Kadir henüz on dört yaşındaydı. İlkokulu bitirdikten sonra okula gönderilmemişti. Bulunduğu köyde sığırtmaçlık yapıyordu. Her gün sabah erkenden annesi uyandırırdı Kadir'i. Çünkü köy meydanında toplanan sığırlar onu bekliyordu.
Kadir yarı uyanık yarı uykulu önüne konan ekmekten lokmalar koparıp ağzına koyuyor, bir taraftan da kaseden yoğurt kaşıklıyordu. Bütün bunları yaparken bile gözleri uykudan açılmıyordu. Son bir çabayla gözlerini kocaman açtı. Ekmek çıkınını yerden alıp beline bağladı. Duvara yaslı sopasını aldı. Yarı uyuşuk bir halde kapıdan dışarıya attı kendini. Meydanda toplanan sığırlara doğru yürüdü. Durdu ve yüksek sesle bağırarak;
-Haydi komşular, sığırları süreceğim, dedi.
Biraz daha bekledi. Güneşin ilk ışıkları ufuktan ovaya yeni yeni süzülmeye başlamıştı. Önünde toplanan sığırları bir iki sopa hareketiyle yola çıkardı. Köyün güney yamacına doğru yürüdüler hep birlikte. Kadir hayvanları çok seviyordu. Ama yalnızlık çok canını sıkıyordu. Akşama kadar konuşacak, oynayacak bir arkadaş bulamamak onu çileden çıkarıyordu. Ama ailenin geçimine katkıda bulunmanın gururu ona haz veriyordu. Canı sıkılsa da bunları düşünüp mutlu oluyordu. Hele bazen öyle olaylar oluyordu ki saatlerce seyretse doyamıyordu. Kendi kafasında bazı oyunlar tasarlıyor ve hayvanların o oyunları oynadığını düşünüyordu.
İki tosunun kavgası veya iki eşeğin boğuşması Kadir için iki pehlivanın güreşmesinden farksızdı. At sineğinden huysuzlanıp koşmaya başlayan sığırları yüz metre koşan atletlere benzetir, yarışlarını ilgiyle izler, kazananı alkışlardı.
Ne kadar eğlenceli de olsa zaman zor geçiyordu. Kolunda saat olmadığı için gölgesini ayakla sayarak ölçüyor ve güneşin batıya dönüp gölgenin büyüdüğünü görmek Kadir'in en çok sevindiği saatler olurdu. Güneş batıya yaklaştıkça sevinci çoğalıyordu. Çünkü eve dönüş saati yaklaşıyordu. Güneş batıda ufuktan kaybolunca dünyalar onun olurdu. Hele bir de hayvanlar iyi doymuşsa büyükler ondan övgüyle söz edeceklerdi. Bunları düşündükçe sevinci bir kat daha artardı.
Nihayet o gün de akşam olmuştu. Sürü köye doğru yola koyuldu. Yamaçtan aşağı inerken bir kuş kadar hafiflemişti Kadir. Dağda yalnız geçecek günler sayılıydı ve onlardan bir tanesi daha bitmişti. Hayvanlar köyün içine dağıldı. Bir telaş başladı sokaklarda. Hayvan sahipleri hayvanlarını ayırıp evlerine götürüyordu.
Kadir görevini yüzünün akıyla yapmış olmanın gururu ile ve yaşına göre daha bir ağırbaşlılıkla eve doğru yürüdü. Kapının önünde duvara yasladı sopasını. Belinde bağlı olan ekmek çıkınını açtı
yere bıraktı. Kovadan bir tas su alıp içti. Çok yorulmuştu. Yan tarafta bulunan taşa usulca oturdu. Gözleri çevresinde babasını aradı, yoktu. Annesi sığırları yerine bağlamış ineklerden süt sağıyordu. Sarı inek kuyruğunu bir yelpaze gibi; bir sağa, bir sola sallarken arada bir Elif ananın suratına kırbaç gibi vuruyordu. Canı yanan kadın durup durup bağırıyor, ineğe verip veriştiriyordu. Bazen de canı çok yanınca hem ineği sağıyor hemde alttan, alttan yumruklayıp duruyordu. Kadir onları izlerken kendini gülmekten alamıyor, kahkahalar atıyordu.
Oturduğu taştan kalktı köy meydanında oynayan çocuklara doğru yürüdü. Onun da canı oynamak istiyordu. Çocuklar Kadir'in geldiğini görünce ona doğru döndüler. Tebessüm ederek onu karşıladılar. Hepsi çok heyecanlıydı. Duydukları olayı Kadir'e anlatmak istiyorlardı. En sabırsızı Cemal'di. Dayanamayıp;
-Duydun mu Kadir olanları? dedi
Kadir şaşkın bir tavırla;
-Yooo.. Neyi? dedi.
Cemal devam etti;
- Bugün Elazığ Kara yolları Bölge mutemedi Erol Erdem Elazığ'dan parayı almış Bingöl'ün Solhan ilçesinde çalışan yol işçilerine dağıtmak için Bingöl'e götürüyormuş. Sarıcan tepesine gelmişler. Orada arabayı durdurmuş. Arabadan indikten sonra silahını çekmiş ve havaya bir iki el ateş etmiş. Arabanın şoförü; Niye ateş ediyorsun? demiş. Erol da; Silahımı deniyorum demiş. O sırada taşların arasına gizlenmiş bir kaç terörist çıkmış. Şoförü bağlamışlar. Erol da onlarla birlikte kaçıp gitmiş, dedi.
Kadir heyecanla ve korkuyla;
-Sonra ne olmuş? Şoför ne yapmış? dedi
Cemal'ın sözünü kesen Hasan Devam etti.
- Şoför kendini çözmüş, gidip Karakoçan'da adliyeye teslim olmuş, dedi.
Kadir'in gözleri heyecandan fal taşı gibi açılmıştı. Olayı anlayamamanın sersemliği içindeydi. Anlatılanlar onu dehşete düşürmüştü.
-Çocuk başımla dağlarda sığır güdüyorum. Ya bir gün gelip beni de bağlasalar, hayvanları alıp götürseler, diye mırıldandı kendi kendine.
Küçük kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı. Benzi sarardı. Gözleri karardı. Olduğu yerde dondu kaldı. Arkadaşları onu alıp evine götürdüler. Çok bitkin görünüyordu. Annesi yatağını serdi. Yatağa yatırdılar. Epey zaman sonra kendine geldi. Gözlerini açınca karşısında babasını, başucunda annesini gördü. Kalbi sevinçle ve cesaretle doldu. Heyecanla;
- Baba çocuklar bir şeyler anlattılar, doğru mu? Bir de sen anlatır mısın? dedi.
Babası;
-Anlatayım oğlum, dedi
Ve alıştıra alıştıra ve korkusuz bir dille anlattı olanları. Kadir durumu anlayınca şaşkınlığını üzerinden attı ve;
_Onlar da biliyor ki sürü benim değil, Ben bir çocuğum, onların çocuklarla işi yok değil mi baba? dedi.
Babası;
- Tabi oğlum korkmana hiç gerek yok, dedi.
Kadir'in evinde bunlar konuşulurken öte yandan adliyede şoförün sorgusu devam ediyordu. Şoförün ifadesinde bazı şüpheli noktalar vardı. Mesela şoför tarafındaki kapı camına sıkılan kurşun. Eğer şoför doğru söylüyorsa bu kurşunun mutlaka şoförün bir yerine isabet etmesi gerekirdi. Oysa şoförde en ufak bir çizik yoktu. Şoför yalan söylüyor olabilir düşüncesi ile göz altında tutuldu. Ancak şoför o gece bir yolunu bulup nezaretten kaçmış Elazığ'a kadar gitmeyi başarmıştı.
Sabah saat on sıralarında şehir içindeki yollarda bakım yapan kara yolları işçilerinden birisi bekleyen bir taksinin içinde oturan kişinin parayı çaldıran şoför olduğunu fark etti. Taksideki şoförün tedirgin davranışları gözden kaçmıyordu. Belli ki kaçacaktı. Onu gören işçi durumu arkadaşlarına anlattı ve onu izlemelerini tembih ettikten sonra kendisi hızla en yakındaki polis karakoluna gidip durumu bildirdi. Bir kaç dakika sonra polis ekibiyle geri döndü. Taksiyi saran polisler kaçak şoförü kıskıvrak yakaladılar ve Karakoça'a geri gönderdiler. Belli ki daha sıkı tutulması gerekiyordu. Bütün tedbirler alındı.
Kaymakam Nihat bey soruşturmayla bizzat ilgileniyordu. Ama aydınlatılması için zamana ihtiyaç vardı.
İlçede bir dedikodu furyası başladı.
Kimileri;
- Erol o paraya tenezzül etmez. Bunda bir iş var, diyordu.
Bazıları;
- Babası ağaydı zulüm yaptı oğlu daha büyüğünü yaptı. Lanet olsun bunların sülalesine diyordu.
Başkaları;
- Devlet babanın eli, kolu uzundur. Mutlaka yakalanıp cezasını çekecek, diyordu.
Bir diğerler;
- O para fakir fukaranın alın teridir kimsenin boğazından kolay kolay geçmez, diyordu.
Bu konuşmalar uzadıkça uzadı. Çoğaldıkça çoğaldı. Kimileri Erol'u övüp göklere çıkarıyor, bazıları da yererek yerin dibine geçiriyordu. Gıyabında konuşmak kolaydı çünkü. Bir taraftan da aramalara devam ediliyordu.
Kadir için korkulu günler başlamıştı. O küçücük kafasının içinde bin türlü fikir dolaşıyordu. Ama korkunun ecele faydasının olmadığını o da biliyordu. Üzerine aldığı görevi sonuna kadar yerine getirecekti. Sabah erkenden hayvanları meraya sürüyor, akşam eve getiriyordu. Günler biraz daha sıkıcı olmaya başlamıştı.
Yine sıcak bir Temmuz günüydü. Henüz güneş doğmamıştı.Dışarıda tatlı bir esinti vardı. Sığırlar köy meydanına birer ikişer toplanmaya başlamıştı. Kadir'in annesi oğlunu uyandırmak için hayli çaba harcadı. Çocuk uyandı. Yatağın içinde bir müddet oturdu. Uyku çok tatlı geliyordu. Canı yataktan çıkmak istemiyordu. Tekrar uzanıp yatağa, yorganı kafasına örttü. Kimselerin sesini duymak istemiyordu belli ki. Annesinin sesi yine odada çınladı. Biraz öfkeli ve daha yüksek bir tonda;
-Kalk sana a oğlum. Niye mızmızlanıyorsun? İşin seni bekliyor, dedi.
Kadir yeniden yorganı attı üstünden çaresizlik içinde gömleğini aldı, kollarını uyuşuk uyuşuk taktı. Pantolonunu aldı, ayağının birini taktı, ikinci ayağını takarken yanlışlıkla aynı paçaya takmıştı. Tökezleyip düştü. Bu düşmenin sonucunda uykusu açıldı. Pantolonu düzeltip giydikten sonra Mutfağa geçti. Zaten evleri bir oda, bir mutfak bir de ara holden oluşuyordu. Annesi sofrayı hazırlamıştı. Kadir sofraya baktı . Daha oturmadan iştahı kaçtı. Sofrada biraz ekmek ve bir tabakta kaymak vardı. Ekmek soğuk, kaymak soğuk, onun canı bir bardak da olsa çay istemişti. Ama artık çok geç olduğunu biliyordu. Olanla karnını doyurdu. Yerden ekmek çıkınını aldı beline bağladı. Sopasını aldı, kapıdan çıktı. Köy meydanına yürürken nedense o gün bir hafiflik vardı içinde. Buna bir anlam veremiyordu. Meydanda toplanan hayvanları sürmeye başladı.
Güneşin ilk ışıkları tepelerin arasından ovaya iplik iplik süzülüyordu. Her şey güzel görünüyordu. Sürünün en hantal sığırları canlanmıştı o gün sanki. İçindeki bu dolu dizgin sevincin sebebini yol boyunca düşündü, ama bir anlam veremiyordu. Yayılım yerine gelinmişti. Hayvanlar yayılmaya başlamıştı. Kadir de yüksekçe bir taşın üzerine çıkıp oturmuş etrafı izliyor, bir taraftan da bildiği türkülerden birini mırıldanıyordu. Zaman epey ilerlemiş öğlen olmak üzereydi. Sabahki o tatlı esintiden eser kalmamıştı. Bir sıcak bastırmıştı ki ortalık kavruluyordu. Kadir etrafa göz gezdirirken birden gözü bir taş yığınına takıldı. Taş yığının arasına kara sinekler hızla girip çıkıyorlardı. Kalabalık bir sinek kümesi durmadan vızıldayıp taş yığına girip çıkıyor.
-Bu hayra alamet değil, dedi Kadir kendi kendine.
Taş yığınına usulca yaklaştı. Eğilip taşların arasından içeriye doğru bakınca, Tüyleri ürperdi. Gözlerine inanamadı.Geri çekildi. Bu bir rüya mı yoksa deyip kendini yokladı. Yok rüya değildi. Cesaretini topladıktan sonra eğilip bir daha dikkatlice baktı. Yanılmıyordu.Bir insan kolu dirsekten ilerisi görünüyor, etleri çürümeye başlamış, çevreye müthiş bir koku yayılıyor. Korktu hızla geri çekildi. Ne yapacağına bir süre karar veremedi. Şok olmuştu. Bir süre sonra kendisini toparlayıp bir plan yaptı. Hayvanları köyün yakınına tarlalara sürdü. Babasına seslenip yanına gelmesini istedi. Kadir gördüklerini heyecanla bir nefeste babasına anlattı. Babası duyduklarının doğruluğunu test etmek için oğluyla olay yerine gitti. Durumu kendi gözleriyle gördükten sonra çocuğa korkmaması için nasihalarda bulundu. Daha sonra köye dönüp muhtarı buldu. Gördüklerini anlattı. Kadirin babası ile köy muhtarı ilçenin yolunu tuttular. İlk olarak kaymakam Nihat beyi bulup durumu anlattılar. Kaymakam gerekli birimleri haberdar edip ilgililer ile olay yerine gittiler.
Herkes çok heyecanlıydı. Taşlar tek, tek kaldırıldı. Elbiseleri ile birlikte bir battaniyeye sarılmış bir erkek cesedi. Üstüne mazot dökülmüş, cesedin yanması için ayak ucuna da bir kutu kibrit yakılarak bırakılmış. Ancak yanma işi gerçekleşmemiş. Cesette yapılan teferruatlı incelemede; ağzının içinden tek el ateş edilmiş kurşun başının arkasına doğru işlemiş bir kurşun yarası vardı. İlk akla gelen Erol oldu. Çünkü yakın zamanda olan tek olaydı. Hemen kız kardeşi teşhis için olay yerine çağrıldı. kadın ilçe merkezinde oturuyordu. Kısa sürede olay yerine geldi. Ağabeyini dişlerinden teşhis etti. Ancak daha emin olmak için elbiselerini inceledi. Kolunu kaldırdı. Koltuk altına mazot geçmediği için gömleğin rengi de değişmemişti. O gün üzerinde olan gömlek renginden de teşhis etti. Kadıncağız ağlayamıyordu. Çünkü olayın üzerinden bir aya yakın zaman geçmişti. Ağlamaktan göz pınarları kurumuştu. Ayağa kalktı. Etrafına bakındı. Kaymakam Nihat beye doğru yürüdü. Boynuna sarılıp hıçkırarak;
-Ağabeyimin katillerini bulun, hesap sorun. O bunları hak etmedi kaymakam bey, diyebildi.
Gelen yetkililer cesedi alıp ilçeye döndüler. İlçede üst düzey bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda stratejik plan hazırlandı ve işe başlandı.
Olayın düğümünü çözecek kişi şoför Ramazan arabaya bindirildi. Toplantıya katılan ve soruşturmayla ilgili bütün kişiler de arabaya bindi. Elazığ'a duruşmaya götürüyoruz deyip ramazanı da aldılar arabaya. Olay yeri Elazığ Karakoçan arasında Yeniköy'ün üst tarafında Bağlı ağaç denilen mıntıkadaydı. Asfalttan bakılınca taş yığını görünüyordu. Araba olay yerinden geçerken Ramazan'ın davranışları yakından göz hapsinde izlenecekti. Söylenenler yapıldı. Tam olay yerinden geçerken Ramazanın tedirgin davranışları dikkat çekti. Taş yığınına doğru bakarken gözleri dolu dolu oldu. Sanki orada bir ceset var der gibiydi bakışları.
Hemen araba durduruldu. Herkes arabadan indi. Ramazan inmek istemedi. Onu da indirdiler arabadan. Olayı anlatmasını istendiler. Bir iki yok moktan sonra Kaymakam devreye girdi ve;
- Bak beyim biz cesedi bulduk her şeyi çözdük istersen daha fazla çabalama, söylediklerin aleyhine olur. Paşa paşa doğruları anlat, dedi.
Sorulan küçük sorulardan sonra Ramazan taş yığınına doğru bir daha baktı. Taşların kaldırıldığını görünce işin ciddiyetini anladı ve başladı anlatmaya;
-Erol Kara yollarının mutemedi idi. Bingöl'ün Solhan ilçesinde çalışan işçilerin maaşını götürecekti. Benim bundan haberim vardı Kendi köylüm Mustafa ile plan yaptık. Arabayla gelecektik. Yukarı ovacık köyünde Mustafa'yı yol kenarından alacaktım. Yolun uygun bir yerinde Erolu halledecektik. Paraları alıp gidecektik. Plan doğru işledi. Elazığ'dan Erol ile birlikte yanımızda parayla yola çıktık. Karakoçan'a bağlı Yukarıovacık köyüne geldik. Mustafa yol kenarında el kaldırdı. Ben onu almak için yavaşladım. Erol; kimseyi alma, ortam kötü, yanımızda para var diye beni uyardı. Ama ben; bir şey olmaz dedim. Mustafa'yı aldıktan sonra buraya geldik. Arabayı durdurduk. Erol şüphelendi ama fırsat vermeden onu silah zoruyla arabadan indirdik. Şu görünen Yeniköy çok yakındı ses duyulmasın diye Mustafa silahı ağzına sokup bir el ateş etti. Cesedi arabadan aldığımız battaniyenin içine sardık. Şu taşların olduğu yere yatırdık. Arabanın yedeğinden aldığımız bir bidon mazotu üstüne döktük. Bir kutu kibriti yakıp ayak ucuna bıraktık. Şansızlık kibrit sönmüş. Yansaydı bütün bunlar olmazdı, dedi ve yutkundu. Etrafına uzun uzun bakındıktan sonra devam etti.
- Sonra arabaya bindik. On kilometre daha gittik. Orada arabayı durdurduk. Mustafa ön kapı camına bir el ateş etti. Ben Mustafa'yı ve arabayı orada bıraktım Karakoçan'a geldim. Sonrasını biliyorsunuz. Mustafa nereye gitti bilmiyorum. Paraları o götürdü dedi.
Bunları anlattıktan sonra yüzünde bir rahatlama belirmişti Ramazan'ın. Büyük bir yükten kurtulmuş gibiydi.
Oraya gelenler aradıklarını bulmuşlardı. Onlar da rahatlamıştı. Çünkü karanlık bir olay aydınlanmıştı. Tabi bu olayın aydınlanmasında çoban Kadir'in dikkatli davranışını da unutmamak gerekir. Kaymakam Nihat bey Kadir'i unutmadı. Ona da teşekkür ettikten sonra ilçeye döndüler. Ramazan bu itiraflardan sonra tutuklandı. Asıl suçlu Mustafa yakalanmamıştı. Çalışmalar başlatıldı. Birtakım araştırmalardan sonra Mustafa'nın da izi bulundu. Bingöl merkezde oturuyordu. Adres öğrenildi. İlgililer ile temas kuruldu. Yakalanması için ekip kuruldu. Ekibin başında yine Kaymakam Nihat bey vardı. Sabahın erken saatinde ev sarıldı. Kapıyı polis memurları çaldı. İçerden gür ama tedirgin bir ses;
- Kim o... dedi
Polis karalı bir sesle;
- Aç polis dedi.
İçerdeki ses;
- Benim polislik ne işim olabilir ki? dedi.
Pijamalı, sarışın, kısa boylu, tıknaz bir adam kapıyı açtı. Kapının ortasına durdu. Polisler geçmek istedi, adam müsaade etmiyordu. Tam o sırada polis ani bir hareketle bunu yakalayıp ellerini arkadan kelepçeledi. Evin içinde aramalara başladılar. İlk göze çarpan adamın hanımları oldu. İki evliydi. Evin içi çocuk kaynıyordu. Her bir hanımdan beş altı çocuğu vardı. Masanın altında para demetleri, karyolanın yatağı kaldırıldı. Yatağın altına serilmiş demet, demet paralar. Yastığın altından iki tane pasaport çıktı. Bu pasaportlardan birisi kendi adına, diğeri ise küçük hanımının adına alınmış ve bu pasaportlar ile hac ziyareti yapılacakmış. Ayrıca dokuz milimetre çapında on dörtlü tabanca bulundu. Gasp ettikleri paranın tamamı dokuzyüzellibin lira. bu paradan harcanan toplam para otuzbeşbin lira. Geri kalan para yakalandı. Toplanan kanıtlar ile birlikte Mustafa adliyeye teslim edildi. Mustafa da tutuklanarak ceza evine konuldu. Bu olay 1976 yılının Temmuzu'nda meydana gelmişti.
Olaylar hakında konuşmadan önce bekleyip görmek ve doğru değerlendirmede bulunmak için zamana ihtiyacımızın olduğunu unutmayalım. Acele edersek yanlış yargılara varabiliriz.
Ali Akdoğan
2 Şubat 2013 Cumartesi
6 Ocak 2013 Pazar
Karnabahar İle Tanışmak
Mersin öğretmen okuluna 1971 yılında Mersin'ın dışından gelen bir grup öğrenciydik. Çok toyduk ve çevreye yabancıydık. Gelen öğrenci grubundaki öğrencilerin bir çoğu yöresel şiveyle ve yörede etkin kullanılan "mişli" geçmiş zaman ekiyle konuşuyorduk. Okuldaki Mersin ve çevresinden gelen öğrenciler bu konuşma biçimine gülüyorlar ya da alay ediyorlardı. Bu benim çok hoşuma gitmiyordu.
Okulun 1/C sınıfında öğrenciydim. Sınıfımızda okulun ilk açıldığı günlerde doğudan gelen öğrenciler pencere tarafındaki sıralarda ve sınıfın ortasındaki sıra dizilişinde, Mersin ve yakın çevresinden gelen öğrenciler ise duvar dibindeki sıra dizilişinde oturuyorlardı. Birinci sınıflarda kayıtlar devam ettiği ve sınıf mevcutları henüz tamamlanmadığı için ilk günler ders yapılmıyor, öğrenciler sınıf başkanı denetiminde, kendi kendilerine sınıfta etkinlikler yapıyorlardı.
Bir gün böyle bir etkinlik sırasında sınıfımızdaki kız arkadaşlardan birisi bir fıkra anlattı ama sanırım nükteyi tam vurgulayamadığı için kimse gülmedi. Arkadaş; birileri güler diye etrafına bakınırken bir sessizlik oldu. Ben oturduğum yerden:
-Eeee... bitti mi? deyince,
Sınıfta bir kahkaha patladı. Belki o arkadaşa biraz saygısızlık oldu ama benim amacım saygısızlık yapmak değildi. Onu; o istemediği durgun durumdan kurtarmaktı. Onlar da bunu öyle anlamış olacaklar ki; ertesi gün sınıfın içine dağılarak oturmayı seçtiler. Hatta o kız arkadaş gelip benim oturduğum pencere tarafındaki sıra dizilişinin en öndeki sırasına oturdu.
Yıl içinde arkadaşlıklar, dostluklar, aşklar gelişti. Fakat bu konuşma sırasındaki "mişli geçmiş zaman ekini" yanlış kullanma ve alaya alınırım korkusundan kız arkadaşlarla daha yakın arkadaşlıklar kuramıyorduk. Konuşmadan sevgimizi nasıl anlatabilirdik ki? Belki bakışlarla ama bizim bakışlarımızdaki sevgiyi, aşkı onlar anlayamıyordu. Onların sevgi olarak algıladıkları bakışları biz beceremiyorduk. Anlayacağınız; o yıl aşkımızı kimseye açamadık. Gerçi ben ondan sonraki yıllarda da ta ki okul bitinceye kadar kimseye aşkımı açamadım. 1976 yılında eşimle tanışıncaya kadar bu durum devam etti. Eşimle tanışınca gerçek aşkı ve sevgiyi yeni keşfediyor gibiydim. Çünkü birinci sınıftayken bir kırgınlık yaşamıştım ve kırk yıl oldu hala kırgınız. Gerçi şimdi kırgınlığım geçti ama kırgın olduğum kişiyi görsem de tanıyamayacak kadar unuttum yüzünü.
Biz yatılı öğrenciydik. Yakın çevreden gelen arkadaşlar gündüzlüydü. Okulun yemek pişirim hizmeti hariç bütün temizlik ve yemekhanedeki diğer işlerini yatılı öğrenciler yapardı. Akşam etüt bittiğinde sınıf nöbetçisi sınıfı süpürür, günlük çöpünü döker yatmaya öyle giderdi. Sabah koğuş nöbetçisi yattığı koğuşu süpürüp koridora çıkarır sabah etüdüne ondan sonra giderdi. Esas nöbet yemekhanede tutulurdu.Bir grup haftanın dört günü , ikinci grup üç günü nöbet tutardı. Birinci dört gün nöbet tutanlar bir daha sıra kendilerine geldiğinde üç gün, üç gün tutanlar da dört gün nöbet tutarlardı. Ben birinci sınıftayken on yedi gün yemekhanede nöbet tuttum.
Yemekhane nöbetindeki nöbetçi, öğrenci yemek salonundaki on tane masadan sorumlu olurdu. Bu masalara yemek karavanalarını, tabak, kaşık, çatal ve bardakları çıkarır. Sürahiyi suyla doldurur ve masayı hazır hale getirir. Yemek bittikten sonra da masadaki kirli tabak, kaşık, çatal, bardak ve karavanaları mutfağa indirir. Masaları siler, masaların altını süpürür ve salonun temizliğini tamamlardı. Yemek sırasında masada su eksik olursa çatal veya kaşıkla sürahiye vurun nöbetçi gelip suyu doldursun diye de tembihte bulunulurdu. Hepimiz nöbetimiz sırasında bunları yapardık. Fakat bir gün sınıfımızdan yemekhane nöbetçisi olan Mehmet isminde bir arkadaş; bizim sınıf arkadaşlarımızla yemek yediğimiz masadan sorumluydu ve masaya su koymamıştı. Arkadaşlarımızdan birisi kaşıkla sürahinin kenarına vurdu. Nöbetçi gelmedi. Başka bir arkadaş sürahiye vurdu nöbetçi yine gelmedi. Bize inat ediyordu.
Masadakiler bir karar aldık. Tabaklara doldurduğumuz yemeklerden birinin tabaklarını masaya ters çevirelim masa fazla kirlensin. Nöbetçi de bu inadının cezasını masayı temizlerken çeksin dedik. Yemekte de hatırladığım kadarıyla bulgur pilavı komposto ve kıymalı karnabahar vardı. Masadakiler karnabaharı tanımadığımız için tadını sevmiyorduk ve dökülecek yemek olarak karnabahar belirlendi. Yemeğimizi yedik. Kimse karnabahar tabağına dokunmadı. Çıkarken tabaklardaki yemeği masanın üstüne ters çevirdik ve çıktık. Kendi aramızda da nöbetçiye çektireceğimiz eziyeti düşünüyorduk ve seviniyorduk. Akşam etüdüne girdik. Kısa bir süre sonra Nöbetçi öğretmen sınıfa geldi ve;
- 67 Numaralı masada yemek yiyenler ayağa kalksın dedi. On kişi ayağa kalktık. Nöbetçi öğretmen de "Koçero" lakaplı Turan Cengiz aynı zamanda ayniyat ve erzak işlerinden sorumlu müdür yardımcısı. Adam sayıp duruyor karnabaharın faydalarını ve;
- Ulan babanızın evinde karnabahar mı yediniz? Hem de kıymalı. Eşek herifler,
Biz bir fırsat bulup nöbetçinin davranışından dolayı yaptık bunu yoksa karnabahara bir kastımız yoktu diyecek oluyoruz. Ama hoca hızını kesmeden devam ediyor.
- Hayvan herifler hepinizi sürerim. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? saymaya devam ediyor.
Kısa bir sessizlikten sonra öğretmen sınıftan çıkıp gitti. Çok utanmıştık bir o kadar da sinirlenmiştik. Bu nöbetçi dayağı haketti diyenlerimiz çoğunluktaydı. Nöbetçi de bunu anlamış olacak ki bizden kaçtı bir süre. Hoca da bizi sürmedi. Okulumuzu Mersin'de bitirdik.
Karnabaharla tanışmamız bu nahoş olayla oldu. Bu kadar yararlı bir sebze olduğunu da Koçero'dan öğrenmiştik. Şimdi soframıza arada sırada konuk oluyor ve afiyet ile yiyoruz.
Öğrencilik ve gençlik çağının karar vermedeki tezcanlılığı bize bu hataları yaptırdı.
Karar verirken "Kırk kez düşünüp, bir kez yapmak gerekir." diyor atalarımız.
Ali Akdoğan
Okulun 1/C sınıfında öğrenciydim. Sınıfımızda okulun ilk açıldığı günlerde doğudan gelen öğrenciler pencere tarafındaki sıralarda ve sınıfın ortasındaki sıra dizilişinde, Mersin ve yakın çevresinden gelen öğrenciler ise duvar dibindeki sıra dizilişinde oturuyorlardı. Birinci sınıflarda kayıtlar devam ettiği ve sınıf mevcutları henüz tamamlanmadığı için ilk günler ders yapılmıyor, öğrenciler sınıf başkanı denetiminde, kendi kendilerine sınıfta etkinlikler yapıyorlardı.
Bir gün böyle bir etkinlik sırasında sınıfımızdaki kız arkadaşlardan birisi bir fıkra anlattı ama sanırım nükteyi tam vurgulayamadığı için kimse gülmedi. Arkadaş; birileri güler diye etrafına bakınırken bir sessizlik oldu. Ben oturduğum yerden:
-Eeee... bitti mi? deyince,
Sınıfta bir kahkaha patladı. Belki o arkadaşa biraz saygısızlık oldu ama benim amacım saygısızlık yapmak değildi. Onu; o istemediği durgun durumdan kurtarmaktı. Onlar da bunu öyle anlamış olacaklar ki; ertesi gün sınıfın içine dağılarak oturmayı seçtiler. Hatta o kız arkadaş gelip benim oturduğum pencere tarafındaki sıra dizilişinin en öndeki sırasına oturdu.
Yıl içinde arkadaşlıklar, dostluklar, aşklar gelişti. Fakat bu konuşma sırasındaki "mişli geçmiş zaman ekini" yanlış kullanma ve alaya alınırım korkusundan kız arkadaşlarla daha yakın arkadaşlıklar kuramıyorduk. Konuşmadan sevgimizi nasıl anlatabilirdik ki? Belki bakışlarla ama bizim bakışlarımızdaki sevgiyi, aşkı onlar anlayamıyordu. Onların sevgi olarak algıladıkları bakışları biz beceremiyorduk. Anlayacağınız; o yıl aşkımızı kimseye açamadık. Gerçi ben ondan sonraki yıllarda da ta ki okul bitinceye kadar kimseye aşkımı açamadım. 1976 yılında eşimle tanışıncaya kadar bu durum devam etti. Eşimle tanışınca gerçek aşkı ve sevgiyi yeni keşfediyor gibiydim. Çünkü birinci sınıftayken bir kırgınlık yaşamıştım ve kırk yıl oldu hala kırgınız. Gerçi şimdi kırgınlığım geçti ama kırgın olduğum kişiyi görsem de tanıyamayacak kadar unuttum yüzünü.
Biz yatılı öğrenciydik. Yakın çevreden gelen arkadaşlar gündüzlüydü. Okulun yemek pişirim hizmeti hariç bütün temizlik ve yemekhanedeki diğer işlerini yatılı öğrenciler yapardı. Akşam etüt bittiğinde sınıf nöbetçisi sınıfı süpürür, günlük çöpünü döker yatmaya öyle giderdi. Sabah koğuş nöbetçisi yattığı koğuşu süpürüp koridora çıkarır sabah etüdüne ondan sonra giderdi. Esas nöbet yemekhanede tutulurdu.Bir grup haftanın dört günü , ikinci grup üç günü nöbet tutardı. Birinci dört gün nöbet tutanlar bir daha sıra kendilerine geldiğinde üç gün, üç gün tutanlar da dört gün nöbet tutarlardı. Ben birinci sınıftayken on yedi gün yemekhanede nöbet tuttum.
Yemekhane nöbetindeki nöbetçi, öğrenci yemek salonundaki on tane masadan sorumlu olurdu. Bu masalara yemek karavanalarını, tabak, kaşık, çatal ve bardakları çıkarır. Sürahiyi suyla doldurur ve masayı hazır hale getirir. Yemek bittikten sonra da masadaki kirli tabak, kaşık, çatal, bardak ve karavanaları mutfağa indirir. Masaları siler, masaların altını süpürür ve salonun temizliğini tamamlardı. Yemek sırasında masada su eksik olursa çatal veya kaşıkla sürahiye vurun nöbetçi gelip suyu doldursun diye de tembihte bulunulurdu. Hepimiz nöbetimiz sırasında bunları yapardık. Fakat bir gün sınıfımızdan yemekhane nöbetçisi olan Mehmet isminde bir arkadaş; bizim sınıf arkadaşlarımızla yemek yediğimiz masadan sorumluydu ve masaya su koymamıştı. Arkadaşlarımızdan birisi kaşıkla sürahinin kenarına vurdu. Nöbetçi gelmedi. Başka bir arkadaş sürahiye vurdu nöbetçi yine gelmedi. Bize inat ediyordu.
Masadakiler bir karar aldık. Tabaklara doldurduğumuz yemeklerden birinin tabaklarını masaya ters çevirelim masa fazla kirlensin. Nöbetçi de bu inadının cezasını masayı temizlerken çeksin dedik. Yemekte de hatırladığım kadarıyla bulgur pilavı komposto ve kıymalı karnabahar vardı. Masadakiler karnabaharı tanımadığımız için tadını sevmiyorduk ve dökülecek yemek olarak karnabahar belirlendi. Yemeğimizi yedik. Kimse karnabahar tabağına dokunmadı. Çıkarken tabaklardaki yemeği masanın üstüne ters çevirdik ve çıktık. Kendi aramızda da nöbetçiye çektireceğimiz eziyeti düşünüyorduk ve seviniyorduk. Akşam etüdüne girdik. Kısa bir süre sonra Nöbetçi öğretmen sınıfa geldi ve;
- 67 Numaralı masada yemek yiyenler ayağa kalksın dedi. On kişi ayağa kalktık. Nöbetçi öğretmen de "Koçero" lakaplı Turan Cengiz aynı zamanda ayniyat ve erzak işlerinden sorumlu müdür yardımcısı. Adam sayıp duruyor karnabaharın faydalarını ve;
- Ulan babanızın evinde karnabahar mı yediniz? Hem de kıymalı. Eşek herifler,
Biz bir fırsat bulup nöbetçinin davranışından dolayı yaptık bunu yoksa karnabahara bir kastımız yoktu diyecek oluyoruz. Ama hoca hızını kesmeden devam ediyor.
- Hayvan herifler hepinizi sürerim. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? saymaya devam ediyor.
Kısa bir sessizlikten sonra öğretmen sınıftan çıkıp gitti. Çok utanmıştık bir o kadar da sinirlenmiştik. Bu nöbetçi dayağı haketti diyenlerimiz çoğunluktaydı. Nöbetçi de bunu anlamış olacak ki bizden kaçtı bir süre. Hoca da bizi sürmedi. Okulumuzu Mersin'de bitirdik.
Karnabaharla tanışmamız bu nahoş olayla oldu. Bu kadar yararlı bir sebze olduğunu da Koçero'dan öğrenmiştik. Şimdi soframıza arada sırada konuk oluyor ve afiyet ile yiyoruz.
Öğrencilik ve gençlik çağının karar vermedeki tezcanlılığı bize bu hataları yaptırdı.
Karar verirken "Kırk kez düşünüp, bir kez yapmak gerekir." diyor atalarımız.
Ali Akdoğan
30 Kasım 2012 Cuma
Yarını Bugünden Kestirmek
Yıl 1998. Okulun birinde okul müdürü olarak görev yapıyordum. Altıncı sınıftan Mustafa adındaki bir öğrenci teneffüs saatinde okulun bahçesinde başka bir öğrenci ile kavga ettikten sonra koşarak mahallede fırıncılık yapan babasının yanına gitmiş ve okulda dövüldüğünü söyleyerek yardım istemiş.
Zil çaldı. öğrenciler sınıflarına girdiler. Ben de müdür odasının penceresinden okulun bahçesini seyrediyordum. Okulun batısındaki bahçe kapısından Mustafa, arkasından babası, onun arkasından fırında hamurcu olarak çalışan işçisi, onun arkasından, pide açan tırnakçı tabir ettikleri işçi, onun arkasından ocakta pişirimi yapan kürekçi, onun arkasından hamur pasalarını taşıyan pasacı ve fırında misafir olarak bulunan iki yakınları tespih taneleri gibi sıraya dizilmiş misalı okulun bahçesine girdikten sonra, hızlı adımlarla, bazen de koşarak müdür odasına doğru geldiler.
Kapı açıldı; içeriye sırayla girdiler. Oturacak yer gösterdim. Geleceklerin tamamlanmasını bekledim. Biraz bekledikten sonra;
- Hepiniz bu kadar mısınız? dedim alaylı bir sesle.
Mustafa'nın babası Hasan, kendinden emin bir sesle;
- Evet hocam hepimiz bu kadarız, yetmez mi?
Gülümseyerek yüzüne baktım ve;
- Yok yeter de ben daha gelecek var mı diye sordum, dedim
Hasan burnundan soluyordu. Heyecanlı bir ses tonuyla;
- Müdürüm okulun bahçesinde bizim Mustafa'yı dövmüşler. Ben sinirli bir insanım. Adamın birini bıçakladım. Ceza evine girmiştim, yeni çıktım. dedi.
Bunları anlatırken kendisiyle gurur duyduğu her haliyle belliydi. Adam bıçaklamanın ve ceza evinde yatmanın gurur verici bir şey olduğunu konuşmasıyla çevresindekilere hissettiriyordu. Bu durum benim hoşuma gitmedi. Sakin bir konuşma tarzıyla;
- Bak Hasan senin oğlun yanlış yaptı. Okuldaki öğrenci kavgalarını biz çözeriz. Senin oğlun iki adım yakınındaki nöbetçi öğretmene gelmiyor. Müdür yardımcısına gelmiyor. Okul müdürüne gelmiyor. Koşarak beş yüz metre uzakta bulunan fırına geliyor. Siz beş altı kişi işinizi bırakıp koşarak okula geliyorsunuz. Bu tür okula gelmenin suç olduğunu bilmiyorsunuz sanırım. Bu davranışınız okula saldırıdır. Eğitim öğretimde barış ortamını bozmaya girer ve ben şu anda güvenlik güçlerine haber versem sizi topluca götürüp içeri atarlar. Sen adam bıçaklamayı bir marifetmiş gibi oğlunun yanında anlatıyorsun. Yarın gelecekte onun da adam bıçaklayıp içeri düşmesini ister misin? Erkeklik adam bıçaklamakla değil, erkeklik kendine hakim olup seni sinirlendiren adamı bıçaklamaktan kendini koruyup vazgeçmekle olur. Çocuğunun yanında böyle konuşursan yarın o da senin gibi yanlış işler yapar. Sen adam bıçaklamakla yanlış bir iş yapmışsın. Çocuklarını seviyorsan ve onların iyi birer insan olmalarını istiyorsan bu olayı bir daha çocuklarının yanında konuşma. Bu sana bir arkadaş tavsiyesidir, bunu hiç unutma, dedim.
Hasan bunları duyduktan sonra neye uğradığını şaşırdı. Böyle bir yaklaşım beklemediği her halinden belliydi. Bu şekilde okula gelmekten pişmanlık duymuş olmalı ki;
- Müdürüm kusura bakma yanlış yaptık. Bir daha böyle bir hata yapmayacağıma söz veriyorum dedi.
Gelenler topluca kalkıp gittiler. Mustafa odada kaldı. Biraz nasihat ettikten sonra sınıfına gönderdim.
Aradan bir yıl kadar zaman geçmişti sanırım. Birgün öğretmenlerden birisi Mustafa'nın agresif davrandığını ve sınıfa girmek istemediğini haber verdi. Okulun bahçesinde Mustafa'yı buldum. Çok gergindi. Konuşmak için çok çabaladım. Bana güvenini kazandıktan sonra okulun arka tarafındaki bahçeye geçtik. Orası tenhaydı. Kimsecikler yoktu bahçede. Mustafa ile bahçede olta atarken sohbete başladık.
Ben küçük küçük sorular ile eşelemeye başladım.
- Niye gerginsin? Seni bu hale getiren olayı anlatmanı istiyorum, dedim.
Mustafa önce yüzüme baktı. Ona yardım etmeye çalıştığımı anlayınca;
- Müdürüm babama karşı çok kinlendim, dedi.
- Niçin? baban ne yaptı? dedim.
- Babamın başka bir kadınla ilişkisi var. Annemi aldatıyor. Bu benim çok zoruma gidiyor. Babamı öldürmek istiyorum. Onu bıçaklayacağım, dedi
Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı bu sözleri duyunca. Heyecanla;
- Kimden duydun? dedim.
Gayet sakin bir ses tonuyla;
- Annem ile babam tartışırken duydum. dedi
Şok olmuştum ne söyleyeceğimi şaşırdım. bir süre sessizlik oldu sonra kendimi toplayarak;
- Bak Mustafa bu büyüklerin sorunu. Onlar kendi sorunlarını kendileri çözsünler. Annen seni kullanıyor. Buna izin verme. Birisi annen diğeri ise baban. Sen annene yardım etmek istiyor musun? Böyle bir yanlış iş yaparsan annene hiç yardım edemezsin. Çünkü sen hapse girdikten sonra çok şeyler değişir. Annene yardım etmek istiyorsan, onun yanında olmalısın. Yarın babanın başına bir iş gelirse evin erkeği sen olacaksın. O eve ekmek getirecek adam sen olacaksın. Hapse düşersen bunları yapabilecek misin? dedim.
Konuşurken aynı zamanda göz ucuyla Mustafa'ın yüz ifadesini izliyordum. Konuşma ilerledikçe yüzünün gevşediğini ve yavaş yavaş aydınlandığını gördüm.Bana dönerek;
- Müdürüm sana teşekkür ederim. Kör bir kuyuya düşmüştüm. Ne yapacağımı bilmiyordum. Çırpındıkça da dibe doğru gidiyordum. Siz elimden tutup bu kör kuyudan çıkardınız beni deyip elime sarıldı.
O benim elimi öptü. Ben de onun gözlerinden öptüm ve sınıfına gönderdim. Ama içim rahat değildi. Okulun rehber öğretmenine durumu anlatıp çalışma yapmasını istedim. Yapılan çalışmalar sonuç verdi. Mustafa o yıl bir şey yapmadı. Ancak ertesi yıl okulun batısındaki bahçe kapısının önünde bekleyen sivil ve aynı zamanda zekaca biraz yetersiz olan Ali isminde bir çocuğu bıçakladı. Ali'yi arabayla hasta haneye götürdük. Tedavisi için gerekli işlemler yapılırken Mustafa'nın babası geldi. Beni görünce hemen;
- Müdürüm Ali'nin durumu nasıl? dedi.
Pişmanlık yüzünden okunuyordu. Hemen daha önce müdür odasında yaptığımız konuşmayı hatırlattım. ve;
- Bak Hasan çocuğunun yanında konuştuğun o günkü olayın bu olayda büyük payı var. Benim o gün ne demek istediğimi şimdi daha iyi anlamış olmalısın, dedim.
Hasan; söylediklerimi başıyla onayladıktan sonra;
- Biz cahil insanlarız müdürüm. Senin söylediklerini beynime yazdım ama biraz geç kaldım. Kimse bize yol göstermedi. İnşallah bundan sonra böyle şeyler olmayacak. Söz veriyorum, dedi.
Çocuklarımızın yarınını; bugün yanlarında yaptığımız konuşmalar ile belirliyoruz ya da etkiliyoruz. Aman dikkat. Çocuklarımız bizim en değerli varlıklarımız. Onların yanında daha özenli davranalım.
Ali Akdoğan
Zil çaldı. öğrenciler sınıflarına girdiler. Ben de müdür odasının penceresinden okulun bahçesini seyrediyordum. Okulun batısındaki bahçe kapısından Mustafa, arkasından babası, onun arkasından fırında hamurcu olarak çalışan işçisi, onun arkasından, pide açan tırnakçı tabir ettikleri işçi, onun arkasından ocakta pişirimi yapan kürekçi, onun arkasından hamur pasalarını taşıyan pasacı ve fırında misafir olarak bulunan iki yakınları tespih taneleri gibi sıraya dizilmiş misalı okulun bahçesine girdikten sonra, hızlı adımlarla, bazen de koşarak müdür odasına doğru geldiler.
Kapı açıldı; içeriye sırayla girdiler. Oturacak yer gösterdim. Geleceklerin tamamlanmasını bekledim. Biraz bekledikten sonra;
- Hepiniz bu kadar mısınız? dedim alaylı bir sesle.
Mustafa'nın babası Hasan, kendinden emin bir sesle;
- Evet hocam hepimiz bu kadarız, yetmez mi?
Gülümseyerek yüzüne baktım ve;
- Yok yeter de ben daha gelecek var mı diye sordum, dedim
Hasan burnundan soluyordu. Heyecanlı bir ses tonuyla;
- Müdürüm okulun bahçesinde bizim Mustafa'yı dövmüşler. Ben sinirli bir insanım. Adamın birini bıçakladım. Ceza evine girmiştim, yeni çıktım. dedi.
Bunları anlatırken kendisiyle gurur duyduğu her haliyle belliydi. Adam bıçaklamanın ve ceza evinde yatmanın gurur verici bir şey olduğunu konuşmasıyla çevresindekilere hissettiriyordu. Bu durum benim hoşuma gitmedi. Sakin bir konuşma tarzıyla;
- Bak Hasan senin oğlun yanlış yaptı. Okuldaki öğrenci kavgalarını biz çözeriz. Senin oğlun iki adım yakınındaki nöbetçi öğretmene gelmiyor. Müdür yardımcısına gelmiyor. Okul müdürüne gelmiyor. Koşarak beş yüz metre uzakta bulunan fırına geliyor. Siz beş altı kişi işinizi bırakıp koşarak okula geliyorsunuz. Bu tür okula gelmenin suç olduğunu bilmiyorsunuz sanırım. Bu davranışınız okula saldırıdır. Eğitim öğretimde barış ortamını bozmaya girer ve ben şu anda güvenlik güçlerine haber versem sizi topluca götürüp içeri atarlar. Sen adam bıçaklamayı bir marifetmiş gibi oğlunun yanında anlatıyorsun. Yarın gelecekte onun da adam bıçaklayıp içeri düşmesini ister misin? Erkeklik adam bıçaklamakla değil, erkeklik kendine hakim olup seni sinirlendiren adamı bıçaklamaktan kendini koruyup vazgeçmekle olur. Çocuğunun yanında böyle konuşursan yarın o da senin gibi yanlış işler yapar. Sen adam bıçaklamakla yanlış bir iş yapmışsın. Çocuklarını seviyorsan ve onların iyi birer insan olmalarını istiyorsan bu olayı bir daha çocuklarının yanında konuşma. Bu sana bir arkadaş tavsiyesidir, bunu hiç unutma, dedim.
Hasan bunları duyduktan sonra neye uğradığını şaşırdı. Böyle bir yaklaşım beklemediği her halinden belliydi. Bu şekilde okula gelmekten pişmanlık duymuş olmalı ki;
- Müdürüm kusura bakma yanlış yaptık. Bir daha böyle bir hata yapmayacağıma söz veriyorum dedi.
Gelenler topluca kalkıp gittiler. Mustafa odada kaldı. Biraz nasihat ettikten sonra sınıfına gönderdim.
Aradan bir yıl kadar zaman geçmişti sanırım. Birgün öğretmenlerden birisi Mustafa'nın agresif davrandığını ve sınıfa girmek istemediğini haber verdi. Okulun bahçesinde Mustafa'yı buldum. Çok gergindi. Konuşmak için çok çabaladım. Bana güvenini kazandıktan sonra okulun arka tarafındaki bahçeye geçtik. Orası tenhaydı. Kimsecikler yoktu bahçede. Mustafa ile bahçede olta atarken sohbete başladık.
Ben küçük küçük sorular ile eşelemeye başladım.
- Niye gerginsin? Seni bu hale getiren olayı anlatmanı istiyorum, dedim.
Mustafa önce yüzüme baktı. Ona yardım etmeye çalıştığımı anlayınca;
- Müdürüm babama karşı çok kinlendim, dedi.
- Niçin? baban ne yaptı? dedim.
- Babamın başka bir kadınla ilişkisi var. Annemi aldatıyor. Bu benim çok zoruma gidiyor. Babamı öldürmek istiyorum. Onu bıçaklayacağım, dedi
Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı bu sözleri duyunca. Heyecanla;
- Kimden duydun? dedim.
Gayet sakin bir ses tonuyla;
- Annem ile babam tartışırken duydum. dedi
Şok olmuştum ne söyleyeceğimi şaşırdım. bir süre sessizlik oldu sonra kendimi toplayarak;
- Bak Mustafa bu büyüklerin sorunu. Onlar kendi sorunlarını kendileri çözsünler. Annen seni kullanıyor. Buna izin verme. Birisi annen diğeri ise baban. Sen annene yardım etmek istiyor musun? Böyle bir yanlış iş yaparsan annene hiç yardım edemezsin. Çünkü sen hapse girdikten sonra çok şeyler değişir. Annene yardım etmek istiyorsan, onun yanında olmalısın. Yarın babanın başına bir iş gelirse evin erkeği sen olacaksın. O eve ekmek getirecek adam sen olacaksın. Hapse düşersen bunları yapabilecek misin? dedim.
Konuşurken aynı zamanda göz ucuyla Mustafa'ın yüz ifadesini izliyordum. Konuşma ilerledikçe yüzünün gevşediğini ve yavaş yavaş aydınlandığını gördüm.Bana dönerek;
- Müdürüm sana teşekkür ederim. Kör bir kuyuya düşmüştüm. Ne yapacağımı bilmiyordum. Çırpındıkça da dibe doğru gidiyordum. Siz elimden tutup bu kör kuyudan çıkardınız beni deyip elime sarıldı.
O benim elimi öptü. Ben de onun gözlerinden öptüm ve sınıfına gönderdim. Ama içim rahat değildi. Okulun rehber öğretmenine durumu anlatıp çalışma yapmasını istedim. Yapılan çalışmalar sonuç verdi. Mustafa o yıl bir şey yapmadı. Ancak ertesi yıl okulun batısındaki bahçe kapısının önünde bekleyen sivil ve aynı zamanda zekaca biraz yetersiz olan Ali isminde bir çocuğu bıçakladı. Ali'yi arabayla hasta haneye götürdük. Tedavisi için gerekli işlemler yapılırken Mustafa'nın babası geldi. Beni görünce hemen;
- Müdürüm Ali'nin durumu nasıl? dedi.
Pişmanlık yüzünden okunuyordu. Hemen daha önce müdür odasında yaptığımız konuşmayı hatırlattım. ve;
- Bak Hasan çocuğunun yanında konuştuğun o günkü olayın bu olayda büyük payı var. Benim o gün ne demek istediğimi şimdi daha iyi anlamış olmalısın, dedim.
Hasan; söylediklerimi başıyla onayladıktan sonra;
- Biz cahil insanlarız müdürüm. Senin söylediklerini beynime yazdım ama biraz geç kaldım. Kimse bize yol göstermedi. İnşallah bundan sonra böyle şeyler olmayacak. Söz veriyorum, dedi.
Çocuklarımızın yarınını; bugün yanlarında yaptığımız konuşmalar ile belirliyoruz ya da etkiliyoruz. Aman dikkat. Çocuklarımız bizim en değerli varlıklarımız. Onların yanında daha özenli davranalım.
Ali Akdoğan
24 Kasım 2012 Cumartesi
Öğretmenler Günü Kutlama Konuşması
Sayın öğretmenlerim, sevgili okuldaşlarım. bugün burada buluşmak için bir bahanemiz var. Öğretmenler gününü kutlamak için buradayız. Hepiniz hoş geldiniz. Gününüz kutlu olsun.
Türkler ilk önce Göktürk ve uygur alfabesini kullanmışlar. 8. yüzyıldan itibaren islamiyetin kabulünden sonra eski kullandıkları alfabelerden vazgeçerek Arap alfabesini kullanmaya başlamışlar.
Kurtuluş savaşını kazanıp 29 Ekim 1923 te Cumhuriyeti kurduktan sonra, Mustafa Kemal ve Arkadaşları; askeri, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yenilikler başlattılar. Bu yeniliklerden birisi de 1 Kasın 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin kabul edilmesidir.
Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğretilmesi ve okur yazar sayısının arttırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatıldı. Açılan millet mekteplerinde Mustafa Kemal de yazı tahtasının başına geçerek bu seferberlikte görev aldı. Yetişkinlere okuma yazma öğretti. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu davranışından dolayı 11. Kasım 1928 tarihinde yaptığı toplantıda büyük öndere Ulus Mektepleri Başöğretmenliği unvanını verdi. 24 Kasım 1928 de mustafa kemal bu unvanı resmen kabul etti. Bu günün anısına 24 Kasım; 1981 tarihinden bu güne öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.
Aslında dünyada öğretmenler günü her yılın 5 Ekim günü kutlanmaktadır.
Hani darbeleri beğenmeyiz hep eleştiririz ya. 12 Eylül darbesinin bize bir lütfu olan öğretmenler günü ve öğretmen evi uygulamalarını mesleğimiz için bir şansızlık olarak görüyorum.İlk günden beri hep düşünüyorum. Bu adamlar bu iki şeyi neden bize lütfettiler.
Öğretmenler günü için sorduğum sorunun cevabı olarak; darbe döneminde binlerce öğretmene işkence yapan, değişik yerlere isteklerinin dışında göndererek sürgünler yaşatan, sudan bahanelerle görevden alan paşalar. Öğretmenlerin gönlünü almak için cambaza bak cambaza misali öğretmenler gününü öğretmenlere bir parmak bal misali hediye ettiler.
Öğretmen evinin esprisini de çözdüm. Öğretmenler kahvehanelerden çekilsin. toplumdan soyutlansın, çünkü kahvehaneye giden öğretmenler günlük siyaseti yorumlayacaklar, memleket meselelerini konuşarak insanların ufkunu genişletecekler. Toplum gerçekleri görecek. Bu da beylerin hoşuna giden bir şey değildi. O nedenle zoraki kesilen aidatlar ile öğretmen evlerini kurdular. Biz de dünden razıydık öyle şeylere. Hemen zokayı yuttuk. Günlük politikanın dışına çekilmek bizim de işimize geldi. Bana dokunmayan bin yaşasın dedik. Bizim çekildiğimiz alanlara tüccarlar ticaret erbapları ve diğer meslek grupları aldı. Bugünkü oluşumlardan umduğumuzu bulamıyorsak suçu biraz da kendimizde aramalıyız. Bakın Salih arkadaşımız bizim adımıza girişimlerde bulunmuş, ama öğretmen evinde böyle bir toplantıyı yapmamıza izin vermiyorlar. Bu evlerin iyi yönleri de vardı. Otelcilik hizmetleri. Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim edelim. Gittiğiniz her yerde çekinmeden başvuracağınız mekanlar oldu. Piyasa şartlarına göre daha hesaplı hizmet verdiler. Ama hepsi o kadar.
Neden insanlar bir araya gelmek için hep bahaneler üretmek zorunda hissederler kendilerini? Anlayabilmiş değilim. Birbirimizi sevmek, değer vermek ve özlemek de bir araya gelmek için bir bahane olamaz mı? Ama başkalarının ürettiği bahaneler daha çok hoşumuza gidiyor.
Bir başka konuya dikkat çekmek istiyorum. O kadar çok gün bahanesi üretmişiz ki ticaretimizin önemli bir katalizörünü yaratmışız. Bu özel günlerde alınan hediyeler ve harcanan emek önemli bir ticari rantı oluşturuyor. Ticaretle uğraşan insanlar bu günlerin gelmesini iple çekiyorlar. Maddi gücü yetersiz olan insanlar ve çiftler arasında büyük sorunlar yaşanmasına neden oluyor bu günler. Kırgınlıklar kıskançlıklar eziklikler kırıla gidiyor bu günlerde. Oysa insanların birbirini sevindirmek için bahane değil miydi bu özel günler?
Örnek mi istiyorsunuz; 14 Şubat sevgililer günü, Anneler günü, Babalar günü, Hemşireler günü, Öğretmenler günü, Dünya kadınlar günü, Dünya barış günü, Dünya su günü, Çevre günü, Gıda günü, Tıp Bayramı, Kitap okuma haftası, orman haftası, bunların sayısını çoğaltabiliriz. Neden bir insan sevgilisini, annesini, babasını anımsamak için sadece yılın bir gününü beklesin ki? Senede bir gün barışı konuşur ve hatırlarsanız dünyaya barış gelir mi? Su havzalarını zehirli atıklarla kirletiyorsanız dünya su gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur? Memlekette kadınlar bu kadar sudan bahaneler ile öldürülüyorsa kadınlar gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur?
Eğitim alanında yapılan çok önemli yasalar hazırlanırken öğretmenlerin görüşünü almıyorsanız, mesleğe gereken değeri vermiyorsanız, OECD raporuna göre dünyadaki meslektaşlarından yılda 200 saat daha fazla çalıştığı halde onlardan daha az ücret alıyorsa ülkemin öğretmenleri, geçim zorluğu içindeki öğretmenlerin ek işlerde çalıştığını görmezden gelip ekonomik durumlarını iyileştirmiyorsanız, okul bitirip yıllarca atama bekleyen genç öğretmenlerin atamalarını zamanında yapmıyorsanız; öğretmenler gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur?
Çevreyi bu kadar hoyratça kirlettikten sonra çevre gününü kutlamanın bir gereği yok. Ayrıca bana göre çevre gününün ismini geri dönüşümcüler günü olarak değiştirmek gerekir. Çünkü çevreden o kadar çok şey topluyorlar ki bildiğiniz gibi değil. Hem çevrenin daha az kirlenmesini sağlıyorlar hem de topladıkları materyalleri ekonomiye yeniden kazandırıyorlar. Tabi yeniden üretimin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini ayrıca konuşmak gerekir.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama daha fazla zamanınızı almak istemiyorum.
Hepinize sağlıklı günler dilerken gününüzü tekrar kutluyorum. Saygılarımla.
Ali Akdoğan
Türkler ilk önce Göktürk ve uygur alfabesini kullanmışlar. 8. yüzyıldan itibaren islamiyetin kabulünden sonra eski kullandıkları alfabelerden vazgeçerek Arap alfabesini kullanmaya başlamışlar.
Kurtuluş savaşını kazanıp 29 Ekim 1923 te Cumhuriyeti kurduktan sonra, Mustafa Kemal ve Arkadaşları; askeri, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yenilikler başlattılar. Bu yeniliklerden birisi de 1 Kasın 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin kabul edilmesidir.
Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğretilmesi ve okur yazar sayısının arttırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatıldı. Açılan millet mekteplerinde Mustafa Kemal de yazı tahtasının başına geçerek bu seferberlikte görev aldı. Yetişkinlere okuma yazma öğretti. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu davranışından dolayı 11. Kasım 1928 tarihinde yaptığı toplantıda büyük öndere Ulus Mektepleri Başöğretmenliği unvanını verdi. 24 Kasım 1928 de mustafa kemal bu unvanı resmen kabul etti. Bu günün anısına 24 Kasım; 1981 tarihinden bu güne öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.
Aslında dünyada öğretmenler günü her yılın 5 Ekim günü kutlanmaktadır.
Hani darbeleri beğenmeyiz hep eleştiririz ya. 12 Eylül darbesinin bize bir lütfu olan öğretmenler günü ve öğretmen evi uygulamalarını mesleğimiz için bir şansızlık olarak görüyorum.İlk günden beri hep düşünüyorum. Bu adamlar bu iki şeyi neden bize lütfettiler.
Öğretmenler günü için sorduğum sorunun cevabı olarak; darbe döneminde binlerce öğretmene işkence yapan, değişik yerlere isteklerinin dışında göndererek sürgünler yaşatan, sudan bahanelerle görevden alan paşalar. Öğretmenlerin gönlünü almak için cambaza bak cambaza misali öğretmenler gününü öğretmenlere bir parmak bal misali hediye ettiler.
Öğretmen evinin esprisini de çözdüm. Öğretmenler kahvehanelerden çekilsin. toplumdan soyutlansın, çünkü kahvehaneye giden öğretmenler günlük siyaseti yorumlayacaklar, memleket meselelerini konuşarak insanların ufkunu genişletecekler. Toplum gerçekleri görecek. Bu da beylerin hoşuna giden bir şey değildi. O nedenle zoraki kesilen aidatlar ile öğretmen evlerini kurdular. Biz de dünden razıydık öyle şeylere. Hemen zokayı yuttuk. Günlük politikanın dışına çekilmek bizim de işimize geldi. Bana dokunmayan bin yaşasın dedik. Bizim çekildiğimiz alanlara tüccarlar ticaret erbapları ve diğer meslek grupları aldı. Bugünkü oluşumlardan umduğumuzu bulamıyorsak suçu biraz da kendimizde aramalıyız. Bakın Salih arkadaşımız bizim adımıza girişimlerde bulunmuş, ama öğretmen evinde böyle bir toplantıyı yapmamıza izin vermiyorlar. Bu evlerin iyi yönleri de vardı. Otelcilik hizmetleri. Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim edelim. Gittiğiniz her yerde çekinmeden başvuracağınız mekanlar oldu. Piyasa şartlarına göre daha hesaplı hizmet verdiler. Ama hepsi o kadar.
Neden insanlar bir araya gelmek için hep bahaneler üretmek zorunda hissederler kendilerini? Anlayabilmiş değilim. Birbirimizi sevmek, değer vermek ve özlemek de bir araya gelmek için bir bahane olamaz mı? Ama başkalarının ürettiği bahaneler daha çok hoşumuza gidiyor.
Bir başka konuya dikkat çekmek istiyorum. O kadar çok gün bahanesi üretmişiz ki ticaretimizin önemli bir katalizörünü yaratmışız. Bu özel günlerde alınan hediyeler ve harcanan emek önemli bir ticari rantı oluşturuyor. Ticaretle uğraşan insanlar bu günlerin gelmesini iple çekiyorlar. Maddi gücü yetersiz olan insanlar ve çiftler arasında büyük sorunlar yaşanmasına neden oluyor bu günler. Kırgınlıklar kıskançlıklar eziklikler kırıla gidiyor bu günlerde. Oysa insanların birbirini sevindirmek için bahane değil miydi bu özel günler?
Örnek mi istiyorsunuz; 14 Şubat sevgililer günü, Anneler günü, Babalar günü, Hemşireler günü, Öğretmenler günü, Dünya kadınlar günü, Dünya barış günü, Dünya su günü, Çevre günü, Gıda günü, Tıp Bayramı, Kitap okuma haftası, orman haftası, bunların sayısını çoğaltabiliriz. Neden bir insan sevgilisini, annesini, babasını anımsamak için sadece yılın bir gününü beklesin ki? Senede bir gün barışı konuşur ve hatırlarsanız dünyaya barış gelir mi? Su havzalarını zehirli atıklarla kirletiyorsanız dünya su gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur? Memlekette kadınlar bu kadar sudan bahaneler ile öldürülüyorsa kadınlar gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur?
Eğitim alanında yapılan çok önemli yasalar hazırlanırken öğretmenlerin görüşünü almıyorsanız, mesleğe gereken değeri vermiyorsanız, OECD raporuna göre dünyadaki meslektaşlarından yılda 200 saat daha fazla çalıştığı halde onlardan daha az ücret alıyorsa ülkemin öğretmenleri, geçim zorluğu içindeki öğretmenlerin ek işlerde çalıştığını görmezden gelip ekonomik durumlarını iyileştirmiyorsanız, okul bitirip yıllarca atama bekleyen genç öğretmenlerin atamalarını zamanında yapmıyorsanız; öğretmenler gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur?
Çevreyi bu kadar hoyratça kirlettikten sonra çevre gününü kutlamanın bir gereği yok. Ayrıca bana göre çevre gününün ismini geri dönüşümcüler günü olarak değiştirmek gerekir. Çünkü çevreden o kadar çok şey topluyorlar ki bildiğiniz gibi değil. Hem çevrenin daha az kirlenmesini sağlıyorlar hem de topladıkları materyalleri ekonomiye yeniden kazandırıyorlar. Tabi yeniden üretimin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini ayrıca konuşmak gerekir.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama daha fazla zamanınızı almak istemiyorum.
Hepinize sağlıklı günler dilerken gününüzü tekrar kutluyorum. Saygılarımla.
Ali Akdoğan
30 Ekim 2012 Salı
Ben Onu Bırakıyorum O Beni Bırakmıyor
Köylü Bayram amca ailesiyle akşam yemeğini yedikten sonra fazla zaman geçirecek eğlenceli şeylerin olmaması nedeni ile erkenden odasına çekilip yatar. Aile fertleri de bir sonraki gün yapacakları işler ile ilgili gerekli hazırlıklarını yaptıktan sonra onlar da yataklarına çekilirler.
Bayram amca gece geç vakit uykunun en tatlı anında evin alt katından gelen tıkırtılarla uyanır. İyice kulak kesilir. Evde bir dolaşan olduğunu kesinleştirdikten sonra yatağından sessizce kalkar ve ara hole çıkar etrafa bakınır. Karanlıkta pek bir şey seçemez. Lambayı yakıp alt kata inen merdivenlerden aşağıya inmeye çalışırken hırsızla burun buruna gelir ve bağırarak;
- Cemal kalkın evde hırsız var, der.
Evin yetişkin oğlu Cemal uyku sersemliği ile yatağından fırlayıncaya kadar hırsız saçaktan atlar ve koşmaya başlar. Dışarıda dolunay var ve etraf gündüz gibi aydınlık olduğundan hırsızın kendini kamufle etmesi zorlaşıyor. Cemal genç, çevik ve iyi koşan bir gençtir. Hırsızı kovalamaya başlar. Babası da peşlerinden koşar. Ama Bayram amca yaşı biraz ilerlemiş olmasından ötürü fazla hızlı koşamaz.
Hırsız önde Cemal arkada epey bir kovalamacadan sonra, Cemal hırsızı yakalar. Aralarında bir boğuşma yaşanır. Fakat Cemal'in gücü hırsıza yetmez. Cemal babasından yardım istemek üzere seslenir.
-Baba gel hırsızı yakaladım, der.
Babasının sesi uzaklardan ve derinden gelir;
-Aferin oğlum vur, iyice hırpala ben geliyorum, der.
Cemal babasının uzakta olduğunu sesin tonundan ve zayıflığından anlar ve can havliyle;
- Baba gücüm yetmiyor, o beni dövüyor, der.
Babası telaşla;
- Peki oğlum, allah onun belasını versin,vaz geç bırak gel, der.
Cemal hırsızı yakaladığına pişman olmuş bir sesle;
- Baba ben onu bırakıyorum ama o beni bırakmıyor, der.
Her olaya balıklama atlamanın bazen sıkıntı yaratabileceğini unutmayalım.
Ali Akdoğan
Bayram amca gece geç vakit uykunun en tatlı anında evin alt katından gelen tıkırtılarla uyanır. İyice kulak kesilir. Evde bir dolaşan olduğunu kesinleştirdikten sonra yatağından sessizce kalkar ve ara hole çıkar etrafa bakınır. Karanlıkta pek bir şey seçemez. Lambayı yakıp alt kata inen merdivenlerden aşağıya inmeye çalışırken hırsızla burun buruna gelir ve bağırarak;
- Cemal kalkın evde hırsız var, der.
Evin yetişkin oğlu Cemal uyku sersemliği ile yatağından fırlayıncaya kadar hırsız saçaktan atlar ve koşmaya başlar. Dışarıda dolunay var ve etraf gündüz gibi aydınlık olduğundan hırsızın kendini kamufle etmesi zorlaşıyor. Cemal genç, çevik ve iyi koşan bir gençtir. Hırsızı kovalamaya başlar. Babası da peşlerinden koşar. Ama Bayram amca yaşı biraz ilerlemiş olmasından ötürü fazla hızlı koşamaz.
Hırsız önde Cemal arkada epey bir kovalamacadan sonra, Cemal hırsızı yakalar. Aralarında bir boğuşma yaşanır. Fakat Cemal'in gücü hırsıza yetmez. Cemal babasından yardım istemek üzere seslenir.
-Baba gel hırsızı yakaladım, der.
Babasının sesi uzaklardan ve derinden gelir;
-Aferin oğlum vur, iyice hırpala ben geliyorum, der.
Cemal babasının uzakta olduğunu sesin tonundan ve zayıflığından anlar ve can havliyle;
- Baba gücüm yetmiyor, o beni dövüyor, der.
Babası telaşla;
- Peki oğlum, allah onun belasını versin,vaz geç bırak gel, der.
Cemal hırsızı yakaladığına pişman olmuş bir sesle;
- Baba ben onu bırakıyorum ama o beni bırakmıyor, der.
Her olaya balıklama atlamanın bazen sıkıntı yaratabileceğini unutmayalım.
Ali Akdoğan
24 Ekim 2012 Çarşamba
ÇELİKLEME
Hikayemiz orta Anadolu'nun bir köyünde yaşanmış bir halk hikayesidir. Ülkemizin folkloruna ve kültürüne uygun yaşanmış gerçek bir hikaye.
İlçenin kaymakamı köylere gezi yaptığı bir sırada köyün birinde bir olayla karşılaşmış. Köy evlerinden birinin önünde bir kalabalık görmüş. Kalabalığın olduğu eve doğru yaklaşmış. Kaymakamı tanıyan köylüler hemen gelenleri karşılamak için vaziyet almışlar. Kaymakam kalabalığın ilgi merkezine geldikten sonra durmuş. Etrafına bakınmış. Orta yerde bir kara kazan. Kazanın içi soğuk su dolu. Bir adamın elinde çıplak yeni doğmuş bir bebek. Adam bebeğin ayaklarından tutup su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış ve poposuna eliyle iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık cıyak cıyak ağlıyormuş. Kaymakam duruma şaşırmış ve merakla etrafındakilere sormuş;
- Yahu bu bebeği niçin bu buz gibi suya daldırıyorsunuz? Bebek hastalanıp ölürse ya, demiş merakla.
Etrafındakilerden birisi;
- Yok kaymakam bey bir şey olmaz. Biz buna çelikleme diyoruz. Aksine bu olay bu bebeği hastalıklardan koruyacak, demiş.
Kaymakam bu olay karşısında şaşkınlığını gizleyememiş. Kafasının içinde çeşitli sorularla o köyden ayrılırken köylülerin anlattıkları kendisine mantıklı gelmiş olacak ki; kendi kendine bir karar vermiş.
- Bir gün bir çocuğum olursa ben de çelikleme yapacağım, demiş.
Aradan bir zaman geçmiş. Kaymakamımız evlenmiş. Zamanı gelmiş ve kışın ortasında, Ocak sonu Şubat başı bir çocuğu olmuş. Hemen yanındakilere;
- Bir kazanın içinde soğuk su hazırlayın bebeği çelikleme yapacağım, demiş.
Söylenenler yapılmış. Kaymakam çocuğun ayaklarından tutmuş tepesi üstüne su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış. Poposuna iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık neye uğradığını anlamadan viyak viyak bağırarak ağlarken, kaymakam;
- Alın çocuğu sarın sarmalayın, demiş.
Çocuğu almışlar sarmışlar sarmalamışlar. Bir iki gün geçmiş çocuk ateşler içinde yanmaya başlamış. Kaymakamın eli ayağı dolaşmaya başlamış. Çocuğu doktora götürmüş. Muayeneden sonra doktor;
- Bu çocuk zatürre olmuş, demiş.
Kısa bir süre sonra bebek ölmüş. Kaymakam bir yerlerde yanlış yaptım galiba deyip düşünürken yine yolu o köye düşmüş. Köylüler karşılamışlar kaymakamı. Kaymakamın dertli hali köylülerin gözünden kaçmamış. Birisi sormuş,
- Hayrola kaymakam bey pek düşünceli görünüyorsunuz. bir şey mi oldu? demiş.
Kaymakam iç geçirerek;
- Yahu siz çocuğu çelikleme yapınca hastalıktan korunur dediniz. Ben çocuğumu çelikleme yaptım, ama bebek hastalanıp öldü. Ben nerede yanlış yaptım acaba? demiş.
Hazır cevap köylülerden birisi hemen cevap vermiş,
- Kaymakam bey; bizimkilerin anaları, babaları da çelikleme, onun için bizimkilere bir şey olmuyor, demiş.
Her gördüğümüzü uygulamaya kalkarsak böyle kötü sonuçlarla karşılaşabileceğimizi unutmayalım. Kaymakam da hatasını anlamış ama iş işten geçmiş.
Sağlık alanında bu tür hataları çok yapıyoruz. Falanca filan ilacı kullandı iyi geldi veya zayıfladı. Bende kullanayım deyip hayatıyla ödeyenleri unutmayalım.
Hatasız ve sağlıklı günlere hep birlikte.
Ali Akdoğan
İlçenin kaymakamı köylere gezi yaptığı bir sırada köyün birinde bir olayla karşılaşmış. Köy evlerinden birinin önünde bir kalabalık görmüş. Kalabalığın olduğu eve doğru yaklaşmış. Kaymakamı tanıyan köylüler hemen gelenleri karşılamak için vaziyet almışlar. Kaymakam kalabalığın ilgi merkezine geldikten sonra durmuş. Etrafına bakınmış. Orta yerde bir kara kazan. Kazanın içi soğuk su dolu. Bir adamın elinde çıplak yeni doğmuş bir bebek. Adam bebeğin ayaklarından tutup su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış ve poposuna eliyle iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık cıyak cıyak ağlıyormuş. Kaymakam duruma şaşırmış ve merakla etrafındakilere sormuş;
- Yahu bu bebeği niçin bu buz gibi suya daldırıyorsunuz? Bebek hastalanıp ölürse ya, demiş merakla.
Etrafındakilerden birisi;
- Yok kaymakam bey bir şey olmaz. Biz buna çelikleme diyoruz. Aksine bu olay bu bebeği hastalıklardan koruyacak, demiş.
Kaymakam bu olay karşısında şaşkınlığını gizleyememiş. Kafasının içinde çeşitli sorularla o köyden ayrılırken köylülerin anlattıkları kendisine mantıklı gelmiş olacak ki; kendi kendine bir karar vermiş.
- Bir gün bir çocuğum olursa ben de çelikleme yapacağım, demiş.
Aradan bir zaman geçmiş. Kaymakamımız evlenmiş. Zamanı gelmiş ve kışın ortasında, Ocak sonu Şubat başı bir çocuğu olmuş. Hemen yanındakilere;
- Bir kazanın içinde soğuk su hazırlayın bebeği çelikleme yapacağım, demiş.
Söylenenler yapılmış. Kaymakam çocuğun ayaklarından tutmuş tepesi üstüne su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış. Poposuna iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık neye uğradığını anlamadan viyak viyak bağırarak ağlarken, kaymakam;
- Alın çocuğu sarın sarmalayın, demiş.
Çocuğu almışlar sarmışlar sarmalamışlar. Bir iki gün geçmiş çocuk ateşler içinde yanmaya başlamış. Kaymakamın eli ayağı dolaşmaya başlamış. Çocuğu doktora götürmüş. Muayeneden sonra doktor;
- Bu çocuk zatürre olmuş, demiş.
Kısa bir süre sonra bebek ölmüş. Kaymakam bir yerlerde yanlış yaptım galiba deyip düşünürken yine yolu o köye düşmüş. Köylüler karşılamışlar kaymakamı. Kaymakamın dertli hali köylülerin gözünden kaçmamış. Birisi sormuş,
- Hayrola kaymakam bey pek düşünceli görünüyorsunuz. bir şey mi oldu? demiş.
Kaymakam iç geçirerek;
- Yahu siz çocuğu çelikleme yapınca hastalıktan korunur dediniz. Ben çocuğumu çelikleme yaptım, ama bebek hastalanıp öldü. Ben nerede yanlış yaptım acaba? demiş.
Hazır cevap köylülerden birisi hemen cevap vermiş,
- Kaymakam bey; bizimkilerin anaları, babaları da çelikleme, onun için bizimkilere bir şey olmuyor, demiş.
Her gördüğümüzü uygulamaya kalkarsak böyle kötü sonuçlarla karşılaşabileceğimizi unutmayalım. Kaymakam da hatasını anlamış ama iş işten geçmiş.
Sağlık alanında bu tür hataları çok yapıyoruz. Falanca filan ilacı kullandı iyi geldi veya zayıfladı. Bende kullanayım deyip hayatıyla ödeyenleri unutmayalım.
Hatasız ve sağlıklı günlere hep birlikte.
Ali Akdoğan
8 Eylül 2012 Cumartesi
Mansur Amcanın Adağı
1975 yılında Elazığ ili Palu ilçesi Kayalık köyünde yeni göreve başlamıştım. Köy mahrumiyet bir coğrafyada. Kuş uçmaz kervan geçmez dedikleri hesap, yazın bir saat, kışın ikibuçuk saat yaya yolu vardı. Köye araba gelmiyordu. Ancak eşyanızı köye götürmek için özel araba tutarsanız, toprak yolda, bata çıka hoplaya zıplaya, köye kadar götürebilirdiniz arabayı. Oda her zaman olmazdı. Çünkü Ekim sonu Kasım başı kar yağardı. Mayıs sonuna kadar da yerde kar olurdu.
Mansur amca hayvancılıkla uğraşan orta yaşlı,kısa boylu, sempatik yüzlü, kocaman burunlu bir adamdı. Konuştuğu bölük pörçük türkçesiyle sohbet ediyorduk. Birgün sohbet sırasında;
- Hoca efendi yakında oğlum askerden gelecek. Sürünün içindeki en büyük koçu kurban adadım. Geldiği gün keseceğim, dedi.
Ben de Mansur amcaya takılmak amacıyla, birazda şakayla karışık;
- Allah kavuştursun Mansur amca. İnşallah çocuk sağ salim gelir. Bu adaktan biz öğretmenlere de et düşer değil mi? dedim.
Mansur amcanın yüzü aydınlandı. Sözlerim hoşuna gitmişti belli ki. Külahını hafifçe geriye doğru itti. Külahın altından parmaklarıyla saçını karıştırarak ve hafifçe gülümseyerek;
- Tabi hoca efendi olmaz mı? En büyük payı size göndereceğim. Siz bu köyde yabancısınız. Bizim misafirimiz sayılırsınız, dedi.
Mansur amca bu sohbetten sonra kalkıp evine gitti. Köyde kasap yok. Bakkal yok, Kahvehane yok. Bizim gerçekten gönderilecek adak etine ihtiyacımız vardı. Ayda bir bazen iki ayda bir şehire gidip maaş alıyorduk. Dönüşte de temel ihtiyaçlardan et almaya sıra gelmiyordu. Çünkü aldığınız erzakı sırtımızda; bir saat bazen birbuçuk saat taşıyorduk. Dört gözle Mansur amcanın oğlunun askerden gelmesini beklemeye başladık. Belki Mansur amca bizim kadar sabırsızlanmıyordu oğlunun gelişine.
On onbeş gün sonra çocuk askerden geldi. İçimizi bir sevinç kapladı. Mansur amcanın haberi yoktu ama onun kadar biz de sevinmiştik. Adak etini beklemeye başladık. İki gün geçti et yok. Bir hafta geçti et yok. Bu işte bir terslik olduğunu düşünmeye başladık. On gün geçmişti. Mansur amca okulun önünden geçip tepeye doğru gidiyordu ki; bizi gördü selam verdi. Ben biraz sitemli bir ses tonuyla;
- Ne oldu Mansur amca adağı kesmedin mi? dedim.
Mansur amca biraz mahcup bir sesle;
- Kestik hoca efendi, dedi.
- Hani bize et gönderecektin. Hani biz sizin misafirinizdik. Ne oldu Mansur amca? bilmeyerek bir yanlış mı yaptık? dedim.
- Yok hoca efendi siz bir hata yapmadı, bizim köy imamı Hasan hoca adağı şeriat kurallarına göre kesti. Kimseye bir şey vermeden leşi bizim oğlanın sırtına yükleyip evine gönderdi kavurma yaptı, dedi.
- Neymiş, nasılmış bu kural? dedim.
- Hasan hoca; şeriata göre adak eti yalnız fakirlere verilir. Bu köyde fakir yoktur. En fakiri benim dedi ve kimseye bir parça bile et vermedi, dedi.
- Perki şeriat zengini nasıl tarif ediyor? dedim.
Mansur amca kırgın ve kızgın bir ses tonuyla;
- Ben melle değilim, ne bileyim hoca efendi onu da mellelere sorun, dedi.
Bunu köyde kime sorabileceğimizi düşünürken birden mele Mustafa aklıma geldi. Bu konuda en doğru cevabı mele Mustafa'dan alabilirdik. İki gün geçmişti. Okulun duvarının dibine oturmuş güneşleniyorduk Sonbaharın son zamanları ve güneşin en kıymetli olduğu zamanlardı. Mele Mustafa uzaktan bizi görmüş yanımıza oturmaya sohbet etmeye geldi. Belliki onunda hoşuna gitmeyen, canını sıkan durumlar vardı. Yanımıza geldi. Selam verdi. Sandalye verdik, oturdu. Genel bir sohbete başlandı. Melle kendisi sözü kesilen adağa getirdi. Belliki çok rahatsız olmuştu. Ben dayanamadım sordum;
- Melle Mustafa şeriat zengini nasıl tarif ediyor? Yani şeriata göre kime zengin denir? dedim.
Melle önce bir derin nefes aldı. Sonra iç çekerek anlatmaya başladı.
- Bak hoca efendi; şeriata göre bir adam atmış yıl hiç çalışmadan, hazırda bulunan malı onu ve ailesini geçindirecek kadar malı olan kişi şeriata göre zengindir. Bunun dışındakiler fakirdir, dedi
Ben yine heyecanla;
- Peki allah aşkına bu köyde hanginizin malı atmış yıl çalışmasanız sizi geçindirir? dedim
Melenin kaşları çatıldı. Sinirli bir ses tonuyla;
- Hoca efendi Hasan hoca gibi dini kendi çıkarları için yanlış yorumlayan din adamları var. hem de çok. Hasan hoca yanlış yaptı. Artık bu köyde kalması doğru olmaz. Bir kurban eti için bu duruma düşmemeliydi. Kendisini çok seviyordum. Ama gözümden düştü. İnşallah kendi isteğiyle köyden gider. yoksa biz onu göndermesini biliriz, dedi.
Durumun bu kadar ciddi bir noktaya geldiğinden haberimiz yoktu. Bir hafta geçmişti ki köye bir kamyon geldi. Hasan hoca; sessiz sedasız evini yükleyip kaçar gibi köyden gitti.
Yıllar sonra bu olayı eşime anlattığımda, eşim bana dönüp;
-Siz de çok cimriymişsiniz. Adak eti bekleyeceğinize, paranızla bir koyun veya keçi alıp kesip yeseydiniz, dedi.
Gülümseyerek, muzip bir ses tonuyla;
- Bedava sirke baldan tatlıdır, dedim.
Adak eti bize nasip olmadı ama köy imamının köyden sürülmesine neden oldu. Toplumsal olaylar böyle dipten gelen dalgalarla ortaya çıkar işte.
Hayatta hiç bir şeyi hafife almamak gerekir.
Ali Akdoğan
Mansur amca hayvancılıkla uğraşan orta yaşlı,kısa boylu, sempatik yüzlü, kocaman burunlu bir adamdı. Konuştuğu bölük pörçük türkçesiyle sohbet ediyorduk. Birgün sohbet sırasında;
- Hoca efendi yakında oğlum askerden gelecek. Sürünün içindeki en büyük koçu kurban adadım. Geldiği gün keseceğim, dedi.
Ben de Mansur amcaya takılmak amacıyla, birazda şakayla karışık;
- Allah kavuştursun Mansur amca. İnşallah çocuk sağ salim gelir. Bu adaktan biz öğretmenlere de et düşer değil mi? dedim.
Mansur amcanın yüzü aydınlandı. Sözlerim hoşuna gitmişti belli ki. Külahını hafifçe geriye doğru itti. Külahın altından parmaklarıyla saçını karıştırarak ve hafifçe gülümseyerek;
- Tabi hoca efendi olmaz mı? En büyük payı size göndereceğim. Siz bu köyde yabancısınız. Bizim misafirimiz sayılırsınız, dedi.
Mansur amca bu sohbetten sonra kalkıp evine gitti. Köyde kasap yok. Bakkal yok, Kahvehane yok. Bizim gerçekten gönderilecek adak etine ihtiyacımız vardı. Ayda bir bazen iki ayda bir şehire gidip maaş alıyorduk. Dönüşte de temel ihtiyaçlardan et almaya sıra gelmiyordu. Çünkü aldığınız erzakı sırtımızda; bir saat bazen birbuçuk saat taşıyorduk. Dört gözle Mansur amcanın oğlunun askerden gelmesini beklemeye başladık. Belki Mansur amca bizim kadar sabırsızlanmıyordu oğlunun gelişine.
On onbeş gün sonra çocuk askerden geldi. İçimizi bir sevinç kapladı. Mansur amcanın haberi yoktu ama onun kadar biz de sevinmiştik. Adak etini beklemeye başladık. İki gün geçti et yok. Bir hafta geçti et yok. Bu işte bir terslik olduğunu düşünmeye başladık. On gün geçmişti. Mansur amca okulun önünden geçip tepeye doğru gidiyordu ki; bizi gördü selam verdi. Ben biraz sitemli bir ses tonuyla;
- Ne oldu Mansur amca adağı kesmedin mi? dedim.
Mansur amca biraz mahcup bir sesle;
- Kestik hoca efendi, dedi.
- Hani bize et gönderecektin. Hani biz sizin misafirinizdik. Ne oldu Mansur amca? bilmeyerek bir yanlış mı yaptık? dedim.
- Yok hoca efendi siz bir hata yapmadı, bizim köy imamı Hasan hoca adağı şeriat kurallarına göre kesti. Kimseye bir şey vermeden leşi bizim oğlanın sırtına yükleyip evine gönderdi kavurma yaptı, dedi.
- Neymiş, nasılmış bu kural? dedim.
- Hasan hoca; şeriata göre adak eti yalnız fakirlere verilir. Bu köyde fakir yoktur. En fakiri benim dedi ve kimseye bir parça bile et vermedi, dedi.
- Perki şeriat zengini nasıl tarif ediyor? dedim.
Mansur amca kırgın ve kızgın bir ses tonuyla;
- Ben melle değilim, ne bileyim hoca efendi onu da mellelere sorun, dedi.
Bunu köyde kime sorabileceğimizi düşünürken birden mele Mustafa aklıma geldi. Bu konuda en doğru cevabı mele Mustafa'dan alabilirdik. İki gün geçmişti. Okulun duvarının dibine oturmuş güneşleniyorduk Sonbaharın son zamanları ve güneşin en kıymetli olduğu zamanlardı. Mele Mustafa uzaktan bizi görmüş yanımıza oturmaya sohbet etmeye geldi. Belliki onunda hoşuna gitmeyen, canını sıkan durumlar vardı. Yanımıza geldi. Selam verdi. Sandalye verdik, oturdu. Genel bir sohbete başlandı. Melle kendisi sözü kesilen adağa getirdi. Belliki çok rahatsız olmuştu. Ben dayanamadım sordum;
- Melle Mustafa şeriat zengini nasıl tarif ediyor? Yani şeriata göre kime zengin denir? dedim.
Melle önce bir derin nefes aldı. Sonra iç çekerek anlatmaya başladı.
- Bak hoca efendi; şeriata göre bir adam atmış yıl hiç çalışmadan, hazırda bulunan malı onu ve ailesini geçindirecek kadar malı olan kişi şeriata göre zengindir. Bunun dışındakiler fakirdir, dedi
Ben yine heyecanla;
- Peki allah aşkına bu köyde hanginizin malı atmış yıl çalışmasanız sizi geçindirir? dedim
Melenin kaşları çatıldı. Sinirli bir ses tonuyla;
- Hoca efendi Hasan hoca gibi dini kendi çıkarları için yanlış yorumlayan din adamları var. hem de çok. Hasan hoca yanlış yaptı. Artık bu köyde kalması doğru olmaz. Bir kurban eti için bu duruma düşmemeliydi. Kendisini çok seviyordum. Ama gözümden düştü. İnşallah kendi isteğiyle köyden gider. yoksa biz onu göndermesini biliriz, dedi.
Durumun bu kadar ciddi bir noktaya geldiğinden haberimiz yoktu. Bir hafta geçmişti ki köye bir kamyon geldi. Hasan hoca; sessiz sedasız evini yükleyip kaçar gibi köyden gitti.
Yıllar sonra bu olayı eşime anlattığımda, eşim bana dönüp;
-Siz de çok cimriymişsiniz. Adak eti bekleyeceğinize, paranızla bir koyun veya keçi alıp kesip yeseydiniz, dedi.
Gülümseyerek, muzip bir ses tonuyla;
- Bedava sirke baldan tatlıdır, dedim.
Adak eti bize nasip olmadı ama köy imamının köyden sürülmesine neden oldu. Toplumsal olaylar böyle dipten gelen dalgalarla ortaya çıkar işte.
Hayatta hiç bir şeyi hafife almamak gerekir.
Ali Akdoğan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)