Aslanköy'de görev yaparken birlikte çalıştığımız ve fakat 1990 yılı Ağustos ayındaki yangında kaybettiğimiz Ayşen Ergan arkadaşımızın anlattığı bu fıkramsı olayı sizlerle paylaşmak istedim.
Aynı köyden iki delikanlı birlikte askere gitmiş ve tesadüfen aynı bölükte askerlik görevlerini yapıyorlarmış. Bir gün bölük komutanı bölükte bulunan askerlerden birer tane vesikalık fotoğraf istemiş. Üç gün içinde vermelerini emretmiş. Bizim aynı köylü delikanlılardan birinin iki tane vesikalık fotoğrafı varmış. Diğerinin hiç yokmuş. Fotoğrafı olmayan delikanlı, iki fotoğrafı olan köylüsüne yaklaşmış ve;
- Emmoğlu şunlardan birini bana öncüt versen olmaz mı? Benim olunca bende sana veririm, demiş.
Öteki;
- Olmaz emoğlu. Bu herkesin kendine ait olur. Öncüt verilmez, demiş.
Diğeri biraz da kahırlanarak;
- Hadi canım, veresin yok ondan böyle diyorsun, demiş ve küsmüş.
Öteki iki fotoğrafı olan delikanlı dili döndüğünce anlatmaya çalışmış ama diğeri anlamak istemeyince bir ilerleme kaydedilmemiş.
Fotoğrafları teslim etme tarihi gelip çatmış. Fotoğrafı olanlar vermiş. Bizim delikanlı köylüsü kendisine öncüt fotoğraf vermediği için komutanına şikayette bulunmuş.
- Komutanım onda iki tane vardı. Öncüt istedim vermedi. Benim de param yoktu. O yüzden fotoğrafım yok, demiş.
Komutan;
- Oğlum bunda ödünç olmaz, herkesin kendisine ait olur, deyince.
İnanmış bizimki. Gitmiş köylüsünden özür dilemiş. İş tatlıya bağlanmış. yoksa köye kadar gelse bu küslük ayıp olacakmış.
Rahmetlik Ayşen öğretmen bunu anlatıp arkasından bir kahkaha patlatırdı. O görüntüsü gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Birlikte beş yıla yakın çalıştık güzel günlerimiz oldu. Allah rahmet eylesin.
Ali Akdoğan
1 Şubat 2012 Çarşamba
8 Ocak 2012 Pazar
Öldü Ama Askerliğini Yapmamıştı
İki gün önce akşam haberlerinde kemik kanseri sonucu altı ay önce ölen Şafak öğretmenin annesine postayla gönderilen; Şafak öğretmenin atanamayan öğretmenler platformu kurması ve bu platformda verdiği mücadele nedeni ile açılan dava sonucunda aldığı mahkumiyet cezası tebligatını getiren postacı ile Şafak'ın annesi arasında geçen konuşma ve kadının yaşadığı travma bana, Anadolu'da yaşanmış bir olayı anımsattı.
Anadolu'nun bir köyünde komşu olan Süslü Mehmet ile Sakar Halil yıllarca birbirleriyle didişmekten çalışmaya, zenginleşmeye, mutlu olmaya fırsat bulamamışlardı. Kendileri mutlu olamadıkları gibi eşleri, çocukları, torunları, bütün akrabaları da mutsuz olmuştu. Ama onlar bazen gurur, bazen inat uğruna bütün bir ömrü harcamayı marifet saymışlardı.
Süslü Mehmet'in oğlu, Sakar Halil'in köpeğine taş atmış, attığı taş köpeğin ayağına isabet etmişti. Köpek toplayınca kıyamet kopmuştu. Kavga başlamış, kafa göz yarılmış, komşular araya girip barıştırmak istemiş ama başarılı olmamışlardı. Sakar Halil ilçeye gidip savcılığa şikayet dilekçesi verdi.
Jandarma köye geldi. Her iki ailenin fertlerini toplayıp minibüse bindirdi. Kiminin başı sarılı, kiminin eli. Sanırsınız ki meydan savaşından çıkmış gaziler kafilesi.
İlçeye doğru yola çıkarken, ayağı topal köpek olanları uzaktan izliyordu. Kendi yüzünden olanlardan utanıyor gibiydi. Konuşabilse, belki de yapmayın, yanlış yapıyorsunuz diyecekti sahiplerine.
Minibüs adliyenin önünde durdu. Arabadan inenler çok sakindi. Sanki kavga eden onlar değilmiş gibi birbirlerine saygıda kusur etmiyorlardı. Ne de olsa şehire gelmişlerdi. Medeni davranmak gerektiğine inanıyorlardı. Topluca duruşma salonuna girdiler. Hatta kapıdan girerken önce sen geç nezaketinde bulunanlar bile oldu. Yerlerine oturdular.
Mahkeme başlayıp, birinci duruşmada yargıç;
- Kimlik tespitleri yapıldı, duruşmanız üç ay sonraya ertelenmiştir, dediğinde.
Her iki aile de zafer kazanmış edasıyla duruşma salonundan çıktılar. Önlerinde üç ay zaman vardı. Birbirlerini daha çok didikleyecek, hataya zorlayacak ve haklı olmak için ne gerekiyorsa yapacaklardı.
Aynı arabayla köye döndüler ama arabada hiç konuşmadılar. Üç ay hızla gelip geçti. Tekrar cümbür cemaat ilçeye taşındılar. İkinci duruşma başladı. Yargıcın sesi yine yükseldi.
- Delillerin toplanması için duruşma beş ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Tekrar köye döndüler. Üçüncü duruşmada dava sonuçlanır umuduyla beklemeye başladılar. Sayılı gün çabuk geçti. Duruşma tarihi gelip çattı. Tekrar ailelerin bütün fertleri ilçeye yola çıktı. Üçüncü duruşma başladı. Savcı iddanemeyi okuduktan sonra kendileri iki kelime konuşmadan yargıç kararı açıkladı.
- Şahitlerin dinlenmesi için duruşma iki ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Yeniden köye dönüş yolculuğu başladı. Hala Kimse pişmanlık duymuyordu. Çünkü hakim kendilerini haklı bulacak ve karşı tarafa ceza verecekti. Bu da dünya malına değerdi. İki ay sonra mahkemeye gelmişlerdi. Şahitler dinlendi. Avukatlar dosyayı incelemedikleri için mahkemeden süre istediler. Duruşma dosyaların incelenmesi gerekçesiyle bir ay sonraya ertelendi. Her iki aile, köye yine eli boş döndü. Ama önemli değildi. Nasıl olsa işin sonuna yaklaşmışlardı. Sonuçta haklı oldukları ortaya çıkınca komşusu ceza alacaktı. Bunun sevinci yeter de artardı.Yol masrafları, zaman kaybı hiç önemli değildi.
Bir ay sonra son duruşmaya gittiler. Duruşma başladı. Karşılıklı suçlamalar öyle gülünç noktalara varıyordu ki; yargıç gülmemek için kendini zor tutuyordu. Herkes dinlendikten sonra yargıç kararını açıkladı.
Karar:
- Yapılan duruşma sonucunda cezayı gerektirecek bir unsura rastlanmamış olup, tarafların gereksiz yere mahkemeyi meşgul ettiklerinden ve gereksiz zaman kaybına neden olduklarından dolayı uyarılmalarına, bu tür olaylarla bir daha mahkemelerin meşgul edilmemesine aksi takdirde cezai müediler uygulanacağına, mahkeme masraflarının her iki aileye eşit ölçüde ödettirilmesine, karar verilmiştir, dedi.
Duruşma salonunda buz gibi bir hava esti. Her iki ailenin fertleri; sessizce yerlerinden kalktılar. Birbirlerine baktılar. Ne olduğunu anlayamamışlardı. Şaşkın bir yüz ifadesiyle dışarı çıktılar. Hala olayın bir hiç yüzünden bu noktaya geldiğinin farkına varamamışlardı. Çünkü bu iki ailenin yılları hep böyle geçmişti. Köydeki en geniş araziye, bağa bahçeye sahip olan iki aile olmalarına rağmen köyün en yoksullarıydılar.
Süslü Mehmet bu olaydan altı ay sonra öldü. Sakar Halil mahkemenin verdiği karardan rahatsız olmuş, köpeğin öcünün yerde kaldığına, süslünün mutlaka cezalandırılması gerektiğine kendisini inandırmıştı. Bir yıl sonra aklına bir cinlik geldi.
- Tamam çıranı yaktım Süslü Mehmet diye mırıldandı.
Ertesi gün erken kalktı. Traş oldu. Güzel elbiselerini giydi. Evinden çıktı. Süslü Mehmet'in evine doğru uzun uzun baktı. Köy minibüsüne binip ilçeye doğru yola çıktı. M,nibüs köy mezarlığının yanından geçerken Süslü Mehmet'in mezarına bakıp;
-Bu sefer çıranı yaktım senin. Mezarda da sana rahat yok. Göreceksin seni mahkum ettireceğim, dedi.
İlçeye gidip savcılığa; Süslü Mehmet asker kaçağıdır diye bir dilekçe verdi. Mahkeme günü belirlendi. Bir ay sonra duruşma vardı. Sakar Halil yine erken kalktı. Traş oldu. En güzel elbiselerini giydi. Karısının sorularına cevap vermeden minibüse binip ilçeye doğru yola çıktı. Keyfine diyecek yoktu. Komşusunu kötü yerden yakaladığını ve kesin ceza alacağını düşünüyordu. Duruşma salonuna girdi. Geçip yerine oturdu. Bu sefer salon boştu. Ondan başka kimse yoktu. Çok sevinçliydi. Süslü kesin ceza alacak diye geçirdi içinden. Yargıç salona girerken ayağa kalkıp bir tebessümle baktı. Bu sefer ben haklıyım der gibi bakıyordu mahkeme heyetine. Yerine oturduktan sonra duruşma başladı.
Yargıç sordu;
- Dilekçende Süslü mehmet'in asker kaçağı olduğunu yazmışsın.
Sakar Halil tebessümle;
- Evet efendim.
Yargıç salona bir göz gezdirdikten sonra;
- Peki süslü Mehmet nerede? Niye mahkemeye gelmedi?
Sakar pişkin bir sesle;
- O gelemez hakim bey, çünkü bir yıl önce öldü.
Yargıç biraz şaşkın, birazda sert bir sesle;
- Peki ölen adama askerlik yapmadığı hesabı sorulur mu be adam?
Sakar Halil hala haklı olduğunu düşünerek;
- Hakim bey öldü ama askerliğini yapmamıştı, bu suç değil mi? dedi.
Yargıç, hiddetle bağırarak kararını açıkladı;
- Sen git onu mezardan kaldır, bizde askere yollayalım. Mahkeme masraflarını ödeyeceksin ve mahkemeyi gereksiz yere meşgul ettiğin için para cezasına çarptırılacaksın.dedi.
Sakar yine baltayı taşa vurmuştu. Öç alma duygusunun insana neler yaptırdığını geç de olsa anlamıştı ama geç kalmıştı.
Ali Akdoğan
Anadolu'nun bir köyünde komşu olan Süslü Mehmet ile Sakar Halil yıllarca birbirleriyle didişmekten çalışmaya, zenginleşmeye, mutlu olmaya fırsat bulamamışlardı. Kendileri mutlu olamadıkları gibi eşleri, çocukları, torunları, bütün akrabaları da mutsuz olmuştu. Ama onlar bazen gurur, bazen inat uğruna bütün bir ömrü harcamayı marifet saymışlardı.
Süslü Mehmet'in oğlu, Sakar Halil'in köpeğine taş atmış, attığı taş köpeğin ayağına isabet etmişti. Köpek toplayınca kıyamet kopmuştu. Kavga başlamış, kafa göz yarılmış, komşular araya girip barıştırmak istemiş ama başarılı olmamışlardı. Sakar Halil ilçeye gidip savcılığa şikayet dilekçesi verdi.
Jandarma köye geldi. Her iki ailenin fertlerini toplayıp minibüse bindirdi. Kiminin başı sarılı, kiminin eli. Sanırsınız ki meydan savaşından çıkmış gaziler kafilesi.
İlçeye doğru yola çıkarken, ayağı topal köpek olanları uzaktan izliyordu. Kendi yüzünden olanlardan utanıyor gibiydi. Konuşabilse, belki de yapmayın, yanlış yapıyorsunuz diyecekti sahiplerine.
Minibüs adliyenin önünde durdu. Arabadan inenler çok sakindi. Sanki kavga eden onlar değilmiş gibi birbirlerine saygıda kusur etmiyorlardı. Ne de olsa şehire gelmişlerdi. Medeni davranmak gerektiğine inanıyorlardı. Topluca duruşma salonuna girdiler. Hatta kapıdan girerken önce sen geç nezaketinde bulunanlar bile oldu. Yerlerine oturdular.
Mahkeme başlayıp, birinci duruşmada yargıç;
- Kimlik tespitleri yapıldı, duruşmanız üç ay sonraya ertelenmiştir, dediğinde.
Her iki aile de zafer kazanmış edasıyla duruşma salonundan çıktılar. Önlerinde üç ay zaman vardı. Birbirlerini daha çok didikleyecek, hataya zorlayacak ve haklı olmak için ne gerekiyorsa yapacaklardı.
Aynı arabayla köye döndüler ama arabada hiç konuşmadılar. Üç ay hızla gelip geçti. Tekrar cümbür cemaat ilçeye taşındılar. İkinci duruşma başladı. Yargıcın sesi yine yükseldi.
- Delillerin toplanması için duruşma beş ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Tekrar köye döndüler. Üçüncü duruşmada dava sonuçlanır umuduyla beklemeye başladılar. Sayılı gün çabuk geçti. Duruşma tarihi gelip çattı. Tekrar ailelerin bütün fertleri ilçeye yola çıktı. Üçüncü duruşma başladı. Savcı iddanemeyi okuduktan sonra kendileri iki kelime konuşmadan yargıç kararı açıkladı.
- Şahitlerin dinlenmesi için duruşma iki ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Yeniden köye dönüş yolculuğu başladı. Hala Kimse pişmanlık duymuyordu. Çünkü hakim kendilerini haklı bulacak ve karşı tarafa ceza verecekti. Bu da dünya malına değerdi. İki ay sonra mahkemeye gelmişlerdi. Şahitler dinlendi. Avukatlar dosyayı incelemedikleri için mahkemeden süre istediler. Duruşma dosyaların incelenmesi gerekçesiyle bir ay sonraya ertelendi. Her iki aile, köye yine eli boş döndü. Ama önemli değildi. Nasıl olsa işin sonuna yaklaşmışlardı. Sonuçta haklı oldukları ortaya çıkınca komşusu ceza alacaktı. Bunun sevinci yeter de artardı.Yol masrafları, zaman kaybı hiç önemli değildi.
Bir ay sonra son duruşmaya gittiler. Duruşma başladı. Karşılıklı suçlamalar öyle gülünç noktalara varıyordu ki; yargıç gülmemek için kendini zor tutuyordu. Herkes dinlendikten sonra yargıç kararını açıkladı.
Karar:
- Yapılan duruşma sonucunda cezayı gerektirecek bir unsura rastlanmamış olup, tarafların gereksiz yere mahkemeyi meşgul ettiklerinden ve gereksiz zaman kaybına neden olduklarından dolayı uyarılmalarına, bu tür olaylarla bir daha mahkemelerin meşgul edilmemesine aksi takdirde cezai müediler uygulanacağına, mahkeme masraflarının her iki aileye eşit ölçüde ödettirilmesine, karar verilmiştir, dedi.
Duruşma salonunda buz gibi bir hava esti. Her iki ailenin fertleri; sessizce yerlerinden kalktılar. Birbirlerine baktılar. Ne olduğunu anlayamamışlardı. Şaşkın bir yüz ifadesiyle dışarı çıktılar. Hala olayın bir hiç yüzünden bu noktaya geldiğinin farkına varamamışlardı. Çünkü bu iki ailenin yılları hep böyle geçmişti. Köydeki en geniş araziye, bağa bahçeye sahip olan iki aile olmalarına rağmen köyün en yoksullarıydılar.
Süslü Mehmet bu olaydan altı ay sonra öldü. Sakar Halil mahkemenin verdiği karardan rahatsız olmuş, köpeğin öcünün yerde kaldığına, süslünün mutlaka cezalandırılması gerektiğine kendisini inandırmıştı. Bir yıl sonra aklına bir cinlik geldi.
- Tamam çıranı yaktım Süslü Mehmet diye mırıldandı.
Ertesi gün erken kalktı. Traş oldu. Güzel elbiselerini giydi. Evinden çıktı. Süslü Mehmet'in evine doğru uzun uzun baktı. Köy minibüsüne binip ilçeye doğru yola çıktı. M,nibüs köy mezarlığının yanından geçerken Süslü Mehmet'in mezarına bakıp;
-Bu sefer çıranı yaktım senin. Mezarda da sana rahat yok. Göreceksin seni mahkum ettireceğim, dedi.
İlçeye gidip savcılığa; Süslü Mehmet asker kaçağıdır diye bir dilekçe verdi. Mahkeme günü belirlendi. Bir ay sonra duruşma vardı. Sakar Halil yine erken kalktı. Traş oldu. En güzel elbiselerini giydi. Karısının sorularına cevap vermeden minibüse binip ilçeye doğru yola çıktı. Keyfine diyecek yoktu. Komşusunu kötü yerden yakaladığını ve kesin ceza alacağını düşünüyordu. Duruşma salonuna girdi. Geçip yerine oturdu. Bu sefer salon boştu. Ondan başka kimse yoktu. Çok sevinçliydi. Süslü kesin ceza alacak diye geçirdi içinden. Yargıç salona girerken ayağa kalkıp bir tebessümle baktı. Bu sefer ben haklıyım der gibi bakıyordu mahkeme heyetine. Yerine oturduktan sonra duruşma başladı.
Yargıç sordu;
- Dilekçende Süslü mehmet'in asker kaçağı olduğunu yazmışsın.
Sakar Halil tebessümle;
- Evet efendim.
Yargıç salona bir göz gezdirdikten sonra;
- Peki süslü Mehmet nerede? Niye mahkemeye gelmedi?
Sakar pişkin bir sesle;
- O gelemez hakim bey, çünkü bir yıl önce öldü.
Yargıç biraz şaşkın, birazda sert bir sesle;
- Peki ölen adama askerlik yapmadığı hesabı sorulur mu be adam?
Sakar Halil hala haklı olduğunu düşünerek;
- Hakim bey öldü ama askerliğini yapmamıştı, bu suç değil mi? dedi.
Yargıç, hiddetle bağırarak kararını açıkladı;
- Sen git onu mezardan kaldır, bizde askere yollayalım. Mahkeme masraflarını ödeyeceksin ve mahkemeyi gereksiz yere meşgul ettiğin için para cezasına çarptırılacaksın.dedi.
Sakar yine baltayı taşa vurmuştu. Öç alma duygusunun insana neler yaptırdığını geç de olsa anlamıştı ama geç kalmıştı.
Ali Akdoğan
11 Aralık 2011 Pazar
Genç Öğretmen Necdet Okçu
Mersin öğretmen okuluna, 1972-1973 öğretim yılında biz ikinci sınıftayken Van kız öğretmen okulundan geldi. Yaşı çok genç olduğu için kendimize daha yakın buluyorduk Necdet öğretmeni.
Bir yıl sonra Eğitim Şefi oldu. Okulun yönetim kadrosunda gencecik bir öğretmen. Yüzü hep güleç, aydınlık. Öğrencilerin ona saygısızlık yapması imkansızdı. Çünkü bütün öğrencilere tebessüm ederek hitap ederdi. İnsanın ruhunu okşayan yumuşak ve pürüzsüz bir sesi vardı. Örnek vermek için bir şiir veya yazı okuyunca herkes kulak kesilirdi.
Üçüncü sınıfta bizim kompozisyon dersimize girdi. Sınıfta yapılan kompozisyon çalışmalarında öğrencilerin ilgi alanlarına uygun birkaç konu seçer ve bizden serbest olarak bu konulardan birini seçip, seçtiğimiz o konuda yazmamızı isterdi.
Bir gün kompozisyon yazılısında yine tahtaya birkaç konu yazdı ve bunlardan birini seçip yazmamızı istedi. Tahtaya yazılan konular içinde beni en çok etkileyen konu başlığı "Kıskançlık"tı. Kendi ruh halimi tahlil ederek bir kompozisyon yazdım. Yazılıları okuduktan sonra sınıftan beğendiği birkaç yazıyı seçmiş ve başka sınıflarda örnek olarak okumuş. Seçilen yazılardan birisi de benim yazdığımdı.
Sınıfa geldi. Yazıları bizim sınıfta okuduktan sonra bana dönüp;
-Bak Ali şu giriş bölümünde bir cümle buraya uymamış, ya da anlamı zayıflatıyor. Bu cümlenin yerine başka bir cümle yaz. Bu yazıyı özel notlarımın arasına almak istiyorum, dedi.
Kendi yazdığım yazıyı onun sesinden dinlerken gerçekten çok farklı buldum ve çok beğendim. Sanki o yazıyı ben yazmamıştım. Bana o kadar farklı geldi ki kendimle gurur duydum. Yazıyı aldım söylenen cümlenin yerine daha uygun bir cümle yazıp kendisine gösterdim.
- Hah şimdi daha iyi oldu, dedi.
Çok yönlü bir öğretmendi. Bir gün;
-Sivas yöresine ait halkoyunları ekibini kurup çalıştırmak istediğini ve halk oyunlarında oynadığım için bana ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çok sevindim. Gurur duydum. Hemen arkadaşlara haber verdim. Yarısı kız yarısı erkek on oniki kişi bulup isimlerini kendisine götürdüm ve;
-Müzik konusunda sorun yaşayabileceğimizi söyledim.
O tatlı tebessümüyle yüzü aydınlandı ve;
-Müziği ben mandolinle çalarım, dedi.
Çalışmalara başladık. Kısa süre içinde ekip oluşmaya başladı. Ancak ekipteki bir kız arkadaşın davranışları nedeni ile rahatsız oldum ve ekipten ayrılmak istediğimi kendisine ilettim. Çok üzüldü. Sorunu çözmek istedi. Fakat başka bir ekipte oynadığımı bahane ederek,
-Başka bir arkadaşımın bu imkandan yararlanmasını istiyorum, dedim.
Kendisine çok inandırıcı gelmese de mantıklı bulmuştu. Çok iyi bir ekip yetiştirdi. Okulumuzun halk oyunları alanında bir ekibi daha oldu. Bu çalışmasıyla çok yönlü bir öğretmen olduğunu kanıtlamıştı.
Öğretmen olduktan sonra kısa süre mektuplaştık. Diyarbakır'ın çermik ilçesine isteği dışında atandığını yazmıştı mektubunda ve kırgındı. Daha sonra istifa edip dershaneci olunca iletişimimiz koptu. 1986 yılında Aslanköy'e atandım. Necdet öğretmenin Lisan Fen Dershanesinde olduğunu öğrendim. Kendisini ziyaret ettim. Aslanköy ilkokulu yıl sonu okul gecesinde sergilenmek üzere bir piyes yazdım. Kendisinden inceleyip fikrini söylemesini istedim. Bana gereken desteği sağladı.
Çocuklarım lisede öğrenci iken Lisan Fen Dershanesine gönderdim. Necdet öğretmenimin benden sonra çocuklarımın da öğretmeni olması çok hoş bir tesadüf oldu.
Bu yıl aniden hasta olduğunu, İstanbul'da tedavi gördüğünü öğrendim. Ne olduğunu anlamadan ölüm haberi geldi. Çok derinden etkilendim. Daha çok gençti. Ama ölüm sıra beklemiyor işte.
Senden çok şey öğrendim Necdet öğretmenim. Yüzündeki tebessüm gittiğin yerde de sönmesin. Işıklar içinde yat.
Ali Akdoğan
Bir yıl sonra Eğitim Şefi oldu. Okulun yönetim kadrosunda gencecik bir öğretmen. Yüzü hep güleç, aydınlık. Öğrencilerin ona saygısızlık yapması imkansızdı. Çünkü bütün öğrencilere tebessüm ederek hitap ederdi. İnsanın ruhunu okşayan yumuşak ve pürüzsüz bir sesi vardı. Örnek vermek için bir şiir veya yazı okuyunca herkes kulak kesilirdi.
Üçüncü sınıfta bizim kompozisyon dersimize girdi. Sınıfta yapılan kompozisyon çalışmalarında öğrencilerin ilgi alanlarına uygun birkaç konu seçer ve bizden serbest olarak bu konulardan birini seçip, seçtiğimiz o konuda yazmamızı isterdi.
Bir gün kompozisyon yazılısında yine tahtaya birkaç konu yazdı ve bunlardan birini seçip yazmamızı istedi. Tahtaya yazılan konular içinde beni en çok etkileyen konu başlığı "Kıskançlık"tı. Kendi ruh halimi tahlil ederek bir kompozisyon yazdım. Yazılıları okuduktan sonra sınıftan beğendiği birkaç yazıyı seçmiş ve başka sınıflarda örnek olarak okumuş. Seçilen yazılardan birisi de benim yazdığımdı.
Sınıfa geldi. Yazıları bizim sınıfta okuduktan sonra bana dönüp;
-Bak Ali şu giriş bölümünde bir cümle buraya uymamış, ya da anlamı zayıflatıyor. Bu cümlenin yerine başka bir cümle yaz. Bu yazıyı özel notlarımın arasına almak istiyorum, dedi.
Kendi yazdığım yazıyı onun sesinden dinlerken gerçekten çok farklı buldum ve çok beğendim. Sanki o yazıyı ben yazmamıştım. Bana o kadar farklı geldi ki kendimle gurur duydum. Yazıyı aldım söylenen cümlenin yerine daha uygun bir cümle yazıp kendisine gösterdim.
- Hah şimdi daha iyi oldu, dedi.
Çok yönlü bir öğretmendi. Bir gün;
-Sivas yöresine ait halkoyunları ekibini kurup çalıştırmak istediğini ve halk oyunlarında oynadığım için bana ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çok sevindim. Gurur duydum. Hemen arkadaşlara haber verdim. Yarısı kız yarısı erkek on oniki kişi bulup isimlerini kendisine götürdüm ve;
-Müzik konusunda sorun yaşayabileceğimizi söyledim.
O tatlı tebessümüyle yüzü aydınlandı ve;
-Müziği ben mandolinle çalarım, dedi.
Çalışmalara başladık. Kısa süre içinde ekip oluşmaya başladı. Ancak ekipteki bir kız arkadaşın davranışları nedeni ile rahatsız oldum ve ekipten ayrılmak istediğimi kendisine ilettim. Çok üzüldü. Sorunu çözmek istedi. Fakat başka bir ekipte oynadığımı bahane ederek,
-Başka bir arkadaşımın bu imkandan yararlanmasını istiyorum, dedim.
Kendisine çok inandırıcı gelmese de mantıklı bulmuştu. Çok iyi bir ekip yetiştirdi. Okulumuzun halk oyunları alanında bir ekibi daha oldu. Bu çalışmasıyla çok yönlü bir öğretmen olduğunu kanıtlamıştı.
Öğretmen olduktan sonra kısa süre mektuplaştık. Diyarbakır'ın çermik ilçesine isteği dışında atandığını yazmıştı mektubunda ve kırgındı. Daha sonra istifa edip dershaneci olunca iletişimimiz koptu. 1986 yılında Aslanköy'e atandım. Necdet öğretmenin Lisan Fen Dershanesinde olduğunu öğrendim. Kendisini ziyaret ettim. Aslanköy ilkokulu yıl sonu okul gecesinde sergilenmek üzere bir piyes yazdım. Kendisinden inceleyip fikrini söylemesini istedim. Bana gereken desteği sağladı.
Çocuklarım lisede öğrenci iken Lisan Fen Dershanesine gönderdim. Necdet öğretmenimin benden sonra çocuklarımın da öğretmeni olması çok hoş bir tesadüf oldu.
Bu yıl aniden hasta olduğunu, İstanbul'da tedavi gördüğünü öğrendim. Ne olduğunu anlamadan ölüm haberi geldi. Çok derinden etkilendim. Daha çok gençti. Ama ölüm sıra beklemiyor işte.
Senden çok şey öğrendim Necdet öğretmenim. Yüzündeki tebessüm gittiğin yerde de sönmesin. Işıklar içinde yat.
Ali Akdoğan
6 Aralık 2011 Salı
Cemal Turan İle 16 Mart Anısına
16 Mart öğretmen okullarının kuruluş tarihi olduğu için her yılın 16 Mart günü, öğretmen okulları kuruluş yıl dönümü olarak bütün öğretmen okullarında törenlerle kutlanırdı.
1973 yılı 16 Mart kutlamaları hazırlıkları tamamlanmış ve kutlama törenleri başlamak üzereydi. Okulumuzun Halk oyunları rehber öğretmeni Cemal Turan, halk oyunları ekip başkanlarını sabahın erken saatinde spor salonunda toplantıya çağırdı. Okulumuzda on dört yörenin oyunlarını oynayan "Halk oyunları Ekibi" vardı. Ekip başkanları hemen spor salonunda toplandık. Cemal öğretmen;
- Çocuklar; bütün ekipler oyun kıyafetlerini giyinip hazır bekleyecekler. Okula gelecek misafirleri sizler karşılayacaksınız, dedi.
Biz hemen oyun ekiplerinde oynayan arkadaşlarımıza söylenenleri ilettik ve kısa sürede elbiselerimizi giydik. Okulun tören yerinde beklemeye başladık. Saat 10.00 da misafirler gelmeye başladı. Mersin valisi ve milli eğitim müdürü okulun bahçesine girdiklerinde okulumuzun bandosu ve oyun ekipleri tören düzeni içinde misafirleri karşıladı. Misafirler törenin yapılacağı spor ve toplantı salonuna geçip oturdular. Törenler başladı.
Günün anlamına uygun konuşmalar yapıldı. Şiirler okundu. Sıra halk oyunları ekiplerinin gösterisine gelmişti. Ben Elazığ ekibinin başında oynuyordum. İkinci veya üçüncü sırada bizim ekibimiz çıkacaktı.
Hazırlıklarımızı yaptık. Davul zurna "Çaydaçıra"yı çalmaya başladı. Salonda ışıklar söndü. Yaktığımız mumların ışıgında oynayarak sahneye çıktık. Salonda büyük bir alkış sesi bizi oldukça yüreklendirmişti. Oyunumuzu oynadık. Mumlarımızı tabaklar içinde, sahnenin önünde yere bıraktık. O sırada ışıklar yandı. İkinci oyun için sahnede düzenimizi aldık. Davul zurna "Delilo"yu çaldı. Oyuna başladık. Henüz ikinci figürü yapıyorduk ki şalvarın üzerine bağladığım ve cepken ile şalvar arasında ahengi sağlayan ve aynı zamanda şalvarın uçkur bölümünü gizleyen kuşak çözülüp yere düştü. O anda biraz bocaladım. Ön sırada oturan misafirlere bir göz attım.Vali Bayram Turan Çetin oturduğu yerden kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Vali beyin gözleri gerçekten kocamandı ve projektör gibi beni izliyordu. Oyunu bozuntuya vermeden tamamladım. Üçüncü oyuna başlamadan önce davulcuya işaretle beklemesini söyledim. Eğilip yerden kuşağımı aldım. Tam bağlayacaktım ki; davulcu üçüncü oyunun müziğini çalmaya başladı. Ama benim kıyafetim dağılmış, gömleğin bir parçası da şalvarın üstüne çıkmıştı. Çaresiz durumdaydım. Bağlama fırsatı kalmayınca kuşağı yere attım ve bir tekmeyle sahnenin gerisine doğru fırlattım. Üçüncü oyuna başladık. Vali beyin yüzü gülüyordu. Sahnede kaldığımız sürece bakışları üzerimdeydi. Gösteriyi öyle perişan kıyafetle tamamladım. Çaydaçırayla yerdeki mum tabaklarımızı aldık ve sahneden çıktık. Yerdeki kuşağımı da almayı unutmadım tabi.
Sahne arkasında oynadığımız oyunları ve benim kuşağımı konuşuyorduk ki; Cemal öğretmen yanımıza geldi. Beni alnımdan öptü ve;
-Oyunu bozuntuya vermeden tamamladığın için seni kutluyorum. Bu çok büyük bir özgüven örneği, dedi.
Cemal öğretmenin bu babacan davranışı beni çok sevindirmiş, kendime olan özgüvenimi bir kat daha arttırmıştı..
Cemal Turan'ın öğrencisi olmak, onunla tanışmış olmak benim için büyük bir şanstı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
1973 yılı 16 Mart kutlamaları hazırlıkları tamamlanmış ve kutlama törenleri başlamak üzereydi. Okulumuzun Halk oyunları rehber öğretmeni Cemal Turan, halk oyunları ekip başkanlarını sabahın erken saatinde spor salonunda toplantıya çağırdı. Okulumuzda on dört yörenin oyunlarını oynayan "Halk oyunları Ekibi" vardı. Ekip başkanları hemen spor salonunda toplandık. Cemal öğretmen;
- Çocuklar; bütün ekipler oyun kıyafetlerini giyinip hazır bekleyecekler. Okula gelecek misafirleri sizler karşılayacaksınız, dedi.
Biz hemen oyun ekiplerinde oynayan arkadaşlarımıza söylenenleri ilettik ve kısa sürede elbiselerimizi giydik. Okulun tören yerinde beklemeye başladık. Saat 10.00 da misafirler gelmeye başladı. Mersin valisi ve milli eğitim müdürü okulun bahçesine girdiklerinde okulumuzun bandosu ve oyun ekipleri tören düzeni içinde misafirleri karşıladı. Misafirler törenin yapılacağı spor ve toplantı salonuna geçip oturdular. Törenler başladı.
Günün anlamına uygun konuşmalar yapıldı. Şiirler okundu. Sıra halk oyunları ekiplerinin gösterisine gelmişti. Ben Elazığ ekibinin başında oynuyordum. İkinci veya üçüncü sırada bizim ekibimiz çıkacaktı.
Hazırlıklarımızı yaptık. Davul zurna "Çaydaçıra"yı çalmaya başladı. Salonda ışıklar söndü. Yaktığımız mumların ışıgında oynayarak sahneye çıktık. Salonda büyük bir alkış sesi bizi oldukça yüreklendirmişti. Oyunumuzu oynadık. Mumlarımızı tabaklar içinde, sahnenin önünde yere bıraktık. O sırada ışıklar yandı. İkinci oyun için sahnede düzenimizi aldık. Davul zurna "Delilo"yu çaldı. Oyuna başladık. Henüz ikinci figürü yapıyorduk ki şalvarın üzerine bağladığım ve cepken ile şalvar arasında ahengi sağlayan ve aynı zamanda şalvarın uçkur bölümünü gizleyen kuşak çözülüp yere düştü. O anda biraz bocaladım. Ön sırada oturan misafirlere bir göz attım.Vali Bayram Turan Çetin oturduğu yerden kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Vali beyin gözleri gerçekten kocamandı ve projektör gibi beni izliyordu. Oyunu bozuntuya vermeden tamamladım. Üçüncü oyuna başlamadan önce davulcuya işaretle beklemesini söyledim. Eğilip yerden kuşağımı aldım. Tam bağlayacaktım ki; davulcu üçüncü oyunun müziğini çalmaya başladı. Ama benim kıyafetim dağılmış, gömleğin bir parçası da şalvarın üstüne çıkmıştı. Çaresiz durumdaydım. Bağlama fırsatı kalmayınca kuşağı yere attım ve bir tekmeyle sahnenin gerisine doğru fırlattım. Üçüncü oyuna başladık. Vali beyin yüzü gülüyordu. Sahnede kaldığımız sürece bakışları üzerimdeydi. Gösteriyi öyle perişan kıyafetle tamamladım. Çaydaçırayla yerdeki mum tabaklarımızı aldık ve sahneden çıktık. Yerdeki kuşağımı da almayı unutmadım tabi.
Sahne arkasında oynadığımız oyunları ve benim kuşağımı konuşuyorduk ki; Cemal öğretmen yanımıza geldi. Beni alnımdan öptü ve;
-Oyunu bozuntuya vermeden tamamladığın için seni kutluyorum. Bu çok büyük bir özgüven örneği, dedi.
Cemal öğretmenin bu babacan davranışı beni çok sevindirmiş, kendime olan özgüvenimi bir kat daha arttırmıştı..
Cemal Turan'ın öğrencisi olmak, onunla tanışmış olmak benim için büyük bir şanstı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
30 Kasım 2011 Çarşamba
Halil Erkan'n Ardından
Halil Erkan; l972 -1973 öğretim yılı başında Isparta öğretmen okulundan okulumuza atanmıştı. Yada ben öyle hatırlıyorum. Mersin Öğretmen okulu ikinci sınıf öğrencisiydim. Teşkilat ve İdare dersimize o yıl girdiği için tanımıştık onu. İyi ki de tanımışız.
Ders anlatırken kendi anılarından örnek verirdi. Bizim okulumuza atanmadan önceki yıllarda, daha çok ülkemizin ücra yörelerinde çalıştığı için, genelde yoksulluk ve imkansızlıklara dikkat çekerdi. O yörelerde insanların hizmete aç olduklarını ve memleketin her köşesinde hizmet etmenin çok değerli olduğunu anlatırdı. Bizim dönemimizde ve inanıyorum ki Halil Erkan'ın okuttuğu bütün öğrenciler yurdumuzun her köşesine üşenmeden ve çekinmeden hizmete koştular. Çünkü o; öğrencilerine memleket sevgisinden başka hiç bir şey anlatmazdı.
Okulu bitirdikten sonra değişik yerlerde görev yaptım. 1986 yılında Aslanköy ilkokuluna okul müdürü olarak atandım. Tek öğretmenli küçük bir köy okulundan, yirmi öğretmeni ve yardımcı personeli olan bir okula atanmıştım. Okuldaki öğretmenlerin büyük bir bölümü benden kıdemliydi. İlk göreve başladığımda beceremem diye endişelenmiştim. Fakat öğretmen okulundaki öğretmenlerimiz bizi öyle donanımlı yetiştirmişlerdi ki; hiç zorluk çekmedim. Halil öğretmenimin Teşkilat ve İdare dersindeki bilgilerinin bana kazandırdığı öz güvenle işin üstesinden gelmiş olmanın gururunu yaşadım. Başka yere atananlar gitti. Gidenlerin yerine yeni atamalar gelmedi. Yedi yıla yakın süreyle aynı kadro birlikte çalıştık. Hala o öğretmenlerle ailece görüşüyoruz. İşte tam o yıllarda Halil öğretmenin Aslanköylü olması bizi orada bir kez daha karşılaştırdı. Ailece görüştük. Okulda ziyaretlerime geldiğinde hep önerilerde bulunur ve daha iyiyi yakalamam konusunda tavsiyelerini sıralardı.
Mersi'ne atamam olduktan sonra da dostluğumuz sürdü. Ailece görüşmelerimiz devam etti. En son bu yıl
09.11.2011 tarihinde, "Kurban Bayramı"nın dördüncü günü eşimle birlikte evlerinde ziyaret ettik. Bayramdan önce rahatsızlanmış, hastaneye yatmış, biraz düzelince bayram bahanesiyle taburcu olmuştu. Hastaneden iki gün önce çıktığını söyledi Nihal yenge.
Yatağından kalkıp salona yanımıza geldi. Bizimle sohbet etti. Hastalıklarından söz etti. Bitkin görünüyordu.
- Biz yabancı değiliz rahatsız olma yatağına yat dinlen dedim.
Sohbet etmeyi seviyordu, birazda bizi özlemiş olacak ki;
-Yok iyiyim, dostları görünce daha da iyi oldum, dedi.
Birlikte çay içtik. Ziyaretimizden çok mutlu olduğu yüzünden belli oluyordu. Sohbet sırasında bazı şakalar da yaptık. O sırada bir kadın ile bir erkek misafirleri geldi. Onlar da tanıdıklarıymış. Biz biraz daha oturduktan sonra müsaade istedik. Ayağa kalktı. Bizi kapıya kadar geçirmek istedi. Engel oldum. O sırada omuzuna elimi attım ve gülerek;
-Öğretmenim benden genç görünüyorsunuz, dedim.
O da gülümseyerek;
-O!.. sağ ol yahu bana moral verdin, dedi.
Çok mutlu olmuştu. Arkamızdan uzun uzun baktı. Nihal yenge bizi kapıya kadar yolculadı.
Yokluğun bize zor geliyor öğretmenim. Ama ölüm de hayatın bir gerçeği. Yokluğuna katlanmak için bütün arkadaşlar birbirimize sizin anılarınızı anlatacağız.
Işıklar içinde yat sevgili öğretmenim.
Ali Akdoğan
Ders anlatırken kendi anılarından örnek verirdi. Bizim okulumuza atanmadan önceki yıllarda, daha çok ülkemizin ücra yörelerinde çalıştığı için, genelde yoksulluk ve imkansızlıklara dikkat çekerdi. O yörelerde insanların hizmete aç olduklarını ve memleketin her köşesinde hizmet etmenin çok değerli olduğunu anlatırdı. Bizim dönemimizde ve inanıyorum ki Halil Erkan'ın okuttuğu bütün öğrenciler yurdumuzun her köşesine üşenmeden ve çekinmeden hizmete koştular. Çünkü o; öğrencilerine memleket sevgisinden başka hiç bir şey anlatmazdı.
Okulu bitirdikten sonra değişik yerlerde görev yaptım. 1986 yılında Aslanköy ilkokuluna okul müdürü olarak atandım. Tek öğretmenli küçük bir köy okulundan, yirmi öğretmeni ve yardımcı personeli olan bir okula atanmıştım. Okuldaki öğretmenlerin büyük bir bölümü benden kıdemliydi. İlk göreve başladığımda beceremem diye endişelenmiştim. Fakat öğretmen okulundaki öğretmenlerimiz bizi öyle donanımlı yetiştirmişlerdi ki; hiç zorluk çekmedim. Halil öğretmenimin Teşkilat ve İdare dersindeki bilgilerinin bana kazandırdığı öz güvenle işin üstesinden gelmiş olmanın gururunu yaşadım. Başka yere atananlar gitti. Gidenlerin yerine yeni atamalar gelmedi. Yedi yıla yakın süreyle aynı kadro birlikte çalıştık. Hala o öğretmenlerle ailece görüşüyoruz. İşte tam o yıllarda Halil öğretmenin Aslanköylü olması bizi orada bir kez daha karşılaştırdı. Ailece görüştük. Okulda ziyaretlerime geldiğinde hep önerilerde bulunur ve daha iyiyi yakalamam konusunda tavsiyelerini sıralardı.
Mersi'ne atamam olduktan sonra da dostluğumuz sürdü. Ailece görüşmelerimiz devam etti. En son bu yıl
09.11.2011 tarihinde, "Kurban Bayramı"nın dördüncü günü eşimle birlikte evlerinde ziyaret ettik. Bayramdan önce rahatsızlanmış, hastaneye yatmış, biraz düzelince bayram bahanesiyle taburcu olmuştu. Hastaneden iki gün önce çıktığını söyledi Nihal yenge.
Yatağından kalkıp salona yanımıza geldi. Bizimle sohbet etti. Hastalıklarından söz etti. Bitkin görünüyordu.
- Biz yabancı değiliz rahatsız olma yatağına yat dinlen dedim.
Sohbet etmeyi seviyordu, birazda bizi özlemiş olacak ki;
-Yok iyiyim, dostları görünce daha da iyi oldum, dedi.
Birlikte çay içtik. Ziyaretimizden çok mutlu olduğu yüzünden belli oluyordu. Sohbet sırasında bazı şakalar da yaptık. O sırada bir kadın ile bir erkek misafirleri geldi. Onlar da tanıdıklarıymış. Biz biraz daha oturduktan sonra müsaade istedik. Ayağa kalktı. Bizi kapıya kadar geçirmek istedi. Engel oldum. O sırada omuzuna elimi attım ve gülerek;
-Öğretmenim benden genç görünüyorsunuz, dedim.
O da gülümseyerek;
-O!.. sağ ol yahu bana moral verdin, dedi.
Çok mutlu olmuştu. Arkamızdan uzun uzun baktı. Nihal yenge bizi kapıya kadar yolculadı.
Yokluğun bize zor geliyor öğretmenim. Ama ölüm de hayatın bir gerçeği. Yokluğuna katlanmak için bütün arkadaşlar birbirimize sizin anılarınızı anlatacağız.
Işıklar içinde yat sevgili öğretmenim.
Ali Akdoğan
15 Ekim 2011 Cumartesi
Senin Öğretmenin Kim?
Bizim yetişmemizde ve belli mesleklere sahip olmamızda, elbette birçok öğretmenin emeği olduğu inkar edilemez. Ancak öğretmenin kim sorusunun cevabında gizli olan öğretmen kişiliği, ilkokul öğretmenimizdir.
Başarılı bir hareketimiz ya da iyi bir davranışımız görüldüğünde, bütün övgüler ve güzel sözler ona gider. Eğer yanlış bir hareket yada davranışta bulunursak da bütün eleştiriler ve kötü sözler yine ona gider. Onun içindir ki; bizim mesleğimizin çok zor ve sorumluluk isteyen bir meslek olduğu herkes tarafından kabul görmüş ve "KUTSAL" sözcüğü ile taçlandırılarak onaylanmıştır.
Ülkeyi yönetecek olanları da, geleceği kuracak olanları da, herkesin derdine çözüm bulacak olanları da biz yetiştiriyoruz. Kendimizle ve mesleğimizle ne kadar gurur duysak azdır.
Bizim çabalarımız; anne ve babaların desteği ve çevrenin olumlu katkısı olursa, olumlu ve topluma yararlı bireyler yetişir. Aksi halde bizim çabamız tek başına yeterli olmaz. Asıl unutulmaması gereken temel ilke; insanların ilgi ve ihtiyaç duyduğu şeyleri öğrendikleri. Öğretmenin çabası; iyi şeylere ilgiyi artırmak ve onu ihtiyaç haline getirmek. Öğrencisinin dikkatini, iyi şeylerde yoğunlaştırmasını sağlamak. Bunu becerebildiğimiz ölçüde başarımız artar.
Hiç bir öğretmen okulda öğrencisine hırsızlık yapmayı, yalan söylemeyi, dolandırıcılığı, fitneyi, fesadı öğretmez. Aksine kötü olduğunu, suç olup sonucunda ceza alınacağını hepimiz söylemişizdir zamanında. Ama çevrenin ve ailenin davranışları suça teşvik edici olursa, çocuk hırsızlığı en ince detaylarına kadar öğrenir. Yalanın en osturuklusunu söyler. Babasını bille dolandırır. Bütün köyü, mahalleyi, hatta memleketin tamamını birbirine düşürüp uzaktan izlerken sevinçle ellerini ovuşturur. İşte tam da burada mesleğimiz hak etmediği eleştirilere maruz kalır.
Aile yada çevre, çocuğun en küçük olumsuz davranışında suçu öğretmende ya da okulda bulur ve;
-Öğretmenin kim senin?
-Ne biçim öğretmen?
-Gözü kör olsun öğretmeninin.
-Okulda size bunu mu öğretiyorlar? gibi hiç de hak etmediğimiz sözler.
Çocuk iyi bir davranışta bulunmuşsa bütün başarı kendilerinin olur ve hemen;
- Kimin oğlu yada kızı?
- Babasına yada annesine çekmiş.
-Biz ona az emek vermedik, sözleriyle bütün başarıyı kendilerine mal ederler.
Çocuğun olumlu yada olumsuz davranışlarında, okul kadar kendilerinin de sorumlu olduğunu ve çocuğun; okul, çevre ve ailenin ortak malı olduğunu unutuyorlar. Aslında unutmak değil kolaya kaçmaktır bunun adı.
Ali Akdoğan
Başarılı bir hareketimiz ya da iyi bir davranışımız görüldüğünde, bütün övgüler ve güzel sözler ona gider. Eğer yanlış bir hareket yada davranışta bulunursak da bütün eleştiriler ve kötü sözler yine ona gider. Onun içindir ki; bizim mesleğimizin çok zor ve sorumluluk isteyen bir meslek olduğu herkes tarafından kabul görmüş ve "KUTSAL" sözcüğü ile taçlandırılarak onaylanmıştır.
Ülkeyi yönetecek olanları da, geleceği kuracak olanları da, herkesin derdine çözüm bulacak olanları da biz yetiştiriyoruz. Kendimizle ve mesleğimizle ne kadar gurur duysak azdır.
Bizim çabalarımız; anne ve babaların desteği ve çevrenin olumlu katkısı olursa, olumlu ve topluma yararlı bireyler yetişir. Aksi halde bizim çabamız tek başına yeterli olmaz. Asıl unutulmaması gereken temel ilke; insanların ilgi ve ihtiyaç duyduğu şeyleri öğrendikleri. Öğretmenin çabası; iyi şeylere ilgiyi artırmak ve onu ihtiyaç haline getirmek. Öğrencisinin dikkatini, iyi şeylerde yoğunlaştırmasını sağlamak. Bunu becerebildiğimiz ölçüde başarımız artar.
Hiç bir öğretmen okulda öğrencisine hırsızlık yapmayı, yalan söylemeyi, dolandırıcılığı, fitneyi, fesadı öğretmez. Aksine kötü olduğunu, suç olup sonucunda ceza alınacağını hepimiz söylemişizdir zamanında. Ama çevrenin ve ailenin davranışları suça teşvik edici olursa, çocuk hırsızlığı en ince detaylarına kadar öğrenir. Yalanın en osturuklusunu söyler. Babasını bille dolandırır. Bütün köyü, mahalleyi, hatta memleketin tamamını birbirine düşürüp uzaktan izlerken sevinçle ellerini ovuşturur. İşte tam da burada mesleğimiz hak etmediği eleştirilere maruz kalır.
Aile yada çevre, çocuğun en küçük olumsuz davranışında suçu öğretmende ya da okulda bulur ve;
-Öğretmenin kim senin?
-Ne biçim öğretmen?
-Gözü kör olsun öğretmeninin.
-Okulda size bunu mu öğretiyorlar? gibi hiç de hak etmediğimiz sözler.
Çocuk iyi bir davranışta bulunmuşsa bütün başarı kendilerinin olur ve hemen;
- Kimin oğlu yada kızı?
- Babasına yada annesine çekmiş.
-Biz ona az emek vermedik, sözleriyle bütün başarıyı kendilerine mal ederler.
Çocuğun olumlu yada olumsuz davranışlarında, okul kadar kendilerinin de sorumlu olduğunu ve çocuğun; okul, çevre ve ailenin ortak malı olduğunu unutuyorlar. Aslında unutmak değil kolaya kaçmaktır bunun adı.
Ali Akdoğan
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Yolunacak Kaz Alamancılar
Almanya' ya ilk işçiler gönderildiğinde henüz ilkokul üçüncü sınıftaydım. Köyde oturan Haskar halamın kocası Hamit İlbay da yurt dışına gitmek için yapılan duyuru üzerine başvurusunu yapmış, ona da yurt dışına gitme şansı verilmişti. Adam ilkokul mezunu bile değildi. Okuma - yazmayı askerde öğrenmişti. Halam da okuma yazma bilmiyordu. İki çocuğu ilkokul öğrencisiydi. Kızı bir yıl sonra ilkokulu bitirecek, üçüncü çocuğu okula gelecek yıl başlayacaktı. Aileyi yönetme ve geçindirme sorunları halamın boynuna kalmıştı. Kadıncağız üstüne üstlük bir de hastaydı. Hamit enişte bütün bu saydığım dramatik durumları arkasında bırakıp para kazanmak için, daha önce adını hiç duymadığı ve iş başvurusunu yapınca devlet büyüklerinden duyduğu, dilini bilmediği uzak bir ülkeye gitmek zorundaydı. Başka da çaresi yoktu.
Hamit enişte ve onun gibi yaban ellerinde geçim arayan binlerce kişi avrupa ülkelerine işçi olarak gitti. Bir süre sonra mektuplar gelip gitmeye başladı. Bozuk bir yazıyla yazılan mektuplarda hep memleket özlemi ve çocuk hasreti vardı. Geride kalan eş ve çocukların gözleri yollarda kalmıştı. Gitmek isteseler, gidilecek kadar yakında değildi; eşleri, babaları...
Bir yıl sonra yaz aylarıydı. Hamit enişte izin alıp köye gelmiş, herkese hediyeler getirmişti. Kendi giyimi de oldukça iyiydi. Almanya'daki çalışma ortamını anlatıyor ve çevresindekilere yaşadığı güçlüklerden söz ediyordu. Bu anlatım sırasında; bazen sevinçten yüzü aydınlanıyor, bir şeyi başarmış olmanın gururunu yaşıyor, kimi zaman da hüzünden ve özlemden yüz hatları geriliyor, gözleri çukura kaçıyor ve dokunsan ağlayacakmış gibi duygusallaşıyordu. İzin süresince çok mutluydu. Geriye dönüş günü yaklaştıkça tedirginliğinin arttığı yüzünden okunuyordu. Geri dönmeden önce getirdiği parayla bir şeyler yapmak istiyordu. Ama çevresinde parasını olumlu kullanmasına yol gösterecek bilgi birikimine sahip kimse yoktu.
Kazandığı parayla ne yapacağını bilmiyordu. İzin bitmeden bir şeyler yapmak istiyordu. Çocuklarına giyim kuşam aldı. Gelip ilçe merkezinden bir arsa aldı. İzin bitince Almanya'ya geri döndü. Bu gidişinde daha rahat görünüyordu. Çünkü nereye gittiğini biliyordu artık.
İki yıl aradan sonra yine izine geldi. Ava meraklı olduğu için Almanya'dan bir alman çiftesi av tüfeği getirmişti. O tüfekle çocuğu gibi ilgileniyor, siliyor temizleyip kılıfına koyuyor, sonra ziyarete gelenlere göstermek için, tekrar kılıftan itinayla çıkarıyordu. Yanındakilere tüfeğin özelliklerini öyle bir bilgiçce anlatıyordu ki sormayın. O tüfeği icat eden kendisiymiş kadar seviniyordu.
Ava gidip geldi birkaç kez. Avladığı keklikleri karşılaştıklarına gösterip yine tüfekten söz ediyordu. Avdaki başarının kendisine değil silaha ait olduğunu söyleyecek kadar çok sevmişti o tüfeği.
Sayılı günler tez geçmiş ve dönüş günü gelip çatmıştı. Kardeşi Elazığ'da oturuyordu Hamit eniştenin. Eşi ve çocuklarıyla Elazığ'a gitti. Tüfekte yanındaydı. Orada vedalaşıp yola çıkarken çok sevdiği silahını da kardeşine teslim etmişti. Babanın ayrılışından sonra çocuklar çok duygusallaşmıştı. Kızı Türkan; onyedi yaşında çok güzel bir genç kız olmuştu. Onyedisindeki Türkan, aile arasında kesilen sözle, amcasının oğlu Ali Rıza ile sözlenmişti. Ortanca çocuk Şükrü; oniki yaşında, uysal biraz da şaşkın bir çocuktu. Cemal ise en küçük kardeş, dokuz yaşında afacan bir çocuktu. Babaları gittikten iki gün sonra köye döneceklerdi. Fakat hiç beklemedikleri bir olayla dünyaları değişti.
Türkan babasının silahıyla oynarken kazayla vuruldu. Güzel Türkan, babasının çocuğu gibi sevdiği silahtan çıkan kurşunla oracıkta can vermişti. Aile ve akrabalar, anlatımı imkansız bir acıyla kavruldu. Halam günlerce kendine gelemedi. Şükrü ile Cemal rüyada gibiydiler. Bir gün bu rüyadan uyanmak ve her şeyin yalan olduğuna inanmak istiyorlardı. Halam kendine geldikten sonra, günlerce mezarlığa gidip mezara kapanarak bayılıncaya kadar ağladığı ve baygın halde eve getirildiği günleri hiç unutamam. Hamit enişte Almanya'ya yeni döndüğü için iş yerinden izin alıp cenazeye gelebildi mi, hatırlamıyorum. Halam için köyde yaşamak, artık mezarlık ile ev arasında gidip gelmelere endekslenmişti. Sağlığı gün geçtikçe bozuluyordu. O köyden taşınmaları gerektiğine, aksi takdirde halamın da sonunun hiç iyi olmayacağına karar verildi.
O olaydan iki yıl sonra Hamit Enişte izine geldiğinde Elazığ'da bir arsa aldı. İnşaata başlayamadan izin bitti. Ailesini; Elazığ'da oturan kardeşi Mahmut'un evine taşıdı. İki aile birlikte oturacaktı. Hamit enişte Almanya'ya döndü. Mahmut inşaata başladı. Ağabeyine bir daire ev yaparken, bitişiğinde bir daire ev de kendisine yaptırdı.
Hamit enişte yaklaşık yirmi yıl Almanya'da kaldı. Kesin dönüş yapmadan önce küçük kardeşi Hüseyin'i istek üzerine Almanya'ya götürüp işçi statüsüne geçirdikten sonra kesin dönüş yaptı.
Geri döndükten sonra kazandığı parayla bir konfeksiyon dükkanı açtı. Ticaretin inceliklerini bilmeden bodoslama dalmıştı işin içine. Bir yıl sonra beceremeyeceğini anlamış olacak ki vazgeçti. Gözü korktuğu için başka hiç bir yatırım yapmadan hazırdaki parayı yemeye başladı. Büyük oğlu Şükrü okuyup öğretmen olmuştu. Bir yıl sonra kız kaçırdı ve evlendi. Küçük oğlu Cemal liseyi bitirdikten sonra askere gitti. Döndükten bir yıl sonra bir akraba kızıyla evlendi. Daha sonra bir özel bankada işe başladı. Hamit enişte çocuklarını evlendirdikten sonra küçük oğluyla oturmaya başladı. Bir süre sonra Şükrü Denizli'ye tayin isteyip oraya yerleşti. Bir kaç yıl sonra Cemal de İzmir'e tayın istedi gitti. Hamit eniştenin Elazığ'dan taşınması bir zorunluluktan oldu. Çocuklarına yakın olmak için o da Aydın'a taşındı. On yıl kadar sonra Haskar halam öldü. Cemal İzmir'den Adana'ya tayin istedi ve Adana'ya taşındı. Hamit enişte yalnız kalınca çok üzüldü. Kendisine bakabilecek bir yapıda değildi. Çocukları; babalarına baksın diye, orta yaşlı bir kadınla evlendirdiler. Kadının psikolojik sorunları olduğu sonradan anlaşılınca Hamit enişte bir kat daha üzüldü. Çok geçmeden öldü koca çınar. Koca çınar dediysem gerçekten koca çınar. İri yapılıydı. Bilgiliydi. Toplum içinde bir saygınlığı vardı.
Yaban ellerde geçen onca emeğe ve hasrete rağmen sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürülememişti. Ne devlet ne de çevresinden aklı başında bir kişi ona iş kurma aşamasında yardımcı olmadı. Herkes onu yolunacak bir kaz gibi gördü. Oysa o ve onun gibilerin kazançları doğru kanalize edilebilseydi belkide ülkemiz bugün işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmayacaktı.
Ali Akdoğan
Hamit enişte ve onun gibi yaban ellerinde geçim arayan binlerce kişi avrupa ülkelerine işçi olarak gitti. Bir süre sonra mektuplar gelip gitmeye başladı. Bozuk bir yazıyla yazılan mektuplarda hep memleket özlemi ve çocuk hasreti vardı. Geride kalan eş ve çocukların gözleri yollarda kalmıştı. Gitmek isteseler, gidilecek kadar yakında değildi; eşleri, babaları...
Bir yıl sonra yaz aylarıydı. Hamit enişte izin alıp köye gelmiş, herkese hediyeler getirmişti. Kendi giyimi de oldukça iyiydi. Almanya'daki çalışma ortamını anlatıyor ve çevresindekilere yaşadığı güçlüklerden söz ediyordu. Bu anlatım sırasında; bazen sevinçten yüzü aydınlanıyor, bir şeyi başarmış olmanın gururunu yaşıyor, kimi zaman da hüzünden ve özlemden yüz hatları geriliyor, gözleri çukura kaçıyor ve dokunsan ağlayacakmış gibi duygusallaşıyordu. İzin süresince çok mutluydu. Geriye dönüş günü yaklaştıkça tedirginliğinin arttığı yüzünden okunuyordu. Geri dönmeden önce getirdiği parayla bir şeyler yapmak istiyordu. Ama çevresinde parasını olumlu kullanmasına yol gösterecek bilgi birikimine sahip kimse yoktu.
Kazandığı parayla ne yapacağını bilmiyordu. İzin bitmeden bir şeyler yapmak istiyordu. Çocuklarına giyim kuşam aldı. Gelip ilçe merkezinden bir arsa aldı. İzin bitince Almanya'ya geri döndü. Bu gidişinde daha rahat görünüyordu. Çünkü nereye gittiğini biliyordu artık.
İki yıl aradan sonra yine izine geldi. Ava meraklı olduğu için Almanya'dan bir alman çiftesi av tüfeği getirmişti. O tüfekle çocuğu gibi ilgileniyor, siliyor temizleyip kılıfına koyuyor, sonra ziyarete gelenlere göstermek için, tekrar kılıftan itinayla çıkarıyordu. Yanındakilere tüfeğin özelliklerini öyle bir bilgiçce anlatıyordu ki sormayın. O tüfeği icat eden kendisiymiş kadar seviniyordu.
Ava gidip geldi birkaç kez. Avladığı keklikleri karşılaştıklarına gösterip yine tüfekten söz ediyordu. Avdaki başarının kendisine değil silaha ait olduğunu söyleyecek kadar çok sevmişti o tüfeği.
Sayılı günler tez geçmiş ve dönüş günü gelip çatmıştı. Kardeşi Elazığ'da oturuyordu Hamit eniştenin. Eşi ve çocuklarıyla Elazığ'a gitti. Tüfekte yanındaydı. Orada vedalaşıp yola çıkarken çok sevdiği silahını da kardeşine teslim etmişti. Babanın ayrılışından sonra çocuklar çok duygusallaşmıştı. Kızı Türkan; onyedi yaşında çok güzel bir genç kız olmuştu. Onyedisindeki Türkan, aile arasında kesilen sözle, amcasının oğlu Ali Rıza ile sözlenmişti. Ortanca çocuk Şükrü; oniki yaşında, uysal biraz da şaşkın bir çocuktu. Cemal ise en küçük kardeş, dokuz yaşında afacan bir çocuktu. Babaları gittikten iki gün sonra köye döneceklerdi. Fakat hiç beklemedikleri bir olayla dünyaları değişti.
Türkan babasının silahıyla oynarken kazayla vuruldu. Güzel Türkan, babasının çocuğu gibi sevdiği silahtan çıkan kurşunla oracıkta can vermişti. Aile ve akrabalar, anlatımı imkansız bir acıyla kavruldu. Halam günlerce kendine gelemedi. Şükrü ile Cemal rüyada gibiydiler. Bir gün bu rüyadan uyanmak ve her şeyin yalan olduğuna inanmak istiyorlardı. Halam kendine geldikten sonra, günlerce mezarlığa gidip mezara kapanarak bayılıncaya kadar ağladığı ve baygın halde eve getirildiği günleri hiç unutamam. Hamit enişte Almanya'ya yeni döndüğü için iş yerinden izin alıp cenazeye gelebildi mi, hatırlamıyorum. Halam için köyde yaşamak, artık mezarlık ile ev arasında gidip gelmelere endekslenmişti. Sağlığı gün geçtikçe bozuluyordu. O köyden taşınmaları gerektiğine, aksi takdirde halamın da sonunun hiç iyi olmayacağına karar verildi.
O olaydan iki yıl sonra Hamit Enişte izine geldiğinde Elazığ'da bir arsa aldı. İnşaata başlayamadan izin bitti. Ailesini; Elazığ'da oturan kardeşi Mahmut'un evine taşıdı. İki aile birlikte oturacaktı. Hamit enişte Almanya'ya döndü. Mahmut inşaata başladı. Ağabeyine bir daire ev yaparken, bitişiğinde bir daire ev de kendisine yaptırdı.
Hamit enişte yaklaşık yirmi yıl Almanya'da kaldı. Kesin dönüş yapmadan önce küçük kardeşi Hüseyin'i istek üzerine Almanya'ya götürüp işçi statüsüne geçirdikten sonra kesin dönüş yaptı.
Geri döndükten sonra kazandığı parayla bir konfeksiyon dükkanı açtı. Ticaretin inceliklerini bilmeden bodoslama dalmıştı işin içine. Bir yıl sonra beceremeyeceğini anlamış olacak ki vazgeçti. Gözü korktuğu için başka hiç bir yatırım yapmadan hazırdaki parayı yemeye başladı. Büyük oğlu Şükrü okuyup öğretmen olmuştu. Bir yıl sonra kız kaçırdı ve evlendi. Küçük oğlu Cemal liseyi bitirdikten sonra askere gitti. Döndükten bir yıl sonra bir akraba kızıyla evlendi. Daha sonra bir özel bankada işe başladı. Hamit enişte çocuklarını evlendirdikten sonra küçük oğluyla oturmaya başladı. Bir süre sonra Şükrü Denizli'ye tayin isteyip oraya yerleşti. Bir kaç yıl sonra Cemal de İzmir'e tayın istedi gitti. Hamit eniştenin Elazığ'dan taşınması bir zorunluluktan oldu. Çocuklarına yakın olmak için o da Aydın'a taşındı. On yıl kadar sonra Haskar halam öldü. Cemal İzmir'den Adana'ya tayin istedi ve Adana'ya taşındı. Hamit enişte yalnız kalınca çok üzüldü. Kendisine bakabilecek bir yapıda değildi. Çocukları; babalarına baksın diye, orta yaşlı bir kadınla evlendirdiler. Kadının psikolojik sorunları olduğu sonradan anlaşılınca Hamit enişte bir kat daha üzüldü. Çok geçmeden öldü koca çınar. Koca çınar dediysem gerçekten koca çınar. İri yapılıydı. Bilgiliydi. Toplum içinde bir saygınlığı vardı.
Yaban ellerde geçen onca emeğe ve hasrete rağmen sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürülememişti. Ne devlet ne de çevresinden aklı başında bir kişi ona iş kurma aşamasında yardımcı olmadı. Herkes onu yolunacak bir kaz gibi gördü. Oysa o ve onun gibilerin kazançları doğru kanalize edilebilseydi belkide ülkemiz bugün işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmayacaktı.
Ali Akdoğan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)