29 Temmuz 2012 Pazar

Orucu Bitiren Tokat

   Ben henüz ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydim. Annem kuran öğrensin ileride cenazelerimizi yıkasın diye benim küçük kardeşim Yusuf''u komşularımızdan Hüsna isminde bir kadının yanına ders almaya gönderdi. Ama Yusuf''un yaşı daha küçük olduğundan öğrenmekte güçlük çekiyordu. O nedenle sıra bir gün bana gelecek diye bekliyordum. Derken bir gün annem;
   - Bak oğlum bu öğrenemiyor birde sen denesen, dedi.
   Bana güvenen birilerinin olması hoşuma gitmişti. Arapça alfabeyi aldım komşunun evinin yolunu tuttum. Hocam olacak kadın kapıyı açtı. İçeri girdim. Yabancı bir ev ve insanlar. Baştan biraz yadırgadım. Ama şaşkınlığımı erken attım. Loş ışıklı bir odaya girdik. Bir minder gösterdiler üzerine oturdum. Hocam da yanıma oturdu. Alfabeyi açtık. Kargacık burgacık işaretler, harfler. Kadın da biraz kekeme. Kadın derse başladı. Söyleyeceklerini bitirinceye kadar baştakileri unutuyordum.
   Bana dönüp;
  - Haydi şimdi de sen oku, dedi.
   Ağzımdan tek kelime çıkmadı. Kadın yüzüme baktı. Bir daha baştan söylediklerini tekrar etti. Ben gülmemek için kendimi zor tutuyordum.Tekrar;
   - Haydi şimdi oku, dedi.
   Ben yine  etrafıma bakınmaya başlayınca,
   -Yahu bu ailenin çocukları hep mi böyle geri zekalı, dedi.
    Sinirlenerek tekrar baştan ilgili bölümü tekrar etti. Bu sefer söylenen geri zekalı sözü canımı sıktığı için kendimi zorlayarak kadının söylediklerini iyice izledim ve tekrar ettim. Bir daha tekrar etmemi istedi yine okudum ve tekrar ettim. O günkü ders bitmişti. Kalktım, evimizin yolunu tuttum. Eve gidinceye kadar yolda hepsini unutmuştum. Çünkü anlamını bilmediğim ve anlam yüklenmediği için aklımda tutamadığım bir ders.
    Eve varınca annem kapıda karşıladı.
    - Nasıl öğrenebildin mi? dedi.
    - Biraz öğrendim ama tekrar unuttum, dedim.
    Meğer öğrenememenin suçu kardeşimde değil hocanın konuşmasındaymış. Amma anneme anlatamazdık. Çünkü o kafasına koyduğunu öyle böyle mutlaka yapan bir kişiliğe sahipti. Babamı etkilemesi, evin içindeki otoriterliği bunu kanıtlıyordu.
    Derslere devam ettim. Alfabeyi bitirdim. İkinci kitap olan Emma dedikleri, içinde metinlerin ve surelerin olduğu kitaba başladım. Dersler iyi gidiyordu. Kuran-ı Kerim alınacaktı. İlçede kırtasiyeci yoktu. Elazığ'a giden bir komşuya ısmarlandı. Kitap geldi. Hocanın yanına gittim. Kitabı açtı baktı ve;
   - Keşke Şeker Zade alsalardı, Hafız Osman almışlar. Bunun yazıları küçük, dedi.
    Şekerzade kim? Hafız Osman kim ?  Bunların farkı ne?  kafamın içinde çeşitli sorular dönüp duruyor. Sonradan öğrendim ki yazı puntosu bu iki isim arasında ayrımı yaratıyor. Yani bilgisayar ortamındaki dokuz punto ve oniki punto yazı arasındaki büyüklük farkıymış. İlk defa kırtasiyeden alınan bir kitap görmüştüm. Okul hayatım boyunca hep benden bir devre önceki öğrencilerin kullandığı eski kitapları kullandım. Hiç ünite dergisi alamadım. Dergi parası istediğimiz zaman bizi azarlayan büyüklerimiz, kuran-ı Kerim alınacak olunca hiç itiraz etmediler ve epey de para verdiler.
    Dersler ilerledi. Ben de sevinerek gidip geliyordum. Mevsim ilkbahar, günler uzamıştı. Muharrem orucu başlamıştı. Çocuk aklımla oruç tutacağım dedim.
    Orucun kurallarını bektaşilikle kafasını bozmuş dedem koyuyordu. Akşam yemeğinden sonra oruç başlar. Oniki gün boyunca su içilmez. Et yenmez, sakal tıraşı olunmaz, aynaya bakılmaz. Evdeki aynalar ters asılır yada üzerlerine bir örtü asılarak ayna kapatılır. Oruç ya çift gün tutulur ya da hiç tutulmaz. Yani tek günler çifte tamamlanmak üzere bir gün daha mutlaka oruç tutulmalı. Dedeme göre bunlar hep yas matem anlayışının bir göstergesiydi.
     Hani oruç tutmaya karar vermiştim ya. Akşam yemeğinden sonra hiç bir şey yemedim, içmedim. Sabah uyanınca acıkmıştım. Ama oruçtum. Bekledim. Öğleden sonra, ikindi vakti ders almak için kitabımı aldım hocamın yanına gittim. Kapı açıldı. İçerden; sacda pişen sıcak ekmek kokusu geldi ve beynim döndü. Kadın beni aldı mutfakta ekmek pişirilen yere götürdü. Eltisi mayalı ekmek yapıyordu.  Ekmek kokusundan bütün bedenim titriyordu. Hoca derse başladı. Birinci denemede ben hiç bir cevap veremedim. İkinci denemede de yine cevap yok. Benim aklım sacda pişen bazlamada. Hocanın derdi de ders. Üçüncü denemeden sonra hiç bir yanıt alamayınca bana bir tokat patlattı. Gözümden yıldızlar uçtu.  Kekeleyerek;
     - Ne oldu sana niye aklını derse vermiyorsun? dedi.
    Açlık canıma tak etmişti. Dayanamadım ve;
     - Orucum dedim.
    Hemen eltisinden bir ekmek istedi. Aldığı ekmeği bana uzattı ve yememi istedi. Biraz tereddüt ettim ama sonradan bunu hoca söylüyorsa bir bildiği vardır deyip ekmeği aldım, yedim. Yaban ekmeğin o kadar lezzetli olduğunu ilk kez o zaman fark ettim. Karnımı doyurduktan sonra dersi ilk tekrarda okudum ve eve döndüm. Yol boyunca orucumu bozduğumu evdekilere nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Suç benim değildi. Hoca bozdurmuştu orucu. Zaten erkek olarak bir kadından tokat yemek çok zoruma gitmişti. Kanıma dokunmuştu. Mahcup olmuştum. Hocam da olsa etkilemişti bu tokat beni. Bir daha hiç oruç tutmayacağım diye kendi kendime bir söz verdim.
    Tam öğrenmeye başlamıştım ki; hocam mahalleden taşındı uzak bir köye gitti. Hocasız kalmıştım. Gittiğine seviniyordum. Çünkü yediğim tokattan dolayı ona biraz kırgındım. Çok geçmeden annem bana bir hoca daha buldu. Ablamın arkadaşı, komşumuzun kızı. Onun yanında başladım. Annem beni cenaze yıkayıcısı olarak yetiştirmeye kararlıydı. Ondan da bir süre ders aldım. Kız nişanlıydı. Evlendi gitti. Yine hocasız kaldım. Büyümeye başlamıştım. İlkokulu bitirmiş ortaokula başlamıştım. Kuran -ı Kerimi kendi kendime okuyabiliyordum. Amma annemin endişeleri vardı. Acaba ben doğru okuyup telaffuz edebiliyor muydum? Komşularımızdan birisinin dedesi gelmişti. O da hocaymış. Onu eve çağırdı ve yanında okumamı istedi. Oturdum adamın yanına okudum. Adam dinledikten sonra;
    - Doğru okuyorsun ama biraz ağır okuyorsun dedi.
    Kendime güvenim artmıştı. Ama cenaze yıkayıcısı olma fikri hoşuma gitmiyordu. Bu işten kimseyi üzmeden sıyırmalıydım. Sınava girmiştim Yatılı ortaokul sınavını kazanınca yatılı okula gittim. Kuran evde kaldı. Kimse üzülmeden o iş de bitti. 
    Sebebi bilinmeden atılan tokatların insanın hayatını nasıl değiştirdiğini gördünüz mü?
    Gelecekte şiddetin olmadığı bir eğitim sistemine hep birlikte.
                                                                              Ali Akdoğan    
    
   

22 Temmuz 2012 Pazar

Telefonla Şaka Kaka Olmasın

    Telefonla konuşmanın da bir adabı var. Yerine  ve adamına göre nezaket ve incelik yetmez. Her zaman nazik ve ince olunmalı. Ancak bu da yaşanarak ve görerek gelişen bir davranıştır. Bizim kuşak bu davranışları kazanmak için en az olanağa sahip kuşaktı.
    Ben telefonla ilk olarak ilkokul üçüncü sınıfta tanıştım. Öğretmenimiz bizi ilçedeki PTT ye götürdü. Yıl 1965. PTT dediysem öyle modern bir bina ve çalışan gişe görevlileri olarak hayal etmeyin. Köhne kerpiç bir bina. Koridor ve iki odalı loş ışıklı bir yer. Tek bir görevli var. Hem manyetolu telefona bakıyor. hem telgrafları yazdırıyor. Bir taraftan da mektupları kabul ediyor.  Öğleden sonra da mektup dağıtımına çıkıyor. Koridora sınıfımızdaki bütün öğrenciler doluştu. Adım atacak yer kalmadı. Cam bölmenin arkasındaki görevlinin gözleri kocaman açıldı. Bu kadar kalabalığı ilk defa PTT de görüyordu belki de. Öğretmenimizi tanıyordu. Ve ilk sorusu;
   - Hayırdır hocam baskına mı geldiniz? dedi.
   Öğretmenimiz gülümseyerek;
   - Çocukları telefonla tanıştırmaya getirdim, dedi.
   Adamın yüzü asıldı. Bu kadar işin içinde bu da nereden çıktı der gibiydi. Ama yine de sahte bir gülümsemeyle;
   - Nasıl olacak bu iş? diye sordu.
  Öğretmenimiz anlatarak anlaşmayı sağladı. İlçede çok fazla telefon abonesi yoktu. Bunların içinden uygun olan birisi seçildi. Postacı manyetolu telefonun kolunu çevirdi. Karşıdaki kişiden cevap alınınca durum anlatılıp izin alındı ve öğrencilere telefonun ahizesi teslim edildi. Herkes çok heyecanlıydı. Yanında olmayan uzaktaki bir kişinin sesini elindeki aleti kulağına götürdüğünde duyacaktı. Başkalarının heyecanını bilemem ama benim kalbim duracakmış gibi çarpıyordu. Sıra bana gelince boğazım kurudu. Sesim kısıldı. Dizlerim tir tir titriyordu. Telefonu elime aldım elimden düşürmemek için sıkıca tutarken ne diyeceğimi unuttum. Öğretmenim beni uyararak;
   - Hadi konuş, dedi.
   Heyecanım bir kat daha arttı ve sadece;
   - Alo diyebildim.
   Sesim kısık fısıltı şeklinde çıkmıştı. Karşıdaki kişi sesimi duydu mu bilmiyorum. Onun alo sesini duydum. Kulaklarımda bu ses uğuldarken  yanımdaki arkadaşım elimden ahizeyi çekti ve beni o büyük işkenceden kurtardı.
    Şimdiki nesil bu konuda çok şanslı. İlkokul öğrencilerinin cebinde cep telefonları hatta bir tane de yetmez iki,  üç telefon hattı olanlar var. Konuşuyorlar mesajlaşıyorlar. Ben ilkokul üçüncü sınıftan sonra tekrar telefonda konuşma şansını öğretmen okulunda öğrenci iken yakalayabildim. Okulun revirinde nöbetçiydim. Okulun dahili santralinden diğer nöbet noktalarındaki arkadaşlarla konuşarak sosyalleşmeye çalışıyorduk. Ama bir hata yaparak. Revir nöbetçisi, kantin nöbetçisi ve nizamiye nöbetçisi birbirimize telefon açıp; okuldaki  bazı öğretmenlerin seslerini ve konuşmalarını taklit ederek birbirimizi işletiyorduk. Bu bir eğlence gibi gelmişti ilk başta.
   Yine bu nöbet sırasında telefon çaldı, açtım. Karşıdaki ses;
   - Oğlum ben Şerafettin Sunay nöbetçi öğretmen, revirde kaç hastamız var? dedi.
   Ben karşıdakinin beni işletmeye çalışan bir arkadaş olduğu düşüncesiyle;
   - Hadi canım sen de sen kim şerafettin Sunay Olmak kim, dedim
  Karşıdaki;  yine kibar bir sesle;
   - Oğlum sen ne biçim konuşuyorsun ben öğretmen Şerafettin Sunay dedi.
   Ben yine ısrarla;
    - Hadi ordan dedim.
   Karşıdaki ses biraz kızgın;
   - Peki ben oraya geliyorum, dedi ve telefonu kapattı.
   Ben yatakhanenin en üst katındaki revirin penceresinden okulun çıkış kapısını gözetlemeye başladım. Çok geçmeden Şerafettin Sunay kapıdan çıkarak yatakhaneye doğru yürümeye başladı. Çok utanmıştım. Ne yapacağımı ne cevap vereceğimi şaşırdım. Kaçmak istedim ama gidecek bir yer yok. Çünkü orada görevlisin ve okulun öğrencisisin. Şerafettin bey merdivenlerden çıkarak revire geldi. Etrafı gezdi. Hasta sayısını sordu. Yatan hastalara kantinden süt alıp içirmemi istedi ve telefon konuşması ile ilgili hiç bir şey söylemeden gitti. Ben yerin dibine geçmiştim utancımdan. İşte bu da eğitimin bir parçasıydı. Belki beni azarlasaydı bu olay benim hayatımda bu kadar yer etmeyecekti.
