Köylü Hasan emmi oğlunu; dinini daha iyi öğrensin, daha dindar olsun diye medreseye göndermiş. Fakı olarak din eğitimine başlayan Şuayip bir iki yıl kesintisiz eğitimine devam etmiş. Hocasından el alıp köyüne dönmüş. Annesine babasına ve arkadaşlarına dini fetvalar vermeye başlamış.
Yaz gelmiş. Babasıyla tarlaya ekin biçmeye gitmiş. Güneş epey yükselmiş. Hava oldukça sıcak. İnsanın gölgesi küçülüp boyunun yarısından bile küçük olduğu sırada Hasan emmi hacet gidermek için uygun bir yer aramış. Batıya dönüp küçük abdest bozacakmış ki Oğlu Şuayip;
- Baba baba ne yapıyorsun? Batıya dönülür mü? günahtır, diye seslenmiş.
Çünkü medresede onlara yönler öğretilirken; Önümüz güney, sağımız batı, solumuz doğu, arkamız kuzey demişler. Sağımızda ve solumuzda katip melekler hayır ve şer yazarlar. Arkamızda ise koruyucu melekler var bizi görünmez kazalardan korurlar diye öğretilmiş. Bu meleklerin olduğu tarafa dönmek günahtır diye öğretilmiş.
Hasan emmi kuzeye dönmüş, tam işeyecekmiş ki oğlu yine seslenmiş;
- Baba baba işerken kuzeye dönülür mü? günahtır, demiş.
Hasan emmi çaresiz doğuya dönmüş, oğlu yine heyecanla bağırmış, günah olduğunu söyleyince, Hasan emmi düşünmüş bir kıble kaldı. Oraya da dinimizce dönülmez günahtır. En sonunda aklına sırt üstü uzanıp işemek gelmiş ve sırt üstü uzanıp havaya doğru işerken oğluna sitemli bir sesle;
- Siz bizi şaşırttınız Allah ta sizi şaşırtsın, demiş.
Ülkemizin eğitiminden sorumlu olanlar da önce Hasan Celal Güzel'in bakan olduğu sırada pozitif bilim olan biyoloji dersini müfredattan kaldırdılar. Dünya moleküler biyoloji ile buluşlarına devam ederken biz ağzımız açık izliyoruz. Gen haritaları ve genetik hastalıklarla ilgili buluşlarını açıkladıkları zaman vay be ne güzel buluşlar deyip alkışlıyoruz. Biz buyuz işte.
Avni Akyol'un bakanlığı döneminde önce liselerde kredili sistem getirildi.Çok güzel bir sistem dendi. Okul müdürlerinden bu konuda raporlar istendi. Biz de raporlarımızda; alt yapı oluşturulmadan bu sistem sorunlu olur dedik. Kabul görmedi. Kütüphane yok, müzik salonu ve okuma salonları yok. Boşta kalan çocuklar kafelerde geçirmeye başladı ders aralarını. Zararlı alışkanlıklar aldı başını gitti. Hele sonra farkına varıldı vazgeçildi.
Yine aynı bakan döneminde altı yaş gurubunu birinci sınıfa alın dediler. Biz yine raporlarımızda bu yaş grubunun matematik zeka yaşının yeterli olamayacağını söyledik. Çünkü matematiğin zeka yaşı, okuma-yazma zeka yaşına göre bir yıl geriden gelir dedik. Kabul görmedi. O çocuklar da harcandı. Okula başlayanlar okuma-yazmayı öğrendi ama matematikte kavrama yetersizliğinden okul hayatları boyunca bize beddua ettiler.
İnsan oğlu aynı meyve gibidir. Olgunlaşmayan bir meyveyi koparıp yiyebilirsiniz ama olgun bir meyvenin tadını alamazsınız. Çocuğu da okula erken alabilirsiniz ama istediğiniz başarıya ulaştıramazsınız. Sonra da çocuğu geri zekalı olmakla suçlarsınız. Kendi suçunuzu başkasına yüklemek kadar kolay bir şey yoktur. Hele birde karşınızdaki; gücünüzün yettiği biriyse bu daha da kolay.
Her bakan getirdiği sistemin çok iyi olduğunu söyledi. Ama sonra öyle olmadığını görünce vazgeçti. Sıra şimdiki bakanda. Bakalım o ne zaman hatalı olduğunu anlayacak?
Yörük göçünü yüklemiş yola çıkacak,
Komşusu;
- Bu yük düzensiz demiş.
Yörük de;
- Göç giderken yolda düzülür, demiş.
Yolda düzülen göçün de hali meydanda.
Ali Akdoğan
18 Mart 2012 Pazar
1 Şubat 2012 Çarşamba
Birini Bana Öncüt Ver
Aslanköy'de görev yaparken birlikte çalıştığımız ve fakat 1990 yılı Ağustos ayındaki yangında kaybettiğimiz Ayşen Ergan arkadaşımızın anlattığı bu fıkramsı olayı sizlerle paylaşmak istedim.
Aynı köyden iki delikanlı birlikte askere gitmiş ve tesadüfen aynı bölükte askerlik görevlerini yapıyorlarmış. Bir gün bölük komutanı bölükte bulunan askerlerden birer tane vesikalık fotoğraf istemiş. Üç gün içinde vermelerini emretmiş. Bizim aynı köylü delikanlılardan birinin iki tane vesikalık fotoğrafı varmış. Diğerinin hiç yokmuş. Fotoğrafı olmayan delikanlı, iki fotoğrafı olan köylüsüne yaklaşmış ve;
- Emmoğlu şunlardan birini bana öncüt versen olmaz mı? Benim olunca bende sana veririm, demiş.
Öteki;
- Olmaz emoğlu. Bu herkesin kendine ait olur. Öncüt verilmez, demiş.
Diğeri biraz da kahırlanarak;
- Hadi canım, veresin yok ondan böyle diyorsun, demiş ve küsmüş.
Öteki iki fotoğrafı olan delikanlı dili döndüğünce anlatmaya çalışmış ama diğeri anlamak istemeyince bir ilerleme kaydedilmemiş.
Fotoğrafları teslim etme tarihi gelip çatmış. Fotoğrafı olanlar vermiş. Bizim delikanlı köylüsü kendisine öncüt fotoğraf vermediği için komutanına şikayette bulunmuş.
- Komutanım onda iki tane vardı. Öncüt istedim vermedi. Benim de param yoktu. O yüzden fotoğrafım yok, demiş.
Komutan;
- Oğlum bunda ödünç olmaz, herkesin kendisine ait olur, deyince.
İnanmış bizimki. Gitmiş köylüsünden özür dilemiş. İş tatlıya bağlanmış. yoksa köye kadar gelse bu küslük ayıp olacakmış.
Rahmetlik Ayşen öğretmen bunu anlatıp arkasından bir kahkaha patlatırdı. O görüntüsü gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Birlikte beş yıla yakın çalıştık güzel günlerimiz oldu. Allah rahmet eylesin.
Ali Akdoğan
Aynı köyden iki delikanlı birlikte askere gitmiş ve tesadüfen aynı bölükte askerlik görevlerini yapıyorlarmış. Bir gün bölük komutanı bölükte bulunan askerlerden birer tane vesikalık fotoğraf istemiş. Üç gün içinde vermelerini emretmiş. Bizim aynı köylü delikanlılardan birinin iki tane vesikalık fotoğrafı varmış. Diğerinin hiç yokmuş. Fotoğrafı olmayan delikanlı, iki fotoğrafı olan köylüsüne yaklaşmış ve;
- Emmoğlu şunlardan birini bana öncüt versen olmaz mı? Benim olunca bende sana veririm, demiş.
Öteki;
- Olmaz emoğlu. Bu herkesin kendine ait olur. Öncüt verilmez, demiş.
Diğeri biraz da kahırlanarak;
- Hadi canım, veresin yok ondan böyle diyorsun, demiş ve küsmüş.
Öteki iki fotoğrafı olan delikanlı dili döndüğünce anlatmaya çalışmış ama diğeri anlamak istemeyince bir ilerleme kaydedilmemiş.
Fotoğrafları teslim etme tarihi gelip çatmış. Fotoğrafı olanlar vermiş. Bizim delikanlı köylüsü kendisine öncüt fotoğraf vermediği için komutanına şikayette bulunmuş.
- Komutanım onda iki tane vardı. Öncüt istedim vermedi. Benim de param yoktu. O yüzden fotoğrafım yok, demiş.
Komutan;
- Oğlum bunda ödünç olmaz, herkesin kendisine ait olur, deyince.
İnanmış bizimki. Gitmiş köylüsünden özür dilemiş. İş tatlıya bağlanmış. yoksa köye kadar gelse bu küslük ayıp olacakmış.
Rahmetlik Ayşen öğretmen bunu anlatıp arkasından bir kahkaha patlatırdı. O görüntüsü gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Birlikte beş yıla yakın çalıştık güzel günlerimiz oldu. Allah rahmet eylesin.
Ali Akdoğan
8 Ocak 2012 Pazar
Öldü Ama Askerliğini Yapmamıştı
İki gün önce akşam haberlerinde kemik kanseri sonucu altı ay önce ölen Şafak öğretmenin annesine postayla gönderilen; Şafak öğretmenin atanamayan öğretmenler platformu kurması ve bu platformda verdiği mücadele nedeni ile açılan dava sonucunda aldığı mahkumiyet cezası tebligatını getiren postacı ile Şafak'ın annesi arasında geçen konuşma ve kadının yaşadığı travma bana, Anadolu'da yaşanmış bir olayı anımsattı.
Anadolu'nun bir köyünde komşu olan Süslü Mehmet ile Sakar Halil yıllarca birbirleriyle didişmekten çalışmaya, zenginleşmeye, mutlu olmaya fırsat bulamamışlardı. Kendileri mutlu olamadıkları gibi eşleri, çocukları, torunları, bütün akrabaları da mutsuz olmuştu. Ama onlar bazen gurur, bazen inat uğruna bütün bir ömrü harcamayı marifet saymışlardı.
Süslü Mehmet'in oğlu, Sakar Halil'in köpeğine taş atmış, attığı taş köpeğin ayağına isabet etmişti. Köpek toplayınca kıyamet kopmuştu. Kavga başlamış, kafa göz yarılmış, komşular araya girip barıştırmak istemiş ama başarılı olmamışlardı. Sakar Halil ilçeye gidip savcılığa şikayet dilekçesi verdi.
Jandarma köye geldi. Her iki ailenin fertlerini toplayıp minibüse bindirdi. Kiminin başı sarılı, kiminin eli. Sanırsınız ki meydan savaşından çıkmış gaziler kafilesi.
İlçeye doğru yola çıkarken, ayağı topal köpek olanları uzaktan izliyordu. Kendi yüzünden olanlardan utanıyor gibiydi. Konuşabilse, belki de yapmayın, yanlış yapıyorsunuz diyecekti sahiplerine.
Minibüs adliyenin önünde durdu. Arabadan inenler çok sakindi. Sanki kavga eden onlar değilmiş gibi birbirlerine saygıda kusur etmiyorlardı. Ne de olsa şehire gelmişlerdi. Medeni davranmak gerektiğine inanıyorlardı. Topluca duruşma salonuna girdiler. Hatta kapıdan girerken önce sen geç nezaketinde bulunanlar bile oldu. Yerlerine oturdular.
Mahkeme başlayıp, birinci duruşmada yargıç;
- Kimlik tespitleri yapıldı, duruşmanız üç ay sonraya ertelenmiştir, dediğinde.
Her iki aile de zafer kazanmış edasıyla duruşma salonundan çıktılar. Önlerinde üç ay zaman vardı. Birbirlerini daha çok didikleyecek, hataya zorlayacak ve haklı olmak için ne gerekiyorsa yapacaklardı.
Aynı arabayla köye döndüler ama arabada hiç konuşmadılar. Üç ay hızla gelip geçti. Tekrar cümbür cemaat ilçeye taşındılar. İkinci duruşma başladı. Yargıcın sesi yine yükseldi.
- Delillerin toplanması için duruşma beş ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Tekrar köye döndüler. Üçüncü duruşmada dava sonuçlanır umuduyla beklemeye başladılar. Sayılı gün çabuk geçti. Duruşma tarihi gelip çattı. Tekrar ailelerin bütün fertleri ilçeye yola çıktı. Üçüncü duruşma başladı. Savcı iddanemeyi okuduktan sonra kendileri iki kelime konuşmadan yargıç kararı açıkladı.
- Şahitlerin dinlenmesi için duruşma iki ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Yeniden köye dönüş yolculuğu başladı. Hala Kimse pişmanlık duymuyordu. Çünkü hakim kendilerini haklı bulacak ve karşı tarafa ceza verecekti. Bu da dünya malına değerdi. İki ay sonra mahkemeye gelmişlerdi. Şahitler dinlendi. Avukatlar dosyayı incelemedikleri için mahkemeden süre istediler. Duruşma dosyaların incelenmesi gerekçesiyle bir ay sonraya ertelendi. Her iki aile, köye yine eli boş döndü. Ama önemli değildi. Nasıl olsa işin sonuna yaklaşmışlardı. Sonuçta haklı oldukları ortaya çıkınca komşusu ceza alacaktı. Bunun sevinci yeter de artardı.Yol masrafları, zaman kaybı hiç önemli değildi.
Bir ay sonra son duruşmaya gittiler. Duruşma başladı. Karşılıklı suçlamalar öyle gülünç noktalara varıyordu ki; yargıç gülmemek için kendini zor tutuyordu. Herkes dinlendikten sonra yargıç kararını açıkladı.
Karar:
- Yapılan duruşma sonucunda cezayı gerektirecek bir unsura rastlanmamış olup, tarafların gereksiz yere mahkemeyi meşgul ettiklerinden ve gereksiz zaman kaybına neden olduklarından dolayı uyarılmalarına, bu tür olaylarla bir daha mahkemelerin meşgul edilmemesine aksi takdirde cezai müediler uygulanacağına, mahkeme masraflarının her iki aileye eşit ölçüde ödettirilmesine, karar verilmiştir, dedi.
Duruşma salonunda buz gibi bir hava esti. Her iki ailenin fertleri; sessizce yerlerinden kalktılar. Birbirlerine baktılar. Ne olduğunu anlayamamışlardı. Şaşkın bir yüz ifadesiyle dışarı çıktılar. Hala olayın bir hiç yüzünden bu noktaya geldiğinin farkına varamamışlardı. Çünkü bu iki ailenin yılları hep böyle geçmişti. Köydeki en geniş araziye, bağa bahçeye sahip olan iki aile olmalarına rağmen köyün en yoksullarıydılar.
Süslü Mehmet bu olaydan altı ay sonra öldü. Sakar Halil mahkemenin verdiği karardan rahatsız olmuş, köpeğin öcünün yerde kaldığına, süslünün mutlaka cezalandırılması gerektiğine kendisini inandırmıştı. Bir yıl sonra aklına bir cinlik geldi.
- Tamam çıranı yaktım Süslü Mehmet diye mırıldandı.
Ertesi gün erken kalktı. Traş oldu. Güzel elbiselerini giydi. Evinden çıktı. Süslü Mehmet'in evine doğru uzun uzun baktı. Köy minibüsüne binip ilçeye doğru yola çıktı. M,nibüs köy mezarlığının yanından geçerken Süslü Mehmet'in mezarına bakıp;
-Bu sefer çıranı yaktım senin. Mezarda da sana rahat yok. Göreceksin seni mahkum ettireceğim, dedi.
İlçeye gidip savcılığa; Süslü Mehmet asker kaçağıdır diye bir dilekçe verdi. Mahkeme günü belirlendi. Bir ay sonra duruşma vardı. Sakar Halil yine erken kalktı. Traş oldu. En güzel elbiselerini giydi. Karısının sorularına cevap vermeden minibüse binip ilçeye doğru yola çıktı. Keyfine diyecek yoktu. Komşusunu kötü yerden yakaladığını ve kesin ceza alacağını düşünüyordu. Duruşma salonuna girdi. Geçip yerine oturdu. Bu sefer salon boştu. Ondan başka kimse yoktu. Çok sevinçliydi. Süslü kesin ceza alacak diye geçirdi içinden. Yargıç salona girerken ayağa kalkıp bir tebessümle baktı. Bu sefer ben haklıyım der gibi bakıyordu mahkeme heyetine. Yerine oturduktan sonra duruşma başladı.
Yargıç sordu;
- Dilekçende Süslü mehmet'in asker kaçağı olduğunu yazmışsın.
Sakar Halil tebessümle;
- Evet efendim.
Yargıç salona bir göz gezdirdikten sonra;
- Peki süslü Mehmet nerede? Niye mahkemeye gelmedi?
Sakar pişkin bir sesle;
- O gelemez hakim bey, çünkü bir yıl önce öldü.
Yargıç biraz şaşkın, birazda sert bir sesle;
- Peki ölen adama askerlik yapmadığı hesabı sorulur mu be adam?
Sakar Halil hala haklı olduğunu düşünerek;
- Hakim bey öldü ama askerliğini yapmamıştı, bu suç değil mi? dedi.
Yargıç, hiddetle bağırarak kararını açıkladı;
- Sen git onu mezardan kaldır, bizde askere yollayalım. Mahkeme masraflarını ödeyeceksin ve mahkemeyi gereksiz yere meşgul ettiğin için para cezasına çarptırılacaksın.dedi.
Sakar yine baltayı taşa vurmuştu. Öç alma duygusunun insana neler yaptırdığını geç de olsa anlamıştı ama geç kalmıştı.
Ali Akdoğan
Anadolu'nun bir köyünde komşu olan Süslü Mehmet ile Sakar Halil yıllarca birbirleriyle didişmekten çalışmaya, zenginleşmeye, mutlu olmaya fırsat bulamamışlardı. Kendileri mutlu olamadıkları gibi eşleri, çocukları, torunları, bütün akrabaları da mutsuz olmuştu. Ama onlar bazen gurur, bazen inat uğruna bütün bir ömrü harcamayı marifet saymışlardı.
Süslü Mehmet'in oğlu, Sakar Halil'in köpeğine taş atmış, attığı taş köpeğin ayağına isabet etmişti. Köpek toplayınca kıyamet kopmuştu. Kavga başlamış, kafa göz yarılmış, komşular araya girip barıştırmak istemiş ama başarılı olmamışlardı. Sakar Halil ilçeye gidip savcılığa şikayet dilekçesi verdi.
Jandarma köye geldi. Her iki ailenin fertlerini toplayıp minibüse bindirdi. Kiminin başı sarılı, kiminin eli. Sanırsınız ki meydan savaşından çıkmış gaziler kafilesi.
İlçeye doğru yola çıkarken, ayağı topal köpek olanları uzaktan izliyordu. Kendi yüzünden olanlardan utanıyor gibiydi. Konuşabilse, belki de yapmayın, yanlış yapıyorsunuz diyecekti sahiplerine.
Minibüs adliyenin önünde durdu. Arabadan inenler çok sakindi. Sanki kavga eden onlar değilmiş gibi birbirlerine saygıda kusur etmiyorlardı. Ne de olsa şehire gelmişlerdi. Medeni davranmak gerektiğine inanıyorlardı. Topluca duruşma salonuna girdiler. Hatta kapıdan girerken önce sen geç nezaketinde bulunanlar bile oldu. Yerlerine oturdular.
Mahkeme başlayıp, birinci duruşmada yargıç;
- Kimlik tespitleri yapıldı, duruşmanız üç ay sonraya ertelenmiştir, dediğinde.
Her iki aile de zafer kazanmış edasıyla duruşma salonundan çıktılar. Önlerinde üç ay zaman vardı. Birbirlerini daha çok didikleyecek, hataya zorlayacak ve haklı olmak için ne gerekiyorsa yapacaklardı.
Aynı arabayla köye döndüler ama arabada hiç konuşmadılar. Üç ay hızla gelip geçti. Tekrar cümbür cemaat ilçeye taşındılar. İkinci duruşma başladı. Yargıcın sesi yine yükseldi.
- Delillerin toplanması için duruşma beş ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Tekrar köye döndüler. Üçüncü duruşmada dava sonuçlanır umuduyla beklemeye başladılar. Sayılı gün çabuk geçti. Duruşma tarihi gelip çattı. Tekrar ailelerin bütün fertleri ilçeye yola çıktı. Üçüncü duruşma başladı. Savcı iddanemeyi okuduktan sonra kendileri iki kelime konuşmadan yargıç kararı açıkladı.
- Şahitlerin dinlenmesi için duruşma iki ay sonraya ertelenmiştir, dedi.
Yeniden köye dönüş yolculuğu başladı. Hala Kimse pişmanlık duymuyordu. Çünkü hakim kendilerini haklı bulacak ve karşı tarafa ceza verecekti. Bu da dünya malına değerdi. İki ay sonra mahkemeye gelmişlerdi. Şahitler dinlendi. Avukatlar dosyayı incelemedikleri için mahkemeden süre istediler. Duruşma dosyaların incelenmesi gerekçesiyle bir ay sonraya ertelendi. Her iki aile, köye yine eli boş döndü. Ama önemli değildi. Nasıl olsa işin sonuna yaklaşmışlardı. Sonuçta haklı oldukları ortaya çıkınca komşusu ceza alacaktı. Bunun sevinci yeter de artardı.Yol masrafları, zaman kaybı hiç önemli değildi.
Bir ay sonra son duruşmaya gittiler. Duruşma başladı. Karşılıklı suçlamalar öyle gülünç noktalara varıyordu ki; yargıç gülmemek için kendini zor tutuyordu. Herkes dinlendikten sonra yargıç kararını açıkladı.
Karar:
- Yapılan duruşma sonucunda cezayı gerektirecek bir unsura rastlanmamış olup, tarafların gereksiz yere mahkemeyi meşgul ettiklerinden ve gereksiz zaman kaybına neden olduklarından dolayı uyarılmalarına, bu tür olaylarla bir daha mahkemelerin meşgul edilmemesine aksi takdirde cezai müediler uygulanacağına, mahkeme masraflarının her iki aileye eşit ölçüde ödettirilmesine, karar verilmiştir, dedi.
Duruşma salonunda buz gibi bir hava esti. Her iki ailenin fertleri; sessizce yerlerinden kalktılar. Birbirlerine baktılar. Ne olduğunu anlayamamışlardı. Şaşkın bir yüz ifadesiyle dışarı çıktılar. Hala olayın bir hiç yüzünden bu noktaya geldiğinin farkına varamamışlardı. Çünkü bu iki ailenin yılları hep böyle geçmişti. Köydeki en geniş araziye, bağa bahçeye sahip olan iki aile olmalarına rağmen köyün en yoksullarıydılar.
Süslü Mehmet bu olaydan altı ay sonra öldü. Sakar Halil mahkemenin verdiği karardan rahatsız olmuş, köpeğin öcünün yerde kaldığına, süslünün mutlaka cezalandırılması gerektiğine kendisini inandırmıştı. Bir yıl sonra aklına bir cinlik geldi.
- Tamam çıranı yaktım Süslü Mehmet diye mırıldandı.
Ertesi gün erken kalktı. Traş oldu. Güzel elbiselerini giydi. Evinden çıktı. Süslü Mehmet'in evine doğru uzun uzun baktı. Köy minibüsüne binip ilçeye doğru yola çıktı. M,nibüs köy mezarlığının yanından geçerken Süslü Mehmet'in mezarına bakıp;
-Bu sefer çıranı yaktım senin. Mezarda da sana rahat yok. Göreceksin seni mahkum ettireceğim, dedi.
İlçeye gidip savcılığa; Süslü Mehmet asker kaçağıdır diye bir dilekçe verdi. Mahkeme günü belirlendi. Bir ay sonra duruşma vardı. Sakar Halil yine erken kalktı. Traş oldu. En güzel elbiselerini giydi. Karısının sorularına cevap vermeden minibüse binip ilçeye doğru yola çıktı. Keyfine diyecek yoktu. Komşusunu kötü yerden yakaladığını ve kesin ceza alacağını düşünüyordu. Duruşma salonuna girdi. Geçip yerine oturdu. Bu sefer salon boştu. Ondan başka kimse yoktu. Çok sevinçliydi. Süslü kesin ceza alacak diye geçirdi içinden. Yargıç salona girerken ayağa kalkıp bir tebessümle baktı. Bu sefer ben haklıyım der gibi bakıyordu mahkeme heyetine. Yerine oturduktan sonra duruşma başladı.
Yargıç sordu;
- Dilekçende Süslü mehmet'in asker kaçağı olduğunu yazmışsın.
Sakar Halil tebessümle;
- Evet efendim.
Yargıç salona bir göz gezdirdikten sonra;
- Peki süslü Mehmet nerede? Niye mahkemeye gelmedi?
Sakar pişkin bir sesle;
- O gelemez hakim bey, çünkü bir yıl önce öldü.
Yargıç biraz şaşkın, birazda sert bir sesle;
- Peki ölen adama askerlik yapmadığı hesabı sorulur mu be adam?
Sakar Halil hala haklı olduğunu düşünerek;
- Hakim bey öldü ama askerliğini yapmamıştı, bu suç değil mi? dedi.
Yargıç, hiddetle bağırarak kararını açıkladı;
- Sen git onu mezardan kaldır, bizde askere yollayalım. Mahkeme masraflarını ödeyeceksin ve mahkemeyi gereksiz yere meşgul ettiğin için para cezasına çarptırılacaksın.dedi.
Sakar yine baltayı taşa vurmuştu. Öç alma duygusunun insana neler yaptırdığını geç de olsa anlamıştı ama geç kalmıştı.
Ali Akdoğan
11 Aralık 2011 Pazar
Genç Öğretmen Necdet Okçu
Mersin öğretmen okuluna, 1972-1973 öğretim yılında biz ikinci sınıftayken Van kız öğretmen okulundan geldi. Yaşı çok genç olduğu için kendimize daha yakın buluyorduk Necdet öğretmeni.
Bir yıl sonra Eğitim Şefi oldu. Okulun yönetim kadrosunda gencecik bir öğretmen. Yüzü hep güleç, aydınlık. Öğrencilerin ona saygısızlık yapması imkansızdı. Çünkü bütün öğrencilere tebessüm ederek hitap ederdi. İnsanın ruhunu okşayan yumuşak ve pürüzsüz bir sesi vardı. Örnek vermek için bir şiir veya yazı okuyunca herkes kulak kesilirdi.
Üçüncü sınıfta bizim kompozisyon dersimize girdi. Sınıfta yapılan kompozisyon çalışmalarında öğrencilerin ilgi alanlarına uygun birkaç konu seçer ve bizden serbest olarak bu konulardan birini seçip, seçtiğimiz o konuda yazmamızı isterdi.
Bir gün kompozisyon yazılısında yine tahtaya birkaç konu yazdı ve bunlardan birini seçip yazmamızı istedi. Tahtaya yazılan konular içinde beni en çok etkileyen konu başlığı "Kıskançlık"tı. Kendi ruh halimi tahlil ederek bir kompozisyon yazdım. Yazılıları okuduktan sonra sınıftan beğendiği birkaç yazıyı seçmiş ve başka sınıflarda örnek olarak okumuş. Seçilen yazılardan birisi de benim yazdığımdı.
Sınıfa geldi. Yazıları bizim sınıfta okuduktan sonra bana dönüp;
-Bak Ali şu giriş bölümünde bir cümle buraya uymamış, ya da anlamı zayıflatıyor. Bu cümlenin yerine başka bir cümle yaz. Bu yazıyı özel notlarımın arasına almak istiyorum, dedi.
Kendi yazdığım yazıyı onun sesinden dinlerken gerçekten çok farklı buldum ve çok beğendim. Sanki o yazıyı ben yazmamıştım. Bana o kadar farklı geldi ki kendimle gurur duydum. Yazıyı aldım söylenen cümlenin yerine daha uygun bir cümle yazıp kendisine gösterdim.
- Hah şimdi daha iyi oldu, dedi.
Çok yönlü bir öğretmendi. Bir gün;
-Sivas yöresine ait halkoyunları ekibini kurup çalıştırmak istediğini ve halk oyunlarında oynadığım için bana ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çok sevindim. Gurur duydum. Hemen arkadaşlara haber verdim. Yarısı kız yarısı erkek on oniki kişi bulup isimlerini kendisine götürdüm ve;
-Müzik konusunda sorun yaşayabileceğimizi söyledim.
O tatlı tebessümüyle yüzü aydınlandı ve;
-Müziği ben mandolinle çalarım, dedi.
Çalışmalara başladık. Kısa süre içinde ekip oluşmaya başladı. Ancak ekipteki bir kız arkadaşın davranışları nedeni ile rahatsız oldum ve ekipten ayrılmak istediğimi kendisine ilettim. Çok üzüldü. Sorunu çözmek istedi. Fakat başka bir ekipte oynadığımı bahane ederek,
-Başka bir arkadaşımın bu imkandan yararlanmasını istiyorum, dedim.
Kendisine çok inandırıcı gelmese de mantıklı bulmuştu. Çok iyi bir ekip yetiştirdi. Okulumuzun halk oyunları alanında bir ekibi daha oldu. Bu çalışmasıyla çok yönlü bir öğretmen olduğunu kanıtlamıştı.
Öğretmen olduktan sonra kısa süre mektuplaştık. Diyarbakır'ın çermik ilçesine isteği dışında atandığını yazmıştı mektubunda ve kırgındı. Daha sonra istifa edip dershaneci olunca iletişimimiz koptu. 1986 yılında Aslanköy'e atandım. Necdet öğretmenin Lisan Fen Dershanesinde olduğunu öğrendim. Kendisini ziyaret ettim. Aslanköy ilkokulu yıl sonu okul gecesinde sergilenmek üzere bir piyes yazdım. Kendisinden inceleyip fikrini söylemesini istedim. Bana gereken desteği sağladı.
Çocuklarım lisede öğrenci iken Lisan Fen Dershanesine gönderdim. Necdet öğretmenimin benden sonra çocuklarımın da öğretmeni olması çok hoş bir tesadüf oldu.
Bu yıl aniden hasta olduğunu, İstanbul'da tedavi gördüğünü öğrendim. Ne olduğunu anlamadan ölüm haberi geldi. Çok derinden etkilendim. Daha çok gençti. Ama ölüm sıra beklemiyor işte.
Senden çok şey öğrendim Necdet öğretmenim. Yüzündeki tebessüm gittiğin yerde de sönmesin. Işıklar içinde yat.
Ali Akdoğan
Bir yıl sonra Eğitim Şefi oldu. Okulun yönetim kadrosunda gencecik bir öğretmen. Yüzü hep güleç, aydınlık. Öğrencilerin ona saygısızlık yapması imkansızdı. Çünkü bütün öğrencilere tebessüm ederek hitap ederdi. İnsanın ruhunu okşayan yumuşak ve pürüzsüz bir sesi vardı. Örnek vermek için bir şiir veya yazı okuyunca herkes kulak kesilirdi.
Üçüncü sınıfta bizim kompozisyon dersimize girdi. Sınıfta yapılan kompozisyon çalışmalarında öğrencilerin ilgi alanlarına uygun birkaç konu seçer ve bizden serbest olarak bu konulardan birini seçip, seçtiğimiz o konuda yazmamızı isterdi.
Bir gün kompozisyon yazılısında yine tahtaya birkaç konu yazdı ve bunlardan birini seçip yazmamızı istedi. Tahtaya yazılan konular içinde beni en çok etkileyen konu başlığı "Kıskançlık"tı. Kendi ruh halimi tahlil ederek bir kompozisyon yazdım. Yazılıları okuduktan sonra sınıftan beğendiği birkaç yazıyı seçmiş ve başka sınıflarda örnek olarak okumuş. Seçilen yazılardan birisi de benim yazdığımdı.
Sınıfa geldi. Yazıları bizim sınıfta okuduktan sonra bana dönüp;
-Bak Ali şu giriş bölümünde bir cümle buraya uymamış, ya da anlamı zayıflatıyor. Bu cümlenin yerine başka bir cümle yaz. Bu yazıyı özel notlarımın arasına almak istiyorum, dedi.
Kendi yazdığım yazıyı onun sesinden dinlerken gerçekten çok farklı buldum ve çok beğendim. Sanki o yazıyı ben yazmamıştım. Bana o kadar farklı geldi ki kendimle gurur duydum. Yazıyı aldım söylenen cümlenin yerine daha uygun bir cümle yazıp kendisine gösterdim.
- Hah şimdi daha iyi oldu, dedi.
Çok yönlü bir öğretmendi. Bir gün;
-Sivas yöresine ait halkoyunları ekibini kurup çalıştırmak istediğini ve halk oyunlarında oynadığım için bana ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çok sevindim. Gurur duydum. Hemen arkadaşlara haber verdim. Yarısı kız yarısı erkek on oniki kişi bulup isimlerini kendisine götürdüm ve;
-Müzik konusunda sorun yaşayabileceğimizi söyledim.
O tatlı tebessümüyle yüzü aydınlandı ve;
-Müziği ben mandolinle çalarım, dedi.
Çalışmalara başladık. Kısa süre içinde ekip oluşmaya başladı. Ancak ekipteki bir kız arkadaşın davranışları nedeni ile rahatsız oldum ve ekipten ayrılmak istediğimi kendisine ilettim. Çok üzüldü. Sorunu çözmek istedi. Fakat başka bir ekipte oynadığımı bahane ederek,
-Başka bir arkadaşımın bu imkandan yararlanmasını istiyorum, dedim.
Kendisine çok inandırıcı gelmese de mantıklı bulmuştu. Çok iyi bir ekip yetiştirdi. Okulumuzun halk oyunları alanında bir ekibi daha oldu. Bu çalışmasıyla çok yönlü bir öğretmen olduğunu kanıtlamıştı.
Öğretmen olduktan sonra kısa süre mektuplaştık. Diyarbakır'ın çermik ilçesine isteği dışında atandığını yazmıştı mektubunda ve kırgındı. Daha sonra istifa edip dershaneci olunca iletişimimiz koptu. 1986 yılında Aslanköy'e atandım. Necdet öğretmenin Lisan Fen Dershanesinde olduğunu öğrendim. Kendisini ziyaret ettim. Aslanköy ilkokulu yıl sonu okul gecesinde sergilenmek üzere bir piyes yazdım. Kendisinden inceleyip fikrini söylemesini istedim. Bana gereken desteği sağladı.
Çocuklarım lisede öğrenci iken Lisan Fen Dershanesine gönderdim. Necdet öğretmenimin benden sonra çocuklarımın da öğretmeni olması çok hoş bir tesadüf oldu.
Bu yıl aniden hasta olduğunu, İstanbul'da tedavi gördüğünü öğrendim. Ne olduğunu anlamadan ölüm haberi geldi. Çok derinden etkilendim. Daha çok gençti. Ama ölüm sıra beklemiyor işte.
Senden çok şey öğrendim Necdet öğretmenim. Yüzündeki tebessüm gittiğin yerde de sönmesin. Işıklar içinde yat.
Ali Akdoğan
6 Aralık 2011 Salı
Cemal Turan İle 16 Mart Anısına
16 Mart öğretmen okullarının kuruluş tarihi olduğu için her yılın 16 Mart günü, öğretmen okulları kuruluş yıl dönümü olarak bütün öğretmen okullarında törenlerle kutlanırdı.
1973 yılı 16 Mart kutlamaları hazırlıkları tamamlanmış ve kutlama törenleri başlamak üzereydi. Okulumuzun Halk oyunları rehber öğretmeni Cemal Turan, halk oyunları ekip başkanlarını sabahın erken saatinde spor salonunda toplantıya çağırdı. Okulumuzda on dört yörenin oyunlarını oynayan "Halk oyunları Ekibi" vardı. Ekip başkanları hemen spor salonunda toplandık. Cemal öğretmen;
- Çocuklar; bütün ekipler oyun kıyafetlerini giyinip hazır bekleyecekler. Okula gelecek misafirleri sizler karşılayacaksınız, dedi.
Biz hemen oyun ekiplerinde oynayan arkadaşlarımıza söylenenleri ilettik ve kısa sürede elbiselerimizi giydik. Okulun tören yerinde beklemeye başladık. Saat 10.00 da misafirler gelmeye başladı. Mersin valisi ve milli eğitim müdürü okulun bahçesine girdiklerinde okulumuzun bandosu ve oyun ekipleri tören düzeni içinde misafirleri karşıladı. Misafirler törenin yapılacağı spor ve toplantı salonuna geçip oturdular. Törenler başladı.
Günün anlamına uygun konuşmalar yapıldı. Şiirler okundu. Sıra halk oyunları ekiplerinin gösterisine gelmişti. Ben Elazığ ekibinin başında oynuyordum. İkinci veya üçüncü sırada bizim ekibimiz çıkacaktı.
Hazırlıklarımızı yaptık. Davul zurna "Çaydaçıra"yı çalmaya başladı. Salonda ışıklar söndü. Yaktığımız mumların ışıgında oynayarak sahneye çıktık. Salonda büyük bir alkış sesi bizi oldukça yüreklendirmişti. Oyunumuzu oynadık. Mumlarımızı tabaklar içinde, sahnenin önünde yere bıraktık. O sırada ışıklar yandı. İkinci oyun için sahnede düzenimizi aldık. Davul zurna "Delilo"yu çaldı. Oyuna başladık. Henüz ikinci figürü yapıyorduk ki şalvarın üzerine bağladığım ve cepken ile şalvar arasında ahengi sağlayan ve aynı zamanda şalvarın uçkur bölümünü gizleyen kuşak çözülüp yere düştü. O anda biraz bocaladım. Ön sırada oturan misafirlere bir göz attım.Vali Bayram Turan Çetin oturduğu yerden kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Vali beyin gözleri gerçekten kocamandı ve projektör gibi beni izliyordu. Oyunu bozuntuya vermeden tamamladım. Üçüncü oyuna başlamadan önce davulcuya işaretle beklemesini söyledim. Eğilip yerden kuşağımı aldım. Tam bağlayacaktım ki; davulcu üçüncü oyunun müziğini çalmaya başladı. Ama benim kıyafetim dağılmış, gömleğin bir parçası da şalvarın üstüne çıkmıştı. Çaresiz durumdaydım. Bağlama fırsatı kalmayınca kuşağı yere attım ve bir tekmeyle sahnenin gerisine doğru fırlattım. Üçüncü oyuna başladık. Vali beyin yüzü gülüyordu. Sahnede kaldığımız sürece bakışları üzerimdeydi. Gösteriyi öyle perişan kıyafetle tamamladım. Çaydaçırayla yerdeki mum tabaklarımızı aldık ve sahneden çıktık. Yerdeki kuşağımı da almayı unutmadım tabi.
Sahne arkasında oynadığımız oyunları ve benim kuşağımı konuşuyorduk ki; Cemal öğretmen yanımıza geldi. Beni alnımdan öptü ve;
-Oyunu bozuntuya vermeden tamamladığın için seni kutluyorum. Bu çok büyük bir özgüven örneği, dedi.
Cemal öğretmenin bu babacan davranışı beni çok sevindirmiş, kendime olan özgüvenimi bir kat daha arttırmıştı..
Cemal Turan'ın öğrencisi olmak, onunla tanışmış olmak benim için büyük bir şanstı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
1973 yılı 16 Mart kutlamaları hazırlıkları tamamlanmış ve kutlama törenleri başlamak üzereydi. Okulumuzun Halk oyunları rehber öğretmeni Cemal Turan, halk oyunları ekip başkanlarını sabahın erken saatinde spor salonunda toplantıya çağırdı. Okulumuzda on dört yörenin oyunlarını oynayan "Halk oyunları Ekibi" vardı. Ekip başkanları hemen spor salonunda toplandık. Cemal öğretmen;
- Çocuklar; bütün ekipler oyun kıyafetlerini giyinip hazır bekleyecekler. Okula gelecek misafirleri sizler karşılayacaksınız, dedi.
Biz hemen oyun ekiplerinde oynayan arkadaşlarımıza söylenenleri ilettik ve kısa sürede elbiselerimizi giydik. Okulun tören yerinde beklemeye başladık. Saat 10.00 da misafirler gelmeye başladı. Mersin valisi ve milli eğitim müdürü okulun bahçesine girdiklerinde okulumuzun bandosu ve oyun ekipleri tören düzeni içinde misafirleri karşıladı. Misafirler törenin yapılacağı spor ve toplantı salonuna geçip oturdular. Törenler başladı.
Günün anlamına uygun konuşmalar yapıldı. Şiirler okundu. Sıra halk oyunları ekiplerinin gösterisine gelmişti. Ben Elazığ ekibinin başında oynuyordum. İkinci veya üçüncü sırada bizim ekibimiz çıkacaktı.
Hazırlıklarımızı yaptık. Davul zurna "Çaydaçıra"yı çalmaya başladı. Salonda ışıklar söndü. Yaktığımız mumların ışıgında oynayarak sahneye çıktık. Salonda büyük bir alkış sesi bizi oldukça yüreklendirmişti. Oyunumuzu oynadık. Mumlarımızı tabaklar içinde, sahnenin önünde yere bıraktık. O sırada ışıklar yandı. İkinci oyun için sahnede düzenimizi aldık. Davul zurna "Delilo"yu çaldı. Oyuna başladık. Henüz ikinci figürü yapıyorduk ki şalvarın üzerine bağladığım ve cepken ile şalvar arasında ahengi sağlayan ve aynı zamanda şalvarın uçkur bölümünü gizleyen kuşak çözülüp yere düştü. O anda biraz bocaladım. Ön sırada oturan misafirlere bir göz attım.Vali Bayram Turan Çetin oturduğu yerden kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Vali beyin gözleri gerçekten kocamandı ve projektör gibi beni izliyordu. Oyunu bozuntuya vermeden tamamladım. Üçüncü oyuna başlamadan önce davulcuya işaretle beklemesini söyledim. Eğilip yerden kuşağımı aldım. Tam bağlayacaktım ki; davulcu üçüncü oyunun müziğini çalmaya başladı. Ama benim kıyafetim dağılmış, gömleğin bir parçası da şalvarın üstüne çıkmıştı. Çaresiz durumdaydım. Bağlama fırsatı kalmayınca kuşağı yere attım ve bir tekmeyle sahnenin gerisine doğru fırlattım. Üçüncü oyuna başladık. Vali beyin yüzü gülüyordu. Sahnede kaldığımız sürece bakışları üzerimdeydi. Gösteriyi öyle perişan kıyafetle tamamladım. Çaydaçırayla yerdeki mum tabaklarımızı aldık ve sahneden çıktık. Yerdeki kuşağımı da almayı unutmadım tabi.
Sahne arkasında oynadığımız oyunları ve benim kuşağımı konuşuyorduk ki; Cemal öğretmen yanımıza geldi. Beni alnımdan öptü ve;
-Oyunu bozuntuya vermeden tamamladığın için seni kutluyorum. Bu çok büyük bir özgüven örneği, dedi.
Cemal öğretmenin bu babacan davranışı beni çok sevindirmiş, kendime olan özgüvenimi bir kat daha arttırmıştı..
Cemal Turan'ın öğrencisi olmak, onunla tanışmış olmak benim için büyük bir şanstı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
30 Kasım 2011 Çarşamba
Halil Erkan'n Ardından
Halil Erkan; l972 -1973 öğretim yılı başında Isparta öğretmen okulundan okulumuza atanmıştı. Yada ben öyle hatırlıyorum. Mersin Öğretmen okulu ikinci sınıf öğrencisiydim. Teşkilat ve İdare dersimize o yıl girdiği için tanımıştık onu. İyi ki de tanımışız.
Ders anlatırken kendi anılarından örnek verirdi. Bizim okulumuza atanmadan önceki yıllarda, daha çok ülkemizin ücra yörelerinde çalıştığı için, genelde yoksulluk ve imkansızlıklara dikkat çekerdi. O yörelerde insanların hizmete aç olduklarını ve memleketin her köşesinde hizmet etmenin çok değerli olduğunu anlatırdı. Bizim dönemimizde ve inanıyorum ki Halil Erkan'ın okuttuğu bütün öğrenciler yurdumuzun her köşesine üşenmeden ve çekinmeden hizmete koştular. Çünkü o; öğrencilerine memleket sevgisinden başka hiç bir şey anlatmazdı.
Okulu bitirdikten sonra değişik yerlerde görev yaptım. 1986 yılında Aslanköy ilkokuluna okul müdürü olarak atandım. Tek öğretmenli küçük bir köy okulundan, yirmi öğretmeni ve yardımcı personeli olan bir okula atanmıştım. Okuldaki öğretmenlerin büyük bir bölümü benden kıdemliydi. İlk göreve başladığımda beceremem diye endişelenmiştim. Fakat öğretmen okulundaki öğretmenlerimiz bizi öyle donanımlı yetiştirmişlerdi ki; hiç zorluk çekmedim. Halil öğretmenimin Teşkilat ve İdare dersindeki bilgilerinin bana kazandırdığı öz güvenle işin üstesinden gelmiş olmanın gururunu yaşadım. Başka yere atananlar gitti. Gidenlerin yerine yeni atamalar gelmedi. Yedi yıla yakın süreyle aynı kadro birlikte çalıştık. Hala o öğretmenlerle ailece görüşüyoruz. İşte tam o yıllarda Halil öğretmenin Aslanköylü olması bizi orada bir kez daha karşılaştırdı. Ailece görüştük. Okulda ziyaretlerime geldiğinde hep önerilerde bulunur ve daha iyiyi yakalamam konusunda tavsiyelerini sıralardı.
Mersi'ne atamam olduktan sonra da dostluğumuz sürdü. Ailece görüşmelerimiz devam etti. En son bu yıl
09.11.2011 tarihinde, "Kurban Bayramı"nın dördüncü günü eşimle birlikte evlerinde ziyaret ettik. Bayramdan önce rahatsızlanmış, hastaneye yatmış, biraz düzelince bayram bahanesiyle taburcu olmuştu. Hastaneden iki gün önce çıktığını söyledi Nihal yenge.
Yatağından kalkıp salona yanımıza geldi. Bizimle sohbet etti. Hastalıklarından söz etti. Bitkin görünüyordu.
- Biz yabancı değiliz rahatsız olma yatağına yat dinlen dedim.
Sohbet etmeyi seviyordu, birazda bizi özlemiş olacak ki;
-Yok iyiyim, dostları görünce daha da iyi oldum, dedi.
Birlikte çay içtik. Ziyaretimizden çok mutlu olduğu yüzünden belli oluyordu. Sohbet sırasında bazı şakalar da yaptık. O sırada bir kadın ile bir erkek misafirleri geldi. Onlar da tanıdıklarıymış. Biz biraz daha oturduktan sonra müsaade istedik. Ayağa kalktı. Bizi kapıya kadar geçirmek istedi. Engel oldum. O sırada omuzuna elimi attım ve gülerek;
-Öğretmenim benden genç görünüyorsunuz, dedim.
O da gülümseyerek;
-O!.. sağ ol yahu bana moral verdin, dedi.
Çok mutlu olmuştu. Arkamızdan uzun uzun baktı. Nihal yenge bizi kapıya kadar yolculadı.
Yokluğun bize zor geliyor öğretmenim. Ama ölüm de hayatın bir gerçeği. Yokluğuna katlanmak için bütün arkadaşlar birbirimize sizin anılarınızı anlatacağız.
Işıklar içinde yat sevgili öğretmenim.
Ali Akdoğan
Ders anlatırken kendi anılarından örnek verirdi. Bizim okulumuza atanmadan önceki yıllarda, daha çok ülkemizin ücra yörelerinde çalıştığı için, genelde yoksulluk ve imkansızlıklara dikkat çekerdi. O yörelerde insanların hizmete aç olduklarını ve memleketin her köşesinde hizmet etmenin çok değerli olduğunu anlatırdı. Bizim dönemimizde ve inanıyorum ki Halil Erkan'ın okuttuğu bütün öğrenciler yurdumuzun her köşesine üşenmeden ve çekinmeden hizmete koştular. Çünkü o; öğrencilerine memleket sevgisinden başka hiç bir şey anlatmazdı.
Okulu bitirdikten sonra değişik yerlerde görev yaptım. 1986 yılında Aslanköy ilkokuluna okul müdürü olarak atandım. Tek öğretmenli küçük bir köy okulundan, yirmi öğretmeni ve yardımcı personeli olan bir okula atanmıştım. Okuldaki öğretmenlerin büyük bir bölümü benden kıdemliydi. İlk göreve başladığımda beceremem diye endişelenmiştim. Fakat öğretmen okulundaki öğretmenlerimiz bizi öyle donanımlı yetiştirmişlerdi ki; hiç zorluk çekmedim. Halil öğretmenimin Teşkilat ve İdare dersindeki bilgilerinin bana kazandırdığı öz güvenle işin üstesinden gelmiş olmanın gururunu yaşadım. Başka yere atananlar gitti. Gidenlerin yerine yeni atamalar gelmedi. Yedi yıla yakın süreyle aynı kadro birlikte çalıştık. Hala o öğretmenlerle ailece görüşüyoruz. İşte tam o yıllarda Halil öğretmenin Aslanköylü olması bizi orada bir kez daha karşılaştırdı. Ailece görüştük. Okulda ziyaretlerime geldiğinde hep önerilerde bulunur ve daha iyiyi yakalamam konusunda tavsiyelerini sıralardı.
Mersi'ne atamam olduktan sonra da dostluğumuz sürdü. Ailece görüşmelerimiz devam etti. En son bu yıl
09.11.2011 tarihinde, "Kurban Bayramı"nın dördüncü günü eşimle birlikte evlerinde ziyaret ettik. Bayramdan önce rahatsızlanmış, hastaneye yatmış, biraz düzelince bayram bahanesiyle taburcu olmuştu. Hastaneden iki gün önce çıktığını söyledi Nihal yenge.
Yatağından kalkıp salona yanımıza geldi. Bizimle sohbet etti. Hastalıklarından söz etti. Bitkin görünüyordu.
- Biz yabancı değiliz rahatsız olma yatağına yat dinlen dedim.
Sohbet etmeyi seviyordu, birazda bizi özlemiş olacak ki;
-Yok iyiyim, dostları görünce daha da iyi oldum, dedi.
Birlikte çay içtik. Ziyaretimizden çok mutlu olduğu yüzünden belli oluyordu. Sohbet sırasında bazı şakalar da yaptık. O sırada bir kadın ile bir erkek misafirleri geldi. Onlar da tanıdıklarıymış. Biz biraz daha oturduktan sonra müsaade istedik. Ayağa kalktı. Bizi kapıya kadar geçirmek istedi. Engel oldum. O sırada omuzuna elimi attım ve gülerek;
-Öğretmenim benden genç görünüyorsunuz, dedim.
O da gülümseyerek;
-O!.. sağ ol yahu bana moral verdin, dedi.
Çok mutlu olmuştu. Arkamızdan uzun uzun baktı. Nihal yenge bizi kapıya kadar yolculadı.
Yokluğun bize zor geliyor öğretmenim. Ama ölüm de hayatın bir gerçeği. Yokluğuna katlanmak için bütün arkadaşlar birbirimize sizin anılarınızı anlatacağız.
Işıklar içinde yat sevgili öğretmenim.
Ali Akdoğan
15 Ekim 2011 Cumartesi
Senin Öğretmenin Kim?
Bizim yetişmemizde ve belli mesleklere sahip olmamızda, elbette birçok öğretmenin emeği olduğu inkar edilemez. Ancak öğretmenin kim sorusunun cevabında gizli olan öğretmen kişiliği, ilkokul öğretmenimizdir.
Başarılı bir hareketimiz ya da iyi bir davranışımız görüldüğünde, bütün övgüler ve güzel sözler ona gider. Eğer yanlış bir hareket yada davranışta bulunursak da bütün eleştiriler ve kötü sözler yine ona gider. Onun içindir ki; bizim mesleğimizin çok zor ve sorumluluk isteyen bir meslek olduğu herkes tarafından kabul görmüş ve "KUTSAL" sözcüğü ile taçlandırılarak onaylanmıştır.
Ülkeyi yönetecek olanları da, geleceği kuracak olanları da, herkesin derdine çözüm bulacak olanları da biz yetiştiriyoruz. Kendimizle ve mesleğimizle ne kadar gurur duysak azdır.
Bizim çabalarımız; anne ve babaların desteği ve çevrenin olumlu katkısı olursa, olumlu ve topluma yararlı bireyler yetişir. Aksi halde bizim çabamız tek başına yeterli olmaz. Asıl unutulmaması gereken temel ilke; insanların ilgi ve ihtiyaç duyduğu şeyleri öğrendikleri. Öğretmenin çabası; iyi şeylere ilgiyi artırmak ve onu ihtiyaç haline getirmek. Öğrencisinin dikkatini, iyi şeylerde yoğunlaştırmasını sağlamak. Bunu becerebildiğimiz ölçüde başarımız artar.
Hiç bir öğretmen okulda öğrencisine hırsızlık yapmayı, yalan söylemeyi, dolandırıcılığı, fitneyi, fesadı öğretmez. Aksine kötü olduğunu, suç olup sonucunda ceza alınacağını hepimiz söylemişizdir zamanında. Ama çevrenin ve ailenin davranışları suça teşvik edici olursa, çocuk hırsızlığı en ince detaylarına kadar öğrenir. Yalanın en osturuklusunu söyler. Babasını bille dolandırır. Bütün köyü, mahalleyi, hatta memleketin tamamını birbirine düşürüp uzaktan izlerken sevinçle ellerini ovuşturur. İşte tam da burada mesleğimiz hak etmediği eleştirilere maruz kalır.
Aile yada çevre, çocuğun en küçük olumsuz davranışında suçu öğretmende ya da okulda bulur ve;
-Öğretmenin kim senin?
-Ne biçim öğretmen?
-Gözü kör olsun öğretmeninin.
-Okulda size bunu mu öğretiyorlar? gibi hiç de hak etmediğimiz sözler.
Çocuk iyi bir davranışta bulunmuşsa bütün başarı kendilerinin olur ve hemen;
- Kimin oğlu yada kızı?
- Babasına yada annesine çekmiş.
-Biz ona az emek vermedik, sözleriyle bütün başarıyı kendilerine mal ederler.
Çocuğun olumlu yada olumsuz davranışlarında, okul kadar kendilerinin de sorumlu olduğunu ve çocuğun; okul, çevre ve ailenin ortak malı olduğunu unutuyorlar. Aslında unutmak değil kolaya kaçmaktır bunun adı.
Ali Akdoğan
Başarılı bir hareketimiz ya da iyi bir davranışımız görüldüğünde, bütün övgüler ve güzel sözler ona gider. Eğer yanlış bir hareket yada davranışta bulunursak da bütün eleştiriler ve kötü sözler yine ona gider. Onun içindir ki; bizim mesleğimizin çok zor ve sorumluluk isteyen bir meslek olduğu herkes tarafından kabul görmüş ve "KUTSAL" sözcüğü ile taçlandırılarak onaylanmıştır.
Ülkeyi yönetecek olanları da, geleceği kuracak olanları da, herkesin derdine çözüm bulacak olanları da biz yetiştiriyoruz. Kendimizle ve mesleğimizle ne kadar gurur duysak azdır.
Bizim çabalarımız; anne ve babaların desteği ve çevrenin olumlu katkısı olursa, olumlu ve topluma yararlı bireyler yetişir. Aksi halde bizim çabamız tek başına yeterli olmaz. Asıl unutulmaması gereken temel ilke; insanların ilgi ve ihtiyaç duyduğu şeyleri öğrendikleri. Öğretmenin çabası; iyi şeylere ilgiyi artırmak ve onu ihtiyaç haline getirmek. Öğrencisinin dikkatini, iyi şeylerde yoğunlaştırmasını sağlamak. Bunu becerebildiğimiz ölçüde başarımız artar.
Hiç bir öğretmen okulda öğrencisine hırsızlık yapmayı, yalan söylemeyi, dolandırıcılığı, fitneyi, fesadı öğretmez. Aksine kötü olduğunu, suç olup sonucunda ceza alınacağını hepimiz söylemişizdir zamanında. Ama çevrenin ve ailenin davranışları suça teşvik edici olursa, çocuk hırsızlığı en ince detaylarına kadar öğrenir. Yalanın en osturuklusunu söyler. Babasını bille dolandırır. Bütün köyü, mahalleyi, hatta memleketin tamamını birbirine düşürüp uzaktan izlerken sevinçle ellerini ovuşturur. İşte tam da burada mesleğimiz hak etmediği eleştirilere maruz kalır.
Aile yada çevre, çocuğun en küçük olumsuz davranışında suçu öğretmende ya da okulda bulur ve;
-Öğretmenin kim senin?
-Ne biçim öğretmen?
-Gözü kör olsun öğretmeninin.
-Okulda size bunu mu öğretiyorlar? gibi hiç de hak etmediğimiz sözler.
Çocuk iyi bir davranışta bulunmuşsa bütün başarı kendilerinin olur ve hemen;
- Kimin oğlu yada kızı?
- Babasına yada annesine çekmiş.
-Biz ona az emek vermedik, sözleriyle bütün başarıyı kendilerine mal ederler.
Çocuğun olumlu yada olumsuz davranışlarında, okul kadar kendilerinin de sorumlu olduğunu ve çocuğun; okul, çevre ve ailenin ortak malı olduğunu unutuyorlar. Aslında unutmak değil kolaya kaçmaktır bunun adı.
Ali Akdoğan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)