddetlenmişti. Olanca gücüyle bağırarak;
- Bizim cenazelerimiz için camilerde sela okutacaklarmış. Camilerde, kuran kurslarında bizim adımıza hatim indirteceklermiş. Benim eşimin, çocuğumun, annemin, babamın, kardeşlerimin yapacağı hayır hasenat işlerine ne hakla karışıyorlar. Bıraksınlar bu ucuz lafları. Bir şey yapacaklarsa, bizim böyle ucuz ölümlerimizi önlesinler. Taksim meydanını iççiden koruyacaklarına, işçileri ölmekten korusunlar dedi ve bayıldı.
Yine kimsede tık yok. Herkes yanındakine sorgulayıcı gözlerle bakıyordu. Madenciyi ambulansa taşıdılar. Kendine gelmişti. Sedyeye uzatmaya çalıştılar. Çizmelerine bir baktı. Çıkarmak istedi takadı yetmedi. Yanındaki hemşire uzanmasını söyleyince;
- Çizmelerim sedyeyi kirletecek, dedi.
Hemşire şefkatli bir sesle;
- Kirlenirse kirlensin, bir şey olmaz. Senden daha kıymetli değil ya, dedi.
Ama madencinin içi rahat değildi. Devletin ambulansındaki sedyeyi kirletmek istemiyordu. Ayaklarını sedyeye değdirmeden, ayakucundaki demirin üzerine uzattı. Ekip kollarından tutup kendisini yukarı doğru çekince pes etti.
Madencinin; devletin ambulansındaki sedyeye verdiği diğer kadar, devlet de madenciye değer verseydi bu yaşananların hiç biri yaşanmazdı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
Etrafındaki kalabalıktan uğuldayan sesler;
- Allah'ın takdiri, diyorlardı.
Birden sedyenin üzerinde ölü gibi yatan madenci kıpırdamaya kalkıp oturmaya çalıştı. Gözlerini iri iri açtı. O kapkara yüzün ortasındaki gözlerin akı bir parlamaya başladı ki sormayın. Yumruklarını sıkarak uzun uzun etrafı inceledi ve etrafındakilere;
- Bizi yaratan Allah neden hep kütü takdirini biz ezilenlere, fakirlere ve kimsesizlere kullanıyor? Biraz da bizim emeğimizi sömürenlere, bize zül m edenlere karşı kullansa ya, diye bağırdı.
Bu içten çağlayarak gelen bir isyanın ayak sesleriydi. Ortalık buz kesti. Kimsede tık yok Ancak yutkunmakla yetindiler. Tam bu sırada sessizliği bozan cılız bir sesin verdiği cevap duyuldu.
- Galiba ben biliyorum bu soruların cevabını. Çünkü biz her şeyimizi Allah'a havale ediyoruz. Bizim adımıza hesap sorsun istiyoruz. Sürekli isteklerde bulunarak, kendi yapabileceğimiz şeyleri de
ondan bekliyoruz. İşte sanırım usandırdığımız için kötü takdirini bizden yana kullanıyor, dedi
Başka bir madencinin sesi yükseldi;
- Biz ne yapabiliriz ki? Tabi ki ondan isteyeceğiz haklarımızın sual edilmesini, dedi.
Cılız sesin sahibi biraz daha gür bir sesle;
- Yahu biz üç bin madenci; üç, beş taşerona veya on, on beş dayı başına itiraz edebilseydik, bu madende can güvenliğimizin tehlikede olduğunu, tehlikeler giderilmeden madene girmeyeceğimizi söyleyip direnebilseydik, belki de başımıza bu katliam gibi kaza gelmeyecekti. Belki de bu ölen arkadaşlarımız ölmemiş olacaktı, dedi.
Etraftaki diğer madencilere mantıklı gelmişti. Onlar da bakışlarıyla onayladılar bu sözleri.
Sedyedeki madenci iki kenarına bakınırken devlet büyüklerinden birinin posterini gördü. Yine hiddetlenmişti. Olanca gücüyle bağırarak;
- Bizim cenazelerimiz için camilerde sela okutacaklarmış. Camilerde, kuran kurslarında bizim adımıza hatim indirteceklermiş. Benim eşimin, çocuğumun, annemin, babamın, kardeşlerimin yapacağı hayır hasenat işlerine ne hakla karışıyorlar. Bıraksınlar bu ucuz lafları. Bir şey yapacaklarsa, bizim böyle ucuz ölümlerimizi önlesinler. Taksim meydanını iççiden koruyacaklarına, işçileri ölmekten korusunlar dedi ve bayıldı.
Yine kimsede tık yok. Herkes yanındakine sorgulayıcı gözlerle bakıyordu. Madenciyi ambulansa taşıdılar. Kendine gelmişti. Sedyeye uzatmaya çalıştılar. Çizmelerine bir baktı. Çıkarmak istedi takadı yetmedi. Yanındaki hemşire uzanmasını söyleyince;
- Çizmelerim sedyeyi kirletecek, dedi.
Hemşire şefkatli bir sesle;
- Kirlenirse kirlensin, bir şey olmaz. Senden daha kıymetli değil ya, dedi.
Ama madencinin içi rahat değildi. Devletin ambulansındaki sedyeyi kirletmek istemiyordu. Ayaklarını sedyeye değdirmeden, ayakucundaki demirin üzerine uzattı. Ekip kollarından tutup kendisini yukarı doğru çekince pes etti.
Madencinin; devletin ambulansındaki sedyeye verdiği diğer kadar, devlet de madenciye değer verseydi bu yaşananların hiç biri yaşanmazdı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
23 Nisan 2014 Çarşamba
23 Nisan Çocuk Bayramı
Bugün yurdumun güzel çocukları, yaşıtları olan dünya çocuklarıyla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve çocuk bayramını kutluyorlar. Bütün dünya çocuklarının 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramını kutluyorum. Gülmek eğlenmek bütün çocukların hakkı. Amma dünyanın başka bir gerçeği ile yüzleştirmek istiyorum sizleri.
Dünyanın başka bir köşesinde ve hatta belki de yanı başımızdaki komşu bir ülkede, bu fotoğraftaki çocuğun yaşadığı bu vahşeti düşündükçe dünyamızın çocuklar için hiç de güvenli olmadığını düşünüyorum. Onlara bu acıları, korkuları ve vahşeti yaşatan yine biz büyükleriz. Öyle inanıyorum ki; biz büyükler bıraksak, onlar bir ömür boyu kardeşçe yaşamayı başaracaklardır.
Biz yıllardan beri dünya çocuklarını ülkemize davet ediyoruz ve onlarla 23 Nisan bayramını kutluyoruz. Bu yolla dünyaya dostluk kardeşlik ve barış mesajları vermeye çalışıyoruz. Ancak dünyaya vermek istediğimiz barış, dostluk ve kardeşlik mesajlarını verebildiğimizi, yani amacımıza ulaşabildiğimizi sanmıyorum. Eğer ulaşabilseydik bu gün yeryüzünde savaşlar bitmiş olurdu.
Dünyayı yöneten bugünkü liderler, hala ülkelerinin dışında yaşayan insanlara gelecek belirleme hakkını kendinde görüyor olmazlardı ve bu amaçlarına ulaşabilmek için insanların ve çocukların ölmesine seyirci kalmazlardı.
Biz ülke olarak;"Yurtta barış, dünyada barış "diyerek dünyaya önemli bir mesaj vermiştik. Bu ilkemize bağlı kalsaydık çevremizdeki ülkelerde barış olacaktı. Bu barış bulunduğumuz bölgeden bütün dünyaya yayılacaktı. Ancak biz de bunu başaramadık. Emperyalist güçler bizi de bu ateş çemberinin içine çekmeye çalıştılar. Sanırım bunu da başardılar. Keşke başaramasalardı. Ben kişi olarak hala "Yurtta barış, dünyada barış" dememiz gerektiğine inananlardanım. Çünkü dünyada hiç kimsenin öldürülmesini istemiyorum. Hiç bir çocuğun korku yaşamasını ve gözyaşı dökmesini istemiyorum. Hiç bir çocuğun annesiz-babasız kalmasını istemiyorum. Hiç bir çocuğun aç kalmasını istemiyorum. Ve hiç kimsenin yurdundan ve evinden ayrılmak zorunda bırakılmasını istemiyorum. İzinsiz çalıştırılan çocukların çocuk işçiliğine son verilsin istiyorum.
Sizce ben çok mu ütopik düşünüyorum?
Ali Akdoğan
9 Şubat 2014 Pazar
14 Şubat Sevgililer Günü ve Romantizm
14 Şubat sevgililer günü benim için iki anlam ifade etmektedir. Birinci anlamı kapitalist düşüncenin çabalarıyla sürüp giden lüks tüketim ortamı. Milyar liralık takılarla sevginin ifadesinin parayla ölçülmesi veya parasallaştırılması. İkinci anlamı ise gerçek sevginin doruklara ulaştığı romantizmdir. Ben bu yazımda romantizmi işleyeceğim.
Bir çoğumuz gerçek duygularımızı açıklamaktan çekiniriz veya utangaçlık gösteririz. Hele konu sevgiliye güzel sözler söylemek ise. Oysa dünyanın en güzel duygusunu açığa vurmaktan daha doğal ne olabilir ki?
Belki bir çoğunuz aşağıda yazacağım anımda sözünü ettiğim davranışlarda bulunmuş olabilirsiniz. Ancak bu yaşadıklarınızdan ya söz etmek istemiyor, veya böyle konulardan söz etmeyi gereksiz görüyorsunuz. Ancak ben; romantizmin daha anlaşılır olabilmesi adına bu yaşadığımı yazmak istiyorum.
Eşimin doğum gününde bir kartpostal alıp, ona bir nostaljik duygu yaşatmak istedim. Çarşıya indim. Kart postal satılan tezgahları dolaştım. Aradığım kartpostalı büyük posta hanenin (Merkez posta hane) önündeki tezgahta buldum. Aldığım karta doğum günü ile ilgili mesajımı yazdım, zarfın içine koydum. Postaya verirsem geç kalır ve doğum günü eline geçmez diye kendim eve götürdüm. Karım görmeden, oturma odasındaki büfenin camının önüne görünür bir biçimde yerleştirdim. Kadıncağız her şeyden habersiz evin içinde dolanıp temizlik yaparken o odaya da bir kaç kez girdi. Görür mü diye bekledim. Ama nafile. Büfeden bir şeyler almasını söyledim. Camı açtı içinden istediğim şeyleri alıp bana verdi. Ama zarfı yine görmedi. Sonunda dayanamadım ve zarfı kendim işaret edip;
- Bakar mısın aşkım? Camın önünde bir zarf var, dedim.
Dönüp büfeye baktı. Oradan bazı şeyler alırken nasıl bu zarfı göremediğine şaşırmıştı. Camın önündeki zarfı aldı. Heyecandan elleri titriyordu. Zar zor içindeki kartı aldı. Önce ön taraftaki matbu yazıya baktı. Yazıyı okuyunca duygulandı gözleri dolu dolu oldu. Bir kalp içindeki o yazıda " Sen benim dünyamsın. İyi ki doğdun canım benim." yazılıydı. Arkasını çevirdi benim mesajımı okudu ve kartın benden geldiğini görünce boynuma sarılıp sevinçten hem ağladı hem teşekkür etti.
Böyle bir duyguyu sevdiğimiz insana yaşatmak çok mu zor. Ben bununla övünürken bir yerde Fuzulinin sevgilisi için söylediklerini okuyunca yaptığımın o kadar da övünülecek bir şey olmadığını gördüm.
Fuzuli cam kenarında sevgilisinin yolunu gözlerken onun geldiğini görür ve mumu söndürüp kapıyı açar. Eve uzaktan yaklaştığında mumun yandığını fark eden sevgili dayanamaz sorar.
-"Az önce mum yanıyordu şimdi niye söndü? " diye sorar.
Fuzuli çok romantik bir cevap verir.
-"Sen geldin ya güneş doğdu sandım." der.
Böyle bir sözün sevgiliyi ne kadar yüceltiğini, onurlandırdığını bilmeyen yoktur. Romantizmin daha da anlamlı olması için Can Yücel'den bir şiir paylaşmak istiyorum.
Bu dörtlükte de çok anlamlı bir romantizm var.
Dolu dolu yaşa hayatı.
Dilini keşkeler sarmasın.
Ve öyle birini sev ki;
Gündüz güneşe, gece yıldıza ihtiyacın kalmasın.
Can Yücel
Romantizm ve şiir demişken Nazım ile sevgilisi Vera'dan söz etmemek olmaz. Nazım Mayıs 1959 da sevgilisi Vera'ya
"Lanet olsun, ne muazzam şey seni sevmek!
Sen benim aşkım,
Sen benim kızım,
Sen benim yoldaşım,
Sen benim küçük annemsin!
Canım....birtanem,
Seni sevmeden dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum.
Bu şehir güzelse senin yüzünden.
Bu elma tatlıysa senin yüzünden.
Bu insan akıllıysa senin yüzünden.
Nazım Hikmet
Orhan Veli'nin şu sözlerinden etkilenmemek mümkün müdür? Bakın şair sevgilisine nasıl sesleniyor.
"Bekliyorum,
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın."
Orhan Veli
Başkalarından bu kadar duygu yüklü şiirler yazarken ben de duygulandım. Bu duygularımı bir şiirle bitirmek istiyorum.
SEVGİLİM
Sen benim dünyamsın, birtanem,
Kadınım, çocuklarımın annesi,
Hayallerimle büyüttüğüm aşkım.
Seni bana yazdığı için, Allah'a teşekkür ederim.
İyi ki hayatıma girmişsin, birtanem,
Gündüz güneşim, gecemi aydınlatan, ay ve yıldızım.
Çözümsüzlükler karşısında, kör kuyularda kaybolmak üzereyken,
Karanlık gecelerde yol gösteren, kutup yıldızım.
Öyle çok sevdim ki seni bir tanem,
Sensiz geçen yıllarımı, yaşanmış saymıyorum,
Seninle birlikte yaşadığım, otuz beş yaşındayım.
Ölüm bille bizi ayıramasın sevgilim,
Bulutsuz bir yaz akşamında,
Kaldır başını, gökyüzüne bak.
Şu parlak ve bir tabak misalı,
Gökyüzünde asılı duran yıldızların arasından,
Kendin için bir yldız seç.
Senin kadar parlak ve senin gibi ay yüzlü olsun.
Benim için de bir yıldız seç.
Parlaklığı ve ay yüzlü olması önemli değil.
Yeter ki sana yakın olsun.
Ali Akdoğan
Bir çoğumuz gerçek duygularımızı açıklamaktan çekiniriz veya utangaçlık gösteririz. Hele konu sevgiliye güzel sözler söylemek ise. Oysa dünyanın en güzel duygusunu açığa vurmaktan daha doğal ne olabilir ki?
Belki bir çoğunuz aşağıda yazacağım anımda sözünü ettiğim davranışlarda bulunmuş olabilirsiniz. Ancak bu yaşadıklarınızdan ya söz etmek istemiyor, veya böyle konulardan söz etmeyi gereksiz görüyorsunuz. Ancak ben; romantizmin daha anlaşılır olabilmesi adına bu yaşadığımı yazmak istiyorum.
Eşimin doğum gününde bir kartpostal alıp, ona bir nostaljik duygu yaşatmak istedim. Çarşıya indim. Kart postal satılan tezgahları dolaştım. Aradığım kartpostalı büyük posta hanenin (Merkez posta hane) önündeki tezgahta buldum. Aldığım karta doğum günü ile ilgili mesajımı yazdım, zarfın içine koydum. Postaya verirsem geç kalır ve doğum günü eline geçmez diye kendim eve götürdüm. Karım görmeden, oturma odasındaki büfenin camının önüne görünür bir biçimde yerleştirdim. Kadıncağız her şeyden habersiz evin içinde dolanıp temizlik yaparken o odaya da bir kaç kez girdi. Görür mü diye bekledim. Ama nafile. Büfeden bir şeyler almasını söyledim. Camı açtı içinden istediğim şeyleri alıp bana verdi. Ama zarfı yine görmedi. Sonunda dayanamadım ve zarfı kendim işaret edip;
- Bakar mısın aşkım? Camın önünde bir zarf var, dedim.
Dönüp büfeye baktı. Oradan bazı şeyler alırken nasıl bu zarfı göremediğine şaşırmıştı. Camın önündeki zarfı aldı. Heyecandan elleri titriyordu. Zar zor içindeki kartı aldı. Önce ön taraftaki matbu yazıya baktı. Yazıyı okuyunca duygulandı gözleri dolu dolu oldu. Bir kalp içindeki o yazıda " Sen benim dünyamsın. İyi ki doğdun canım benim." yazılıydı. Arkasını çevirdi benim mesajımı okudu ve kartın benden geldiğini görünce boynuma sarılıp sevinçten hem ağladı hem teşekkür etti.
Böyle bir duyguyu sevdiğimiz insana yaşatmak çok mu zor. Ben bununla övünürken bir yerde Fuzulinin sevgilisi için söylediklerini okuyunca yaptığımın o kadar da övünülecek bir şey olmadığını gördüm.
Fuzuli cam kenarında sevgilisinin yolunu gözlerken onun geldiğini görür ve mumu söndürüp kapıyı açar. Eve uzaktan yaklaştığında mumun yandığını fark eden sevgili dayanamaz sorar.
-"Az önce mum yanıyordu şimdi niye söndü? " diye sorar.
Fuzuli çok romantik bir cevap verir.
-"Sen geldin ya güneş doğdu sandım." der.
Böyle bir sözün sevgiliyi ne kadar yüceltiğini, onurlandırdığını bilmeyen yoktur. Romantizmin daha da anlamlı olması için Can Yücel'den bir şiir paylaşmak istiyorum.
“ Bir eşi olmalı insanın:
Rüzgâr onun kokusunu getirmeli, yağmur onun sesini. Elleri
yanmalı ellerini tutabilmek için. Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği.
Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi. Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan,
eve dönerken eşi. Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli. Gelişi ile sonsuz bir nur
dolmalı içine.
Bir eşi olmalı insanın:
Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini, tasasını,
öfkesini, sevincini, coşkusunu... Güven duymalı, her şeyiyle. Başını göğsüne
koyup, huzurla uyuyabilmeli, tüm düşüncelerinden arınmış olarak. Babası, abisi,
arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...
Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da...
Bir eşi olmalı insanın:
Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye
başlamalı. ‘Seni şimdiden özledim.’
Bir eşi olmalı insanın:
Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla. Gözleri yollarda
kalmalı ve kapıyı çalmadan açmalı. Aşkla karşılamalı, hasretle sarılmalı
boynuna, özlemle koklayıp öpmeli, yıllarca uzak kalmışçasına!
Can Yücel
Bu dörtlükte de çok anlamlı bir romantizm var.
Dolu dolu yaşa hayatı.
Dilini keşkeler sarmasın.
Ve öyle birini sev ki;
Gündüz güneşe, gece yıldıza ihtiyacın kalmasın.
Can Yücel
Romantizm ve şiir demişken Nazım ile sevgilisi Vera'dan söz etmemek olmaz. Nazım Mayıs 1959 da sevgilisi Vera'ya
"Lanet olsun, ne muazzam şey seni sevmek!
Sen benim aşkım,
Sen benim kızım,
Sen benim yoldaşım,
Sen benim küçük annemsin!
Canım....birtanem,
Seni sevmeden dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum.
Bu şehir güzelse senin yüzünden.
Bu elma tatlıysa senin yüzünden.
Bu insan akıllıysa senin yüzünden.
Nazım Hikmet
Orhan Veli'nin şu sözlerinden etkilenmemek mümkün müdür? Bakın şair sevgilisine nasıl sesleniyor.
"Bekliyorum,
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın."
Orhan Veli
Başkalarından bu kadar duygu yüklü şiirler yazarken ben de duygulandım. Bu duygularımı bir şiirle bitirmek istiyorum.
SEVGİLİM
Sen benim dünyamsın, birtanem,
Kadınım, çocuklarımın annesi,
Hayallerimle büyüttüğüm aşkım.
Seni bana yazdığı için, Allah'a teşekkür ederim.
İyi ki hayatıma girmişsin, birtanem,
Gündüz güneşim, gecemi aydınlatan, ay ve yıldızım.
Çözümsüzlükler karşısında, kör kuyularda kaybolmak üzereyken,
Karanlık gecelerde yol gösteren, kutup yıldızım.
Öyle çok sevdim ki seni bir tanem,
Sensiz geçen yıllarımı, yaşanmış saymıyorum,
Seninle birlikte yaşadığım, otuz beş yaşındayım.
Ölüm bille bizi ayıramasın sevgilim,
Bulutsuz bir yaz akşamında,
Kaldır başını, gökyüzüne bak.
Şu parlak ve bir tabak misalı,
Gökyüzünde asılı duran yıldızların arasından,
Kendin için bir yldız seç.
Senin kadar parlak ve senin gibi ay yüzlü olsun.
Benim için de bir yıldız seç.
Parlaklığı ve ay yüzlü olması önemli değil.
Yeter ki sana yakın olsun.
Ali Akdoğan
20 Ekim 2013 Pazar
Munzur Vadisinde Yolculuk
31 Ağustos 2013 Cumartesi günü sabah saat 09.00 da Elazığ'ın Kovancılar ilçesine bağlı Karabörük köyünden iki özel arabayla toplam on bir kişi yola çıktık. Kısa bir stabilize köy yolundan sonra Elazığ-Tunceli asfaltına çıktık ve Tunceli yönüne doğru yola devam ettik. Yol gayet güzel ve sakindi. Tunceli'ye 80 km gitmemiz gereken yol vardı. Hemen bir akarsu yatağında suya paralel giden bir yol Sağımız doğu torosların devamı olan sıra dağlar, solumuz Munzur vadisine doğru sokulan Keban baraj gölünün devamı. Harika bir manzara. Mazgirt köprüsünden geçtik. Şimdi sağımızda akarsu yatagı solumuzda dağlar. Kıvrılarak devam eden kara yolunda ilerlerken çevremizdeki manzarayı izlemeye doyamıyoruz. Tunceli'yi geçtik. Ovacık yoluna saptık. Yol dar ve virajlı. Yine Solumuzda Munzur suyu, sağımızda da yüksek boynuz kayalardan dağlar. Suyun solunda da yüksek kayalardan oluşan dağ sırası. Dağların arasından sadece bir evlek gök yüzü görünüyor. Yolda kapalı virajların çok ve yolun dar olması nedeni ile arabanızla en fazla 50 km hız yapabiliyorsunuz. Bu mesafe Ovacık ilçesine kadar yaklaşık 60 km. Ovacık ilçesinden sonra 20 km daha gittik. Harika bir mesire yerine geldiğimizi anladık.
Bu mesire yerinde buzdolabını kimse kullanmıyor. Yiyeceğini içeceğini bu suyun içinde soğumaya bırakıyor. Bizde aldığımız karpuzu suyun içine bıraktık. Buz gibi soğudu. Gelen ziyaretçileri izledim. Kolasını meşrubatını suyun içine bırakıyorlar. Tam bir doğa harikası. Ancak ziyaret ettiğimiz dönem yeraltı sularının azaldığı döneme denk geldi. Suların dağın eteğinden çağlayarak akan gözleri kurumuştu. Orada bulunan yerli halka sorduk. Buraya ziyaret yapılacaksa Mayıs-Haziran ayları seçilmeli dediler.
Doyumsuz bir günün ardından geriye döndük ama aklımız orada kaldı.
Ali Akdoğan
10 Ekim 2013 Perşembe
Memlekete Bir Yaz Yolculuğu
Yazın Ağustos sıcağından kaçmak için Mersin'den Elazığ'a gitmek üzere 18 Ağustos 2013 Pazar günü sabah saat 11.00 da eşimle birlikte özel aracımızla yola çıktık. Yollar oldukça rahat ve sakindi. Ta ki otobandan ayrılmak üzereyken Nurdağı'nda sapağı atlayınca bir sıkıntı başladı. Bizim Narlı-Türkoğlu Kahramanmaraş istikametine gitmemiz gerekirken Gaziantep yolunda ilerlemeye başladık. Başladı bir stres. Yaklaşık 60 kilometre gittikten sonra Narlı kavşağından döndük ve Narlı istikametine gitmeye başladık. Bir müddet sonra karnımız acıktı. Yol kenarında bir ağaç altında yemek yemek için yer aramaya başladık.
Pazarck Gölbaşı arasında yol kenarında bir çok ağaç gölgesi var ama biz rahat bir yerde oturalım diye beğenmiyoruz. Gölbaşı'nı geçtikten sonra bu sefer de bir dinlenme tesisinde duralım dedik. Ama bizim beğenimize uygun bir yer bulamadık. Derken Erkenek'e kadar gittik. Dağın eteğinden gürül gürül sular kaynıyor. Yol kenarında bir iki manav var. Meyve hediyelik kuru kayısı ve çeşitli şeyler satan esnaf var. Bunların arasına sıkışmış bir iki ızgara yapan yer var. Ancak bu kadar güzel bir yerde ihtiyaç giderecek doğru dürüst bir tuvalet yok. Uzak yoldan gelen sürücüler yol kenarında duruyor; buz gibi akan çeşmelerden yüzünü yıkayıp uykusunu dağıtıyor. Ancak tuvalet ihtiyacını giderecek bir tuvalet bulamıyor. Oradaki esnafa bu eksikliği söylediğimde; zaten yol değişecek, arka tarafa tünel açılıyor. Buralar iptal olacak dediler. Yemek yemek üzere bir boş masa istedim. Masaya kira olarak on lira istediler. İşte köylümüzün veya esnafımızın turizm anlayışı.
Biz yola tekrar koyulduk. Meşhur Erkenek tünelinden geçtik. Malatya'ya bağlı Sürgü kasabasına doğru ilerlerken yol kenarında bir elma bahçesinin yanında durduk. Piknik sepetimizi ve kilimimizi alıp bahçeye girdik.Elma ağaçlarının gölgesine soframızı serip yol için hazırladığımız yiyeceklerimizi çıkarırken bahçenin sahibi traktörle gelip az ilerimizde bahçenin içine girdi.Adam bahçeme niçin girdiniz diye bizi ikaz edecek diye beklerken, o elma toplamaya başladı. Sofraya davet ettik gelmedi. Biz yemeğe başladık. Çay içerken, bahçenin sahibi kucağında elmalarla geldi. Bize elma verdi. Börek ikram ettik, ellerim kirli deyip almadı. Yemeğimizi yedikten sonra soframızı topladık. Yerdeki çöplerimizi de poşete koyup yanımıza aldık. Yüzelli kilometre yolumuz kalmıştı. Yemekten sonra epey dinlenmiş olarak tekrar yola çıktık. Akşam olmak üzereyken Elazığ'a vardık. Saat 19.30 civarıydı. Işıklar yanmaya başlamıştı. Gideceğimiz evin sahibi kayın biraderimdi. Bizi karşıladılar. Elma bahçesinde poşete koyup yanımıza aldığımız o çöpleri oraya kadar yanımızda götürüp çöp konteynırına attık.
Eve girer girmez elbiselerimizi değiştirdik Yol boyunca arabanın kliması çalışsa da az da olsa terlemiştik. Duş aldık. Bizim geleceğimizden haberdar oldukları için akşam yemeği hazırlanmıştı. Ben çok yorgundum. Kaşık elimdeyken gözlerim kapanıyordu. Yemekten sonra bir çay faslı oldu. Olmasaydı iyi olurdu ama bir gelenek haline gelmiş. Çay içmeden uyusam ayıp olacaktı. Çay içtik uykum dağıldı. Gece geç vakitlere kadar sohbet ettik. Yorgunluktan olacak ki deliksiz bir uykudan sonra sabah çok zinde uyandım.
Yazlık ev yapmak üzere telefonla görüşüp ön mutabakata vardığım şirket yöneticileri ile görüşmeye gittim. Görüşmelerimiz sırasında örnek evleri inceledim. Karara vardım evi yapacak köye gitmek üzere ertesi gün yola çıktık. Köy yaklaşık yüz on beş kilometre uzaklıktaydı. Köye gittik amcamı ziyaret ettik. Amcamın fikrini sordum. Amcam bir konuşmaya başladı pir konuştu. Köyde su olmadığını içme suyunun bile çok yetersiz olduğunu bu nedenle inşaata başlamamızın şu anda imkansız olduğunu, bunun dışında da tarlaya kadar elektrik ve su hattı çekmek gibi bazı sorunların olduğunu söyledi. Yani sözün kısası bizi ev yaptırmaktan vaz geçirdi. Köyden umutsuz ayrıldık. Elazığ'a dönerken Keban baraj gölü kıyısında balık yedik. Akşam karanlığında eve döndük. Üç gün kaldıktan sonra Bingöl'e gitmeye karar verdik. Gideceğimiz yol yüz kırk kilometre. Akşam üzeri yola çıktık. Ancak Bingöl yolunda çok uzun mesafelerde yol yapım çalışması devam ettiği için gece karanlığında yolda olmaktan pişmanlık duydum. Ama bir kere yola çıkmış olduk. Bingöl şehir içi yolları çok kötüydü. Altyapı yapıyoruz diye şehrin bütün yollarını sökmüşler. Ancak yeniden kaplama yapmak gibi bir çalışma yoktu. Şehrin her tarafı stabilize yol. Arabalar geçince ortalığı bir toz bulutu kaplıyor. Yollar tozmasın diye arazözlerle sulama yapınca da her taraf çamur oluyordu.
Bingöl'e gelmişken daha önce 1979-1983 yılları arasında görev yaptığım Uğurova köyüne de gitmek istiyordum. Eşimle o köyde görev yaparken evlenmiştik ve iki çocuğumuz da o köyde doğmuştu. Onun için o köyün bizim hayatımızda ayrı bir önemi vardı. Bir gün sabah kalktık. Hazırlığımızı yaptık. Yola çıktık. Eskiden yayan yürüdüğüm yola saptım. İçimde bir burukluk oldu. O yolu şimdi özel arabamla gidiyordum. Yol eskiden stabilizeydi. Şimdi asfalt olmuş. Köyün yolunun ana yoldan ayrıldığı tepeye çıktık. Orada bir çobanla karşılaştık. Çoban bu yolun bozuk olduğunu, ancak başka bir yol daha olduğunu, o yolun asfalt olduğunu söyledi. Ama biz özellikle o bozuk yoldan gitmek zorundaydık. Çünkü bizim görev yaptığımız okulun bulunduğu mahalleye o yolun dışında yol yoktu. Gerçekten de yol çalışmadığı için çok bozuktu. Köyün göründüğü tepeye geldiğimizde gözlerimize inanamadık. Okul ve lojman ayakta ama harabe durumda. Köylüler aynı köyün başka bir mahallesine taşınmış ve bütün evler yıkılmıştı. Hüzünlendik. İçme suyu aldığımız çeşmeye gidip su içtik. Çeşme sahipsiz ama aynı durumdaydı. Bizi karşılayan ve aynı durumda kalan bir tek köyün çeşmesi kalmıştı. Çeşmenin olduğu yerden köyü seyrettik ve çok hüzünlendik. Üzülmemek elde değildi. Koca dört yılımız o köyde geçmişti.
Okul ile lojman arasından bir köy görüntüsü
Lojmanın önden görünüşü
Okul binası
Okul ve Lojmanın arkadan görünüşü
Okul ve Lojmanın önden görünüşü
Fotoğraflar her şeyi anlatıyor. Daha fazla bir şey yazmaya gerek yok. Üzgün bir şekilde oradan ayrılıp köylülerin taşındığı mahalleye gittik. Köylüler bizi çok iyi karşıladılar. Otuz yıl sonra gittiğimiz için biraz stem ettiler ama çok sevindiler. O köydeyken kendi köylüm Cemile hala dediğim yaşlı kadın vefat etmişti. Beni çok seviyor ve yeğenlerinden ayırmıyordu. Onun mezarına gidip ziyaret ettik. Oğlu da bizimle beraber mezarlığa geldi. Annesine verdiğimiz değerden ötürü çok mutlu oldu. Öğrencilerimle karşılaştım. Hepsi evlenmiş çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Bir çoğu Avrupa'nın değişik ülkelerine işçi olarak gitmişler. Maddi durumları düzelmiş. Ancak hayvancılıkla uğraşan köylüler koyun keçi işini bırakmışlar. Eskiden yüz yüzeli koyun veya keçi besleyenlerin şimdi bir iki ineği var o kadar.
Akşam üzeri Bingöl'e geri döndük. Güzel ama yorucu ve hüzünlü bir gün oldu bizim için.
Ali Akdoğan
Pazarck Gölbaşı arasında yol kenarında bir çok ağaç gölgesi var ama biz rahat bir yerde oturalım diye beğenmiyoruz. Gölbaşı'nı geçtikten sonra bu sefer de bir dinlenme tesisinde duralım dedik. Ama bizim beğenimize uygun bir yer bulamadık. Derken Erkenek'e kadar gittik. Dağın eteğinden gürül gürül sular kaynıyor. Yol kenarında bir iki manav var. Meyve hediyelik kuru kayısı ve çeşitli şeyler satan esnaf var. Bunların arasına sıkışmış bir iki ızgara yapan yer var. Ancak bu kadar güzel bir yerde ihtiyaç giderecek doğru dürüst bir tuvalet yok. Uzak yoldan gelen sürücüler yol kenarında duruyor; buz gibi akan çeşmelerden yüzünü yıkayıp uykusunu dağıtıyor. Ancak tuvalet ihtiyacını giderecek bir tuvalet bulamıyor. Oradaki esnafa bu eksikliği söylediğimde; zaten yol değişecek, arka tarafa tünel açılıyor. Buralar iptal olacak dediler. Yemek yemek üzere bir boş masa istedim. Masaya kira olarak on lira istediler. İşte köylümüzün veya esnafımızın turizm anlayışı.
Biz yola tekrar koyulduk. Meşhur Erkenek tünelinden geçtik. Malatya'ya bağlı Sürgü kasabasına doğru ilerlerken yol kenarında bir elma bahçesinin yanında durduk. Piknik sepetimizi ve kilimimizi alıp bahçeye girdik.Elma ağaçlarının gölgesine soframızı serip yol için hazırladığımız yiyeceklerimizi çıkarırken bahçenin sahibi traktörle gelip az ilerimizde bahçenin içine girdi.Adam bahçeme niçin girdiniz diye bizi ikaz edecek diye beklerken, o elma toplamaya başladı. Sofraya davet ettik gelmedi. Biz yemeğe başladık. Çay içerken, bahçenin sahibi kucağında elmalarla geldi. Bize elma verdi. Börek ikram ettik, ellerim kirli deyip almadı. Yemeğimizi yedikten sonra soframızı topladık. Yerdeki çöplerimizi de poşete koyup yanımıza aldık. Yüzelli kilometre yolumuz kalmıştı. Yemekten sonra epey dinlenmiş olarak tekrar yola çıktık. Akşam olmak üzereyken Elazığ'a vardık. Saat 19.30 civarıydı. Işıklar yanmaya başlamıştı. Gideceğimiz evin sahibi kayın biraderimdi. Bizi karşıladılar. Elma bahçesinde poşete koyup yanımıza aldığımız o çöpleri oraya kadar yanımızda götürüp çöp konteynırına attık.
Eve girer girmez elbiselerimizi değiştirdik Yol boyunca arabanın kliması çalışsa da az da olsa terlemiştik. Duş aldık. Bizim geleceğimizden haberdar oldukları için akşam yemeği hazırlanmıştı. Ben çok yorgundum. Kaşık elimdeyken gözlerim kapanıyordu. Yemekten sonra bir çay faslı oldu. Olmasaydı iyi olurdu ama bir gelenek haline gelmiş. Çay içmeden uyusam ayıp olacaktı. Çay içtik uykum dağıldı. Gece geç vakitlere kadar sohbet ettik. Yorgunluktan olacak ki deliksiz bir uykudan sonra sabah çok zinde uyandım.
Yazlık ev yapmak üzere telefonla görüşüp ön mutabakata vardığım şirket yöneticileri ile görüşmeye gittim. Görüşmelerimiz sırasında örnek evleri inceledim. Karara vardım evi yapacak köye gitmek üzere ertesi gün yola çıktık. Köy yaklaşık yüz on beş kilometre uzaklıktaydı. Köye gittik amcamı ziyaret ettik. Amcamın fikrini sordum. Amcam bir konuşmaya başladı pir konuştu. Köyde su olmadığını içme suyunun bile çok yetersiz olduğunu bu nedenle inşaata başlamamızın şu anda imkansız olduğunu, bunun dışında da tarlaya kadar elektrik ve su hattı çekmek gibi bazı sorunların olduğunu söyledi. Yani sözün kısası bizi ev yaptırmaktan vaz geçirdi. Köyden umutsuz ayrıldık. Elazığ'a dönerken Keban baraj gölü kıyısında balık yedik. Akşam karanlığında eve döndük. Üç gün kaldıktan sonra Bingöl'e gitmeye karar verdik. Gideceğimiz yol yüz kırk kilometre. Akşam üzeri yola çıktık. Ancak Bingöl yolunda çok uzun mesafelerde yol yapım çalışması devam ettiği için gece karanlığında yolda olmaktan pişmanlık duydum. Ama bir kere yola çıkmış olduk. Bingöl şehir içi yolları çok kötüydü. Altyapı yapıyoruz diye şehrin bütün yollarını sökmüşler. Ancak yeniden kaplama yapmak gibi bir çalışma yoktu. Şehrin her tarafı stabilize yol. Arabalar geçince ortalığı bir toz bulutu kaplıyor. Yollar tozmasın diye arazözlerle sulama yapınca da her taraf çamur oluyordu.
Bingöl'e gelmişken daha önce 1979-1983 yılları arasında görev yaptığım Uğurova köyüne de gitmek istiyordum. Eşimle o köyde görev yaparken evlenmiştik ve iki çocuğumuz da o köyde doğmuştu. Onun için o köyün bizim hayatımızda ayrı bir önemi vardı. Bir gün sabah kalktık. Hazırlığımızı yaptık. Yola çıktık. Eskiden yayan yürüdüğüm yola saptım. İçimde bir burukluk oldu. O yolu şimdi özel arabamla gidiyordum. Yol eskiden stabilizeydi. Şimdi asfalt olmuş. Köyün yolunun ana yoldan ayrıldığı tepeye çıktık. Orada bir çobanla karşılaştık. Çoban bu yolun bozuk olduğunu, ancak başka bir yol daha olduğunu, o yolun asfalt olduğunu söyledi. Ama biz özellikle o bozuk yoldan gitmek zorundaydık. Çünkü bizim görev yaptığımız okulun bulunduğu mahalleye o yolun dışında yol yoktu. Gerçekten de yol çalışmadığı için çok bozuktu. Köyün göründüğü tepeye geldiğimizde gözlerimize inanamadık. Okul ve lojman ayakta ama harabe durumda. Köylüler aynı köyün başka bir mahallesine taşınmış ve bütün evler yıkılmıştı. Hüzünlendik. İçme suyu aldığımız çeşmeye gidip su içtik. Çeşme sahipsiz ama aynı durumdaydı. Bizi karşılayan ve aynı durumda kalan bir tek köyün çeşmesi kalmıştı. Çeşmenin olduğu yerden köyü seyrettik ve çok hüzünlendik. Üzülmemek elde değildi. Koca dört yılımız o köyde geçmişti.
Okul ile lojman arasından bir köy görüntüsü
Lojmanın önden görünüşü
Okul binası
Okul ve Lojmanın arkadan görünüşü
Okul ve Lojmanın önden görünüşü
Fotoğraflar her şeyi anlatıyor. Daha fazla bir şey yazmaya gerek yok. Üzgün bir şekilde oradan ayrılıp köylülerin taşındığı mahalleye gittik. Köylüler bizi çok iyi karşıladılar. Otuz yıl sonra gittiğimiz için biraz stem ettiler ama çok sevindiler. O köydeyken kendi köylüm Cemile hala dediğim yaşlı kadın vefat etmişti. Beni çok seviyor ve yeğenlerinden ayırmıyordu. Onun mezarına gidip ziyaret ettik. Oğlu da bizimle beraber mezarlığa geldi. Annesine verdiğimiz değerden ötürü çok mutlu oldu. Öğrencilerimle karşılaştım. Hepsi evlenmiş çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Bir çoğu Avrupa'nın değişik ülkelerine işçi olarak gitmişler. Maddi durumları düzelmiş. Ancak hayvancılıkla uğraşan köylüler koyun keçi işini bırakmışlar. Eskiden yüz yüzeli koyun veya keçi besleyenlerin şimdi bir iki ineği var o kadar.
Akşam üzeri Bingöl'e geri döndük. Güzel ama yorucu ve hüzünlü bir gün oldu bizim için.
Ali Akdoğan
6 Temmuz 2013 Cumartesi
XVII. Akdeniz Oyunları ve Mersin
2013 yılı haziran ayında Mersin farklı bir geleceğe uyanabilirdi. Ancak olmadı. Güzel tesisler yapılmış ve iktidar bu tesisleri sanki kendisinin bir lütfuymuş gibi Mersin halkına anlatmaya başladı. Yerel yönetimlerin yaptığı çalışmaları yok sayan bir yaklaşımla kent halkında bir antipati yarattı. İşte bu nedenle insanlar organizasyona gereken desteği vermedi. Müsabakaları izlemeye ilgi göstermedi.
Ben bu organizasyonda "Çevre Gönüllüsü" olarak Nevin Yanıt Atletizm Tesisinde görev aldım. Yaşadığım kentin uluslararası bir organizasyonda en iyi şekilde temsil edilmesiydi tek istediğim ve bana düşeni en iyi biçimde yapmak için çabaladım. Ancak Spor Bakanlığı tesislere yönetici atamak için Mersin'den adam bulamamış olacak ki; Nevin Yanıt Atletizm tesisine İstanbul'dan bir tesis yöneticisi atamıştı. Hayatımda tanıdığım en agresif en itici yönetici tipiydi. Sanki tek çabası işlerin iyi yürümesine engel olmakmış gibi geldi bana. İşlerin daha iyi yürüyebilmesi için hangi teklif veya istekle yöneticiye giderseniz gidin.
- Bununla biz ilgilenmiyoruz. Bu konu bizimle ilgili değil, deyip işin içinden çıkıyordu.
- Peki kimin ilgileneceğini bize söyleyin onunla görüşelim dediğiniz zaman da,
- Ben bilmiyorum, diyordu.
Bize yardımcı olmayacağına kesin inandıktan sonra ilişkilerimi sınırlandırdım. ve yöneticilik deneyimimden gelen becerilerimi kullanarak işlerimi yürütmeye başladım. Baktım daha faydalı oluyorum. Bu tavrımı oyunlar süresince devam ettirdim. Ama şunu söyleyeyim. Bu yönetici olmasaydı tesiste daha güzel hizmetler üretebilirdik.
Bu yöneticinin bazı uygulamalarını anlatmak istiyorum. Belki daha iyi anlaşılır yaptıkları.
Bir gün içme suyu sponsor firması bir kamyon su getirdi ve tesisteki "Su ve Buz" odasına koyduktan sonra firmanın yetkilisi yanındaki işçisine; Basın girişi koridorundaki su dolabını doldurmasını ve suyun bulunduğu odanın kapısının da açık bırakılmasını ve isteyenlerin istediği kadar su içmesini kolaylaştırın talimatını verdi. Çocuk söyleneni yaptıktan sonra tesisten ayrılıp gittiler. Yaklaşık on dakika sonra tesis yöneticisi tesiste görevli bakanlık personeline talimat vermiş. İki çalışan geldi. Koridordaki dolapta bulunan su şişelerini boşaltıp su odasına geri taşıdılar ve odanın kapısını kilitlediler. Sebebini sorduğumda;
- Buradan çok su içiyorlar. Tolga bey talimat verdi kilitliyoruz, dediler.
Yöneticinin bir diğer uygulaması da tesis içinde en az elli atmış kabin tuvalet (sporcu soyunma odalarında, personel soyunma odalarında, hakem soyunma odalarında, ayrıca basın girişi zemim katta bay ve bayan WC leri) varken, Tesis yöneticisi bu mekanların tümünü kilitletiyor. Tesiste çalışan insanlar, günübirlik gelen misafirler herkes bina içinde tuvalet ihtiyacını gidermek için bir o yana bir bu yana dolaşıp duruyordu. Önüne gelene tuvalet soruyordu. Tarif üzerine binanın dışına çıkıp merdivenlerden basın fuaye denilen bölüme çıkıp oradaki tuvaletleri kullanıyordu. Sebebini sorduğumda;
- Kullanırlar, kirletirler. Onun için kapalı tutuyoruz, diyorlardı.
Oysa temizlik şirketi elemanları her gün, günlük temizlik yapıyorlardı. Kullanımdan dolayı kirlenmesinden de rahatsızlık duymayacaklarından eminim. Bu kişisel bir tercihti.
Bu tesis yeni yapılan güzel bir tesis. İnsanlar binayı tanımak için bina içinde dolaşma ihtiyacı duyuyorlardı. Binanın mimarisi gereği bölümler arasında geçişi engelleyen kapılar var. Benim izin yaptığım bir gün, tesis yöneticisi, koridorlar arası geçiş kapılarından basın bölümüne açılan kapıyı kilitlettirmiş. Sebebini soran Canan adındaki arkadaşıma verdiği cevap çok ilginç.
- Buradan sporcular ve sporcularla gelenler basın bölümüne geçiyorlar. Bu bölüme geçerler ise bu bölümü tanırlar ve alışırlar, alışmasınlar diye kapıyı kilitliyoruz, demiş.
Yukarda saydığım tüm kısıtlayıcı durumlar ve olumsuzluklar yarışların başladığı 26 haziran 2013 tarihinde son buldu ve yarışların sürdüğü dört gün boyunca her şey normale döndü. Su odası açıldı, herkes bol bol su içti. Tuvalet kabinleri ve soyunma odaları açıldı, insanlar ihtiyaçlarını gidermek için oraya buraya koşuşturmaktan kurtuldu. Koridorlar arası geçiş kapıları açıldı, bina blokları arasında dolaşmak ve binayı tanımak kolaylaştı. Aslında baştan beri böyle olması gerekirdi ama tesis yöneticisinin kişisel tercihleri bazı sıkıntılar yaşanmasına neden oldu.
Bu organizasyonda gördüğüm bir diğer nokta da Mersin esnafının ekonomik açıdan kendisine düşen payı alabildi mi? sorunun cevabını bulmak.
Gözlemlediğim bazı şeyleri yazayım. siz buna karar verin. Örneğin kiralanan otomobillerin tamamı İstanbul plakalıydı. Taşımada kullanılan otobüs ve yarım otobüslerin büyük bölümü Mersin dışından. Kumanyaların içine konulan içme suyu İstanbul Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden ve "Hamidiye" içme suyu. Akdeniz "Temizlik ve Özel Güvenlik" şirketi; İstanbul şirketi. Gerçi bu şirket temizlik elemanlarını Mersin'den seçmiş ve işçiler Mersin'de ikamet eden insanlar. Benim gördüğüm kadarıyla işin ekonomik yönü İstanbul'a yaramış. Belki oteller ve lokantalar biraz kazandı diyebiliriz.
Ali Akdoğan
Ben bu organizasyonda "Çevre Gönüllüsü" olarak Nevin Yanıt Atletizm Tesisinde görev aldım. Yaşadığım kentin uluslararası bir organizasyonda en iyi şekilde temsil edilmesiydi tek istediğim ve bana düşeni en iyi biçimde yapmak için çabaladım. Ancak Spor Bakanlığı tesislere yönetici atamak için Mersin'den adam bulamamış olacak ki; Nevin Yanıt Atletizm tesisine İstanbul'dan bir tesis yöneticisi atamıştı. Hayatımda tanıdığım en agresif en itici yönetici tipiydi. Sanki tek çabası işlerin iyi yürümesine engel olmakmış gibi geldi bana. İşlerin daha iyi yürüyebilmesi için hangi teklif veya istekle yöneticiye giderseniz gidin.
- Bununla biz ilgilenmiyoruz. Bu konu bizimle ilgili değil, deyip işin içinden çıkıyordu.
- Peki kimin ilgileneceğini bize söyleyin onunla görüşelim dediğiniz zaman da,
- Ben bilmiyorum, diyordu.
Bize yardımcı olmayacağına kesin inandıktan sonra ilişkilerimi sınırlandırdım. ve yöneticilik deneyimimden gelen becerilerimi kullanarak işlerimi yürütmeye başladım. Baktım daha faydalı oluyorum. Bu tavrımı oyunlar süresince devam ettirdim. Ama şunu söyleyeyim. Bu yönetici olmasaydı tesiste daha güzel hizmetler üretebilirdik.
Bu yöneticinin bazı uygulamalarını anlatmak istiyorum. Belki daha iyi anlaşılır yaptıkları.
Bir gün içme suyu sponsor firması bir kamyon su getirdi ve tesisteki "Su ve Buz" odasına koyduktan sonra firmanın yetkilisi yanındaki işçisine; Basın girişi koridorundaki su dolabını doldurmasını ve suyun bulunduğu odanın kapısının da açık bırakılmasını ve isteyenlerin istediği kadar su içmesini kolaylaştırın talimatını verdi. Çocuk söyleneni yaptıktan sonra tesisten ayrılıp gittiler. Yaklaşık on dakika sonra tesis yöneticisi tesiste görevli bakanlık personeline talimat vermiş. İki çalışan geldi. Koridordaki dolapta bulunan su şişelerini boşaltıp su odasına geri taşıdılar ve odanın kapısını kilitlediler. Sebebini sorduğumda;
- Buradan çok su içiyorlar. Tolga bey talimat verdi kilitliyoruz, dediler.
Yöneticinin bir diğer uygulaması da tesis içinde en az elli atmış kabin tuvalet (sporcu soyunma odalarında, personel soyunma odalarında, hakem soyunma odalarında, ayrıca basın girişi zemim katta bay ve bayan WC leri) varken, Tesis yöneticisi bu mekanların tümünü kilitletiyor. Tesiste çalışan insanlar, günübirlik gelen misafirler herkes bina içinde tuvalet ihtiyacını gidermek için bir o yana bir bu yana dolaşıp duruyordu. Önüne gelene tuvalet soruyordu. Tarif üzerine binanın dışına çıkıp merdivenlerden basın fuaye denilen bölüme çıkıp oradaki tuvaletleri kullanıyordu. Sebebini sorduğumda;
- Kullanırlar, kirletirler. Onun için kapalı tutuyoruz, diyorlardı.
Oysa temizlik şirketi elemanları her gün, günlük temizlik yapıyorlardı. Kullanımdan dolayı kirlenmesinden de rahatsızlık duymayacaklarından eminim. Bu kişisel bir tercihti.
Bu tesis yeni yapılan güzel bir tesis. İnsanlar binayı tanımak için bina içinde dolaşma ihtiyacı duyuyorlardı. Binanın mimarisi gereği bölümler arasında geçişi engelleyen kapılar var. Benim izin yaptığım bir gün, tesis yöneticisi, koridorlar arası geçiş kapılarından basın bölümüne açılan kapıyı kilitlettirmiş. Sebebini soran Canan adındaki arkadaşıma verdiği cevap çok ilginç.
- Buradan sporcular ve sporcularla gelenler basın bölümüne geçiyorlar. Bu bölüme geçerler ise bu bölümü tanırlar ve alışırlar, alışmasınlar diye kapıyı kilitliyoruz, demiş.
Yukarda saydığım tüm kısıtlayıcı durumlar ve olumsuzluklar yarışların başladığı 26 haziran 2013 tarihinde son buldu ve yarışların sürdüğü dört gün boyunca her şey normale döndü. Su odası açıldı, herkes bol bol su içti. Tuvalet kabinleri ve soyunma odaları açıldı, insanlar ihtiyaçlarını gidermek için oraya buraya koşuşturmaktan kurtuldu. Koridorlar arası geçiş kapıları açıldı, bina blokları arasında dolaşmak ve binayı tanımak kolaylaştı. Aslında baştan beri böyle olması gerekirdi ama tesis yöneticisinin kişisel tercihleri bazı sıkıntılar yaşanmasına neden oldu.
Bu organizasyonda gördüğüm bir diğer nokta da Mersin esnafının ekonomik açıdan kendisine düşen payı alabildi mi? sorunun cevabını bulmak.
Gözlemlediğim bazı şeyleri yazayım. siz buna karar verin. Örneğin kiralanan otomobillerin tamamı İstanbul plakalıydı. Taşımada kullanılan otobüs ve yarım otobüslerin büyük bölümü Mersin dışından. Kumanyaların içine konulan içme suyu İstanbul Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden ve "Hamidiye" içme suyu. Akdeniz "Temizlik ve Özel Güvenlik" şirketi; İstanbul şirketi. Gerçi bu şirket temizlik elemanlarını Mersin'den seçmiş ve işçiler Mersin'de ikamet eden insanlar. Benim gördüğüm kadarıyla işin ekonomik yönü İstanbul'a yaramış. Belki oteller ve lokantalar biraz kazandı diyebiliriz.
Ali Akdoğan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





Bu suyun içinde iki dakikadan fazla durmak çok zor.Munzur suyunun yeryüzüne çıktığı yer. Su sıcaklığı +4 C ve gezi arkadaşımız ne kadar dayanabileceğini test ediyor.