    Aynı gün kantin nöbetçisi Ramazan adında bir arkadaş yanıma geldi. Revirde bir süre sohbet ettik. Giderken Ramazan'dan hasta sayısı kadar sanırım beş altı şişe süt istedim.
    - Ben revirden ayrılamıyorum bana süt getir hastalara içireceğim, dedim.
    Ramazan yanımdan ayrıldıktan sonra kantine inmiş. Bir süre sonra kaç şişe süt olacağını unutmuş. Revirin dahili numarası 08 müdürün lojmanının numarası 8 revire telefon açmak isteyince  dahili santralden 0 düşmemiş sadece 8 düşmüş ve müdürün evi bağlanmış. Ramazan,
     - Alo demiş.
  Karşıdaki ses
     - Buyrun ben okul müdürü Mahmut Sümer, demiş.
   Ramazan kendinden o kadar emin ki hiç tereddüt etmeden;
     - Ulan oğlum sen ne zaman müdür oldun? Bırak bu müdür ayaklarını da kaç şişe süt lazımdı, demiş.
    Müdür şaşkın bir sesle tekrar;
     - Oğlum sen nasıl konuşuyorsun ben okul müdürü demiş.
    Ramazan yine aynı tarzda bir ses tonuyla;
     - Basbayağı konuşuyorum işte bırak okul müdürlüğü numaralarını da kaç şişe süt istemiştin sen onu söyle, demiş.
    Müdür kızgın bir sesle,
      -Peki demiş ve telefonu kapatmış.
    Ramazan koşarak yanıma çıktı. Beti benzi atmış;
     - Biraz önce telefondaki sendin değil mi? dedi.
    Ortada bir hareketli durumun olduğunu anlamıştım.
     - Yok ben değildim, dedim.
    Ramazan'ın endişesi bir kat daha arttı ve koşarak aşağı indi. Çok geçmeden Müdür baş yardımcısı Mustafa Kocabaş'ın sesi yükseldi kantinden.
     -Hayvan herifler telefonla konuşmayı bilmiyorsunuz telefonu kullanıyorsunuz. Okul müdürüyle böyle mi konuşulur? Seni süreceğim bu okuldan utanmaz herif, dedi.
    Bir sessizlik oldu. Mustafa bey o sinirle kantinden çıkıp evine gitti. Onun lojmanı da okulun bahçesinin içindeydi.
    Ramazan süt şişelerini alıp yanıma çıktı. Morali çok bozuktu. Kendisini teselli etmeye çalışarak;
    - Arkadaş bunda senin suçun yok biz hepimiz aynı suçu işledik. İdareye gidip durumu anlatırız. Senin  bu duruma isteyerek düşmediğini, öğrencilerin telefonda öğretmenlerin selerini taklit edip kendilerini öğretmen olarak tanıttıklarını, senin de bu nedenle bu sözleri söylediğini anlatırız. Yalnız bir şartla bunu yaparız. Okul idaresi seni çağırırsa, yoksa bunlara gerek kalmaz. Senin ceza almanı önlemeye çalışırız, dedim.
    Ramazanın sıkıntısı bir nebze dağıldı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Ama bu zoraki bir gülümsemeydi. Endişeleri vardı.
    İdareden Ramazan'ı çağırmadılar ama bizim nöbet sırasındaki şakalar kakaya dönüşmüştü. İşin tadı kaçmıştı.
                                                                                     Ali Akdoğan

9 Haziran 2012 Cumartesi

KEŞKELERİM

      Hani geçmişte yaşadığı ancak şimdi o yaşadıklarından pişmanlık duyduğu bir duyguya kapılır ya insan. İşte o zaman keşke deyip eski yaşadıklarını şimdi olsa yaşamazdım veya şöyle şöyle yaşardım deyip bir öz eleştiri yapar.  Bende bu yazımda o yaşadıklarımın bir öz eleştirisini yapacağım.
  
     1996 yılında merkez Abdullah Günaydın İlköğretim okulunda öğretmen olarak görev yaparken atama isteği ile sıraya girmiştim. Atamam sıradan Fatih Deveci İlköğretim okuluna çıkmak üzereyken Müdür yardımcısı olarak Naciye Filizay İlköğretim okuluna atandım. Daha sonra bu okulun müdürü emekli oldu. Asaleten okul müdürlüğüne atandım. Bu okulda beş yıla yakın görev yaptım. Bu süre içinde ağır bir rahatsızlık geçirdim. Bu hastalık nedeni ile biraz da duygusal oldum. Çevremde olup bitenlere fazla dikkat edemedim. Okulda görevli bazı öğretmenler bana dost görünerek epey çile çekmeme neden oldular. Meğer bu dostluklar hep çıkar üstüneymiş. Bugünkü aklım olsaydı. Bu okula hiç gitmezdim. Gitmek zorunda kalsaydım işte o zaman  da o dost görünen ancak sonradan dost olmadıklarını öğrendiğim o insanlara değer vermezdim. 
  
      Hastalığı tesadüfen öğrenmiştik. Bir kardeşim Hepatit B hastasıydı. Hastalık olup olmadığını öğrenip yoksa aşı yaptırmak için ailece tahlil yaptırdık. Eşimde ve çocuklarımda problem yoktu. Onlar aşılarını oldular. Bende hastalık olduğu saptandı. Kardeşimin durumunun çok ciddi boyutlarda olması beni telaşlandırdı. 1996 yılının Ekim ayında bir karaciğer biyopsisi geçirdim. Hani doktora güvenmemiz gerektiği söylenir. Bu sefer öyle olmadı. Görüştüğüm özel doktorum mutlaka biyopsi yaptırmam gerektiğini söyledi. Adana balcalıda takipli hasta olarak onbeş günde bir kontrole gidiyordum. Bazı tetkikler istendi. "HBVDNA" test sonucu bir ayda çıkar dediler. Doktorum bu sonucu beklemeden benden biyopsi almak istediğini söyledi. Ben de olur dedim. Hazırlıklarımı yaptım ve bir Ekimde biyopsi yapıldı. Yapılan yanlış uygulamalar ve doktorun beceriksizliği sonucu iki sefer girildiği halde gerekli olan parça alınamadı. Büyük sıkıntı yaşadım. Safra kesesi duvarına dokunulduğu için nefessiz kaldım kasılmalar yaşadım. Üç gün hastanede yattım. taburcu edildim. Evime geldikten üç gün sonra sancılandım. Özel doktoruma bir kez daha gittim. Ultrason muayenesi sonucunda karaciğerde üç santimetre yırtık olduğu ve karın boşluğuna iki kilogramdan fazla kan biriktiği ve ölüm riskinin çok yüksek olduğu doktorumuz tarafından eşime ve bana söylendi. Ameliyat edilsem de ölüm riski yüksek, vücut kendisi koful oluşturup kanı temizleme şansı var ama vücut temizlemezse de yine ölüm riski yüksek. Doktor eşime dönerek;
     - Yenge ben hocamı hastaneye yatırsam hemşireler ara sıra gelip bakarlar. Sen daha iyi bakarsın. Size ilaç yazacağım. Söylediğim şekilde kullanıma uyarsanız hocamın vücudu güçlü, inanıyorum ki bu sıkıntıyı atlatacaktır, dedi.
      Eşim iki gözü iki çeşme sessiz bize çaktırmadan ağlıyordu. Onu görünce ben de ağladım. Doktor bizi teselli etmeye çalıştı. Çıkıp evimize geldik. İlaçları aldık. Doktorun söylediklerine harfiyen uyduk. Dördüncü günün sonunda üzerimdeki ağırlık hafiflemeye etraf aydınlanmaya başladı. Bir hafta sonra tekrar doktora gittik. Ultrason muayenesi sırasında doktor çığlık atar bir sesle;
     - Yenge gözün aydın. Allah hocamı sana ve çocuklarına bağışladı, içerisi tertemiz, dedi.
      Sevinçten ne yapacağımızı bilemedik.Ölümü bir kez daha yenmiştik. Ben esas doğum günümü bilmediğim için 1 Ekimi ikinci doğum günüm olarak kabul ettim. Daha sonra  "HBVDNA" sonucu negatif çıktı. Biyopsiyi yapan doktor;
      - Bu sonuca göre biyopsi yapmaya gerek yokmuş demez mi?
      Kan beynime sıçradı. Doktora verdim veriştirdim.
      - Madem bu test negatif çıkınca biyopsiye gerek yoktu, niçin bu sonucu beklemediniz? İnsanlar sizin için kobay mı? Ben ölümden döndüm. Ölseydim geride kalan çocuklarıma ve eşime kim bu yanlışın hesabını verecekti? dedim.
       Adam neye uğradığını şaşırdı. Hiç bir şey söyleyemedi.  Özel doktoruma sonucu getirdim o da biyopsiye gerek yokmuş. deyince;
       - Peki niye bana zamanında yol göstermedin, dedim.
       Sadece yutkunabildi. Hiç bir cevap veremedi. İşte bugünkü aklım olsaydı. Bu kadar paniklemezdim ve bu biyopsiyi yaptırıp bu sıkıntıları yaşamazdım. 
    
       2000 yılında Milli Eğitim Şube müdürlüğü sınavına girdim ve kazandım. Aksaray'da Hizmet içi Eğitim kursuna katıldıktan sonra 2002 yılında merkez Hüseyin Özer Merzeci İlöğretim okulu müdürü olarak görev yaparken Kahramanmaraş'ın Türkoğlu ilçesi İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğüne atandım.  Ancak çalıştığım okuldaki okul müdürlüğü bana daha cazip geldi. Biraz da korkak davranarak arkadaş ortamımı bozmak istemedim. Oysa ki gittiğim yerde de arkadaş edinebilirdim.  Bugünkü aklım olsaydı o görevi kabul eder,  hizmette o görev alanında çalışmanın onurunu da yaşamak isterdim.

    Değeri beş para etmeyen bazı insanlar yüzünden yakın çevremdeki bazı kişileri üzdüğüm zamanlar oldu. Bugünkü aklım olsaydı. O yaşadığım gerilimleri hiç yaşamak istemezdim. Çünkü o gerginlikler beni tansiyon hastası yaptı. Yaşadığım rahatsızlığı atlatmak için verdiğim çabalar ancak her şeyden arındıktan sonra sonuç verdi. Hepatit B gibi bir illeti tamamen yendim ve şu anda sağlıklıyım. Sağlığıma kavuşmamda sevgili eşimin çok büyük emeği var. Yıllarca yemek yaparken hep benim diyetime uygun yemekler yapmak zorunda kaldı. Benim kaprislerime katlandı. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır.
  
     Küçük oğlumu 66 aylık iken okula gönderdim. Çocuk çok zeki olmasına rağmen matematik dersinde öğrencilik yaşamı boyunca hep sıkıntı yaşadı. Bu çocuk "Mustafa Kemal Üniversitesi Endüstriyel Elektronik" okuduktan sonra "Ege Üniversitesi  Devlet Türk Müziği Konservatuvarı Temel Bilimler Bölümü"nü bitirdi. Matematik dersinde yaşadığı sorunlar olmasaydı belki de farklı bir alanda eğitim yapacaktı.  Hep keşke bir yıl sonra gönderseydim diye hayıflandım.

     Yeni yasa nedeni ile çocuklarını erken göndermek zorunda kalacak vatandaşı da, gelecekte keşkeleri olmaması için  bu yazı ile bir kez daha uyarmak isterim. Ben öğretmen olduğum halde benim çocuğum bu sıkıntıları yaşadıysa, eğitim düzeyi yetersiz olan vatandaşın  çocuklarının daha büyük sorunlar yaşayacağı endişesi taşıyorum.
   
     Gelecekte; hep birlikte, keşkesiz günlere.

                                                                                                Ali Akdoğan

 

27 Mayıs 2012 Pazar

TÜRKİYE'NİN EĞİTİM ALANINDAKİ 2023 HEDEFLERİ

    Teknoloji çağında eğitimin ihtiyaçlarını düzenlemek ve verimli kulanımını sağlamak için eğitim yöneticilerinin yeniliklere açık olması gerekliliği birincil önemdedir bana göre. Hızlı gelişen ve değişen günümüz dünyasında kendini yeniliklere uyduramayan öğretmen, öğrenci, anne - baba, okul yöneticileri ve okulun diğer çalışanları, önümüzdeki yıllarda büyük sorunlarla karşılaşabilirler.
     Eğitim; kişide davranış değişikliği yaratmak ve kişiye istendik davranışlar kazandırmak olduğuna göre, herkes tarafından önemsenmesi gereken bir iş olduğunu kabul etmemiz gerekir.
     Eğitimin; Okul, aile ve çevre üçlüsünün ortak çabasıyla yüceltilebileceği, bunlardan birinin bu döngüde eksik olması veya geride kalması, verimliliği olumsuz yönde etkileyeceği unutulmamalıdır. Okulda yapılan bir çalışmanın, ailede ve çevrede karşılığını bulması, başarıyı ve motivasyonu arttırır.
     Eğitim mekanlarının artık dört duvarla sınırlı olmadığı, internete cep telefonlarından ulaşıldığı bir dönemde, bilginin doğru ve yararlı kullanılması için öğretmenlere ve anne-babalara çok büyük görevler düşmektedir. Teknolajinin hızlı gelişimi, hayatın giderek karmaşık hale gelmesi, insanların destek almadan sorunlarının üstesinden gelmelerini zorlaştırmaktadır. İşte bu nedenle okullarda verilmesi ekmek ve su kadar önemli bir hizmet olan okul rehberlik hizmetlerinin önemi herkes tarafından kabul edilmeli ve bu hizmetlerden eğitim-öğretimin bütün paydaşları ihtiyaç duyduklarında yararlanmalıdır. Okul yöneticileri bu hizmetin verimli sunulabilmesi için gerekli bütün önlemleri almalı, ihtiyaç duyulan mekanları hazırlamalıdır. 
      Anne ve babalar; çocukları onlara ihtiyaç duyduğunda, onlara herhangi bir konuda bir soru sorduğunda, yaptıkları işi bırakıp onlarla ilgilenmeyi seçmelidir. Sorulan sorunun cevabını bilmiyorsa, çocuğa; biliyormuş edasıyla yalan yanlış cevaplar vermemelidir.   Unutulmamalıdır  ki çocuk; aile, okul ve çevrenin ortak malıdır. Verdiğiniz yanlış cevap çocuğunuzu başkalarının yanında gülünç duruma düşürebilir. Bilmediğimiz konularda bilmediğimizi söyleme erdemi göstermeliyiz. Çocuğumuzun yanında yalancı duruma düşmekten iyidir.
      Bir yere misafirliğe giderken veya eve misafir kabul ederken çocuğumuzun fikrini almak ona verilen önemi gösterir. Önemsendiğini gören veya hisseden çocuğun kişilik gelişiminin olumlu etkilendiğini unutmayalım. Ailede alınan kararlara ortak edilen çocukların kendilerine güven duyguları ve öz güvenleri gelişir.
      Bir insanın; hayatındaki her şeyi bilmesi elbette beklenemez. Ancak çok şey bilmesi,  artı puan olarak o kişinin hanesine yazılacaktır. Öğretmenler; teknolojiyi doğru kullanmak için gereken teknik bilgilerle donatılmalı. Öğrencileri ile birlikte kullandıkları bir programı öğrencileri kadar kullanabilecekleri bilgi ve beceri düzeyine çıkarılmalıdırlar. Bu bilgi ve becerilere sahip olmadıkları durumlarda, öğretmenin sınıf üzerindeki etkinliği azalır. Bir öğretmen için en zor durum, öğrencileri karşısında inandırıcılığını yitirmesidir.
     Teknolojideki hızlı gelişim ve değişime ayak uydurabilmek için ekonomik yönden büyük bir yükün altına girilmesi gerektiğini şimdiden kabul etmemiz gerekir. Burada sözünü ettiğim gereksiz tüketime neden olan model değişikliğinden çok yazılım güncellemeleridir. Esas büyük tehlike burada. Toplumumuz ve daha çok gençliğimiz; model değişikliklerini önemseyerek gereksiz tüketime neden olmaktadır. Bunun en güzel ve çarpıcı örneği cep telefonlarında yaşanmaktadır. İşini gören alet değil cazibesi ve gösterişi yüksek olan aletler tercih edilmektedir. Bu da tüketimi gereksiz bir biçimde arttırmaktadır. Oysa biz çok zengin bir ülke değiliz. Önümüzdeki yıllarda da kaynakların verimli kullanılması hayati önem taşımaktadır. Bu korkumda yanılırsam ülkem adına sevinirim.
     Teknolojiyi doğru kullanan bir toplum yaratırsak, geleceğimiz aydınlık ve güvenli olacaktır. Önemli olan bu amaca ulaşmak için herkesin çaba göstermesi....
     Bu yazılanlar ışığında 2023 hedeflerimizi maddeler kalinde sıralamak istersek;
      1. Ana okulu (4 - 6 yaş arası) nüfusumuzun okullaşma oranını % 80'e çıkararak duygu ve zeka gelişiminin en önemli evresini doğru yapılandırmalıyız. Şuanda yetersiz olan alt yapı ve personel ihtiyacı hızla  giderilmeli.
      2. Ana sınıfı (6 yaş grubu) nüfusumuzdaki okullaşma oranını %100 lere çıkarmalıyız. Arkadaş edinme,  grup içinde sorumluluk alma ve liderlik vasıflarının kazanıldığı bu dönem çok önemsenmeli. Gerekli  altyapılar hazırlanmalı. Yeterli sayıda personel yetiştirilmeli.
      3. İlköğretimde fiziki alt yapılar geliştirilmeli; 
         a) İş-Teknik alanında atölyeler açılmalı, öğrencilerin el becerileri geliştirilmeli, küçük el aletlerini  kullanabilme becerisi kazandırılmalı.
         b) Müzik alanında öğrencilerin gelişimini sağlayan yeteneklerinin açığa çıkarmasına yardımcı olacak özel  müzik sınıfları altyapısı oluşturulmalı. Her öğrencinin en az bir enstrüman çalabildiği eğitim düzeyine  ulaşılmalı.
         c) Beden Eğitimi derslerine gereken önem verilerek yıldız sporcular yetiştirilmesi için okullarda gerekli  altyapılar oluşturulmalı.
       4. Avrupa Birliği üyesi olacak bir Türkiye vatandaşının yabancı dil bilme seviyesi yükseltilmeli ve her  öğrenci en az bir yabancı dili iyi derecede öğrenmiş olarak okuldan mezun olmalı. İkinci yabancı dil için altyapılar oluşturulmalı.
      5. Uluslararası düzeyde denkliği kabul edilen bir eğitim modeline geçilmeli. Bu alanda arge çalışmalarına şimdiden başlanmalı. 
      6. Dünyadaki ilk 500 üniversite içine ülkemizden en az 20 üniversitenin girebilmesi için çaba harcanmalı ve  bu başarılmalı.
      7. Sınıf öğrenci mevcutları 20 ile 24 kişi arasına çekilmeli. Sınıf oturma düzenleri hilal ay biçiminde  düzenlenmeli.
      8. Okullarda yardımcı personel eksiklikleri hızla giderilmeli ve okullar yaşanır düzeyde temizliğe, tertip ve  düzene kavuşturulmalı.
      9. Eğitim çalışanlarının ekonomik durumları düzeltilmeli, bir eğitim çalışanının maaşı en az 4.000.- Evro  ile Arupa'daki meslektaşlarının seviyesine çıkarılmalı.  
     10. Okula başlama yaşının 66 aya indirilmesinin sakıncası 1980 li yıllarda denenmiş ve başarısız olup vazgeçilmişti. Umarım bu 66 ay konusunda ilgililer fazla ısrarcı olmazlar. Çocuklarımıza yazık ederler.
     Yukarıda a,b,c, maddelerinde sayılan fiziki alt yapılar geliştirilerek mesleki teknik eğitim okullarının altyapısı bu okullarda hazırlanırsa eğitimin planlanmasının daha doğru olacağı, Avrupa'daki eğitim sistemine bu sayılan etkinlikler gerçekleştirilirse ulaşılabileceği inancı taşıyorum. 
                          
                                                                                Ali Akdoğan                                                                          

18 Mart 2012 Pazar

Siz Bizi Şaşırttınız Allah Ta Sizi Şaşırtsın

    Köylü Hasan emmi oğlunu; dinini daha iyi öğrensin, daha dindar olsun diye medreseye göndermiş. Fakı olarak din eğitimine başlayan Şuayip bir iki yıl kesintisiz eğitimine devam etmiş. Hocasından el alıp köyüne dönmüş. Annesine babasına ve arkadaşlarına dini fetvalar vermeye başlamış.
    Yaz gelmiş. Babasıyla tarlaya ekin biçmeye gitmiş. Güneş epey yükselmiş. Hava oldukça sıcak. İnsanın gölgesi küçülüp boyunun yarısından bile küçük olduğu sırada Hasan emmi hacet gidermek için uygun bir yer aramış. Batıya dönüp küçük  abdest bozacakmış ki Oğlu Şuayip;
    - Baba baba ne yapıyorsun? Batıya dönülür mü? günahtır, diye seslenmiş.
    Çünkü medresede onlara yönler öğretilirken; Önümüz güney, sağımız batı, solumuz doğu, arkamız kuzey demişler. Sağımızda ve solumuzda katip melekler hayır ve şer yazarlar. Arkamızda ise koruyucu melekler var bizi görünmez kazalardan korurlar diye öğretilmiş. Bu meleklerin olduğu tarafa dönmek günahtır diye öğretilmiş.  
    Hasan emmi kuzeye dönmüş, tam işeyecekmiş ki oğlu yine seslenmiş;
    - Baba baba işerken kuzeye dönülür mü? günahtır, demiş.
    Hasan emmi çaresiz doğuya dönmüş, oğlu yine heyecanla bağırmış, günah olduğunu söyleyince, Hasan emmi düşünmüş bir kıble kaldı. Oraya da dinimizce dönülmez günahtır. En sonunda aklına sırt üstü uzanıp işemek gelmiş ve sırt üstü uzanıp havaya doğru işerken oğluna sitemli bir sesle;
   - Siz bizi şaşırttınız Allah ta sizi şaşırtsın, demiş.
    Ülkemizin eğitiminden sorumlu olanlar da önce Hasan Celal Güzel'in bakan olduğu sırada pozitif bilim olan biyoloji dersini müfredattan kaldırdılar. Dünya moleküler biyoloji ile buluşlarına devam ederken biz ağzımız açık izliyoruz. Gen haritaları ve genetik hastalıklarla ilgili buluşlarını açıkladıkları zaman vay be ne güzel buluşlar deyip alkışlıyoruz. Biz buyuz işte.
    Avni Akyol'un bakanlığı döneminde önce liselerde kredili sistem getirildi.Çok güzel bir sistem dendi. Okul müdürlerinden bu konuda raporlar istendi. Biz de raporlarımızda; alt yapı oluşturulmadan bu sistem sorunlu olur dedik. Kabul görmedi. Kütüphane yok, müzik salonu ve okuma salonları yok. Boşta kalan çocuklar kafelerde geçirmeye başladı ders aralarını. Zararlı alışkanlıklar aldı başını gitti. Hele sonra farkına varıldı vazgeçildi.
   Yine aynı bakan döneminde altı yaş gurubunu birinci sınıfa alın dediler. Biz yine raporlarımızda bu yaş grubunun matematik zeka yaşının yeterli olamayacağını söyledik. Çünkü matematiğin zeka yaşı, okuma-yazma zeka yaşına göre bir yıl geriden gelir dedik. Kabul görmedi. O çocuklar da harcandı. Okula başlayanlar okuma-yazmayı öğrendi ama matematikte kavrama yetersizliğinden okul hayatları boyunca bize beddua ettiler.
    İnsan oğlu aynı meyve gibidir. Olgunlaşmayan bir meyveyi koparıp yiyebilirsiniz ama olgun bir meyvenin tadını alamazsınız. Çocuğu da okula erken alabilirsiniz ama istediğiniz başarıya ulaştıramazsınız. Sonra da çocuğu geri zekalı olmakla suçlarsınız. Kendi suçunuzu başkasına yüklemek kadar kolay bir şey yoktur. Hele birde karşınızdaki; gücünüzün yettiği biriyse bu daha da kolay. 
    Her bakan getirdiği sistemin çok iyi olduğunu söyledi. Ama sonra öyle olmadığını görünce vazgeçti. Sıra şimdiki bakanda. Bakalım o ne zaman hatalı olduğunu anlayacak?  
   Yörük göçünü yüklemiş yola çıkacak,
   Komşusu;
   - Bu yük düzensiz demiş.
   Yörük de;
    - Göç giderken yolda düzülür, demiş.
   Yolda düzülen göçün de hali meydanda.
                                                   
                                                                      Ali Akdoğan
                                             

1 Şubat 2012 Çarşamba

Birini Bana Öncüt Ver

    Aslanköy'de görev yaparken birlikte çalıştığımız ve fakat 1990 yılı Ağustos ayındaki yangında kaybettiğimiz Ayşen Ergan arkadaşımızın anlattığı bu fıkramsı olayı sizlerle paylaşmak istedim.
    Aynı köyden iki delikanlı birlikte askere gitmiş ve tesadüfen aynı bölükte askerlik görevlerini yapıyorlarmış. Bir gün bölük komutanı bölükte bulunan askerlerden birer tane vesikalık fotoğraf istemiş.  Üç gün içinde vermelerini emretmiş. Bizim aynı köylü delikanlılardan birinin iki tane vesikalık fotoğrafı varmış. Diğerinin hiç yokmuş. Fotoğrafı olmayan delikanlı, iki fotoğrafı olan köylüsüne yaklaşmış ve;
   - Emmoğlu şunlardan birini bana öncüt versen olmaz mı? Benim olunca bende sana veririm, demiş.
   Öteki;
   - Olmaz emoğlu. Bu herkesin kendine ait olur. Öncüt verilmez, demiş.
   Diğeri biraz da kahırlanarak;
   - Hadi canım, veresin yok  ondan böyle diyorsun, demiş ve küsmüş.
    Öteki iki fotoğrafı olan delikanlı dili döndüğünce anlatmaya çalışmış ama diğeri anlamak istemeyince bir ilerleme kaydedilmemiş.
     Fotoğrafları teslim etme tarihi gelip çatmış. Fotoğrafı olanlar vermiş. Bizim delikanlı köylüsü kendisine öncüt fotoğraf vermediği için komutanına şikayette bulunmuş.
    - Komutanım onda iki tane vardı. Öncüt istedim vermedi. Benim de param yoktu. O yüzden fotoğrafım yok, demiş.
    Komutan;
     - Oğlum bunda ödünç olmaz, herkesin kendisine ait olur, deyince.
    İnanmış bizimki. Gitmiş köylüsünden özür dilemiş.  İş tatlıya bağlanmış. yoksa köye kadar gelse bu küslük ayıp olacakmış.
    Rahmetlik Ayşen öğretmen bunu anlatıp arkasından bir kahkaha patlatırdı. O görüntüsü gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Birlikte beş yıla yakın çalıştık güzel günlerimiz oldu. Allah rahmet eylesin.

                                                                     Ali Akdoğan





    

8 Ocak 2012 Pazar

Öldü Ama Askerliğini Yapmamıştı

     İki gün önce akşam haberlerinde kemik kanseri sonucu altı ay önce ölen Şafak öğretmenin annesine postayla gönderilen; Şafak öğretmenin atanamayan öğretmenler platformu kurması ve bu platformda verdiği mücadele nedeni ile açılan dava sonucunda aldığı mahkumiyet cezası tebligatını getiren postacı ile Şafak'ın annesi arasında geçen konuşma ve kadının yaşadığı travma bana, Anadolu'da yaşanmış bir olayı anımsattı.  
     Anadolu'nun bir köyünde komşu olan Süslü Mehmet ile Sakar Halil yıllarca birbirleriyle didişmekten çalışmaya, zenginleşmeye, mutlu olmaya fırsat bulamamışlardı. Kendileri mutlu olamadıkları gibi eşleri, çocukları, torunları, bütün akrabaları da mutsuz olmuştu. Ama onlar bazen gurur, bazen inat uğruna bütün bir ömrü harcamayı marifet saymışlardı.
    Süslü Mehmet'in oğlu, Sakar Halil'in  köpeğine taş atmış, attığı taş köpeğin ayağına isabet etmişti. Köpek toplayınca kıyamet kopmuştu. Kavga başlamış, kafa göz yarılmış, komşular araya girip barıştırmak istemiş ama başarılı olmamışlardı. Sakar Halil ilçeye gidip savcılığa şikayet dilekçesi verdi.
     Jandarma köye geldi. Her iki ailenin fertlerini toplayıp minibüse bindirdi. Kiminin başı sarılı, kiminin eli. Sanırsınız ki meydan savaşından çıkmış gaziler kafilesi.
    İlçeye doğru yola çıkarken,  ayağı topal köpek olanları uzaktan izliyordu. Kendi yüzünden olanlardan utanıyor gibiydi. Konuşabilse, belki de yapmayın, yanlış yapıyorsunuz diyecekti sahiplerine.
      Minibüs adliyenin önünde durdu. Arabadan inenler çok sakindi. Sanki kavga eden onlar değilmiş gibi birbirlerine saygıda kusur etmiyorlardı. Ne de olsa şehire gelmişlerdi. Medeni davranmak gerektiğine inanıyorlardı. Topluca duruşma salonuna girdiler. Hatta kapıdan girerken önce sen geç nezaketinde bulunanlar bile oldu. Yerlerine oturdular.
      Mahkeme başlayıp, birinci duruşmada yargıç;
    - Kimlik tespitleri  yapıldı, duruşmanız üç ay sonraya ertelenmiştir, dediğinde.
    Her iki aile de zafer kazanmış edasıyla duruşma salonundan çıktılar. Önlerinde üç ay zaman vardı. Birbirlerini daha çok didikleyecek, hataya zorlayacak ve haklı olmak için ne gerekiyorsa yapacaklardı.
    Aynı arabayla köye döndüler ama arabada hiç konuşmadılar. Üç ay hızla gelip geçti. Tekrar cümbür cemaat ilçeye taşındılar. İkinci duruşma başladı. Yargıcın sesi yine yükseldi.
    - Delillerin toplanması için duruşma beş ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
     Tekrar köye döndüler. Üçüncü duruşmada dava sonuçlanır umuduyla beklemeye başladılar. Sayılı gün çabuk geçti. Duruşma tarihi gelip çattı. Tekrar ailelerin bütün fertleri ilçeye yola çıktı. Üçüncü duruşma başladı. Savcı iddanemeyi okuduktan sonra kendileri iki kelime konuşmadan yargıç kararı açıkladı.
    - Şahitlerin dinlenmesi için duruşma iki ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
     Yeniden köye dönüş yolculuğu başladı. Hala Kimse pişmanlık duymuyordu. Çünkü hakim kendilerini haklı bulacak ve karşı tarafa ceza verecekti. Bu da dünya malına değerdi. İki ay sonra mahkemeye gelmişlerdi. Şahitler dinlendi. Avukatlar dosyayı incelemedikleri için mahkemeden süre istediler. Duruşma dosyaların incelenmesi gerekçesiyle bir ay sonraya ertelendi. Her iki aile, köye yine eli boş döndü. Ama önemli değildi. Nasıl olsa işin sonuna yaklaşmışlardı. Sonuçta haklı oldukları ortaya çıkınca komşusu ceza alacaktı. Bunun sevinci yeter de artardı.Yol masrafları, zaman kaybı hiç önemli değildi.
    Bir ay sonra son duruşmaya gittiler. Duruşma başladı. Karşılıklı suçlamalar öyle gülünç noktalara varıyordu ki; yargıç gülmemek için kendini zor tutuyordu. Herkes dinlendikten sonra yargıç kararını açıkladı.
       Karar:
     - Yapılan duruşma sonucunda cezayı gerektirecek bir unsura rastlanmamış olup, tarafların gereksiz yere mahkemeyi meşgul ettiklerinden ve gereksiz zaman kaybına neden olduklarından dolayı uyarılmalarına, bu tür olaylarla bir daha mahkemelerin meşgul edilmemesine aksi takdirde cezai müediler uygulanacağına, mahkeme masraflarının her iki aileye eşit ölçüde ödettirilmesine, karar verilmiştir, dedi.
     Duruşma salonunda buz gibi bir hava esti. Her iki ailenin fertleri; sessizce yerlerinden kalktılar. Birbirlerine baktılar. Ne olduğunu anlayamamışlardı. Şaşkın bir yüz ifadesiyle dışarı çıktılar. Hala olayın bir hiç yüzünden bu noktaya geldiğinin farkına varamamışlardı. Çünkü bu iki ailenin yılları hep böyle geçmişti. Köydeki en geniş araziye, bağa bahçeye sahip olan iki aile olmalarına rağmen köyün en yoksullarıydılar.
   Süslü Mehmet bu olaydan altı ay sonra öldü. Sakar Halil mahkemenin verdiği karardan rahatsız olmuş, köpeğin öcünün yerde kaldığına, süslünün mutlaka cezalandırılması gerektiğine kendisini inandırmıştı. Bir yıl sonra aklına bir cinlik geldi.
   - Tamam çıranı yaktım Süslü Mehmet diye mırıldandı.
    Ertesi gün erken kalktı. Traş oldu. Güzel elbiselerini giydi. Evinden çıktı. Süslü Mehmet'in evine doğru uzun uzun baktı. Köy minibüsüne binip ilçeye doğru yola çıktı. M,nibüs köy mezarlığının yanından geçerken Süslü Mehmet'in mezarına bakıp;
     -Bu sefer çıranı yaktım senin. Mezarda da sana rahat yok. Göreceksin seni mahkum ettireceğim, dedi. 
      İlçeye gidip savcılığa; Süslü Mehmet asker kaçağıdır diye bir dilekçe verdi.  Mahkeme günü belirlendi. Bir ay sonra duruşma vardı. Sakar Halil yine erken kalktı. Traş oldu. En güzel elbiselerini giydi. Karısının sorularına cevap vermeden minibüse binip ilçeye doğru yola çıktı. Keyfine diyecek yoktu. Komşusunu kötü yerden yakaladığını ve kesin ceza alacağını düşünüyordu. Duruşma salonuna girdi. Geçip yerine oturdu. Bu sefer salon boştu. Ondan başka kimse yoktu. Çok sevinçliydi. Süslü kesin ceza alacak diye geçirdi içinden. Yargıç salona girerken ayağa kalkıp bir tebessümle baktı. Bu sefer ben haklıyım der gibi bakıyordu mahkeme heyetine. Yerine oturduktan sonra duruşma başladı.
     Yargıç sordu;
     - Dilekçende Süslü mehmet'in asker kaçağı olduğunu yazmışsın.
     Sakar Halil tebessümle;
     - Evet efendim.
     Yargıç salona bir göz gezdirdikten sonra;
      - Peki süslü Mehmet nerede? Niye mahkemeye gelmedi?
      Sakar pişkin bir sesle;
      - O gelemez hakim bey, çünkü bir yıl önce öldü.
       Yargıç biraz şaşkın, birazda sert bir sesle;
       - Peki ölen adama askerlik yapmadığı hesabı sorulur mu be adam?
       Sakar Halil hala haklı olduğunu düşünerek;
        - Hakim bey öldü ama askerliğini yapmamıştı, bu suç değil mi? dedi.
        Yargıç, hiddetle bağırarak kararını açıkladı;
        - Sen git onu mezardan kaldır, bizde askere yollayalım. Mahkeme masraflarını ödeyeceksin ve mahkemeyi gereksiz yere meşgul ettiğin için para cezasına çarptırılacaksın.dedi.
        Sakar yine baltayı taşa vurmuştu. Öç alma duygusunun insana neler yaptırdığını geç de olsa anlamıştı ama geç kalmıştı.
                                                                           
                                                                                            Ali Akdoğan