Bu yazımda sizlere; halkın dilinden günümüze ulaşan bir hikaye anlatacağım. Bu yöresel bir hikaye de olabilir. Ancak toplumumuzun büyük kesimi tarafından bilindiğini, belki değişik biçimlerde anlatıldığını düşünüyorum.
Göçebe toplumlarda tabiat olaylarından hikayeler uydurmuşlar. Kendilerine göre günün anlamına uygun anlamlar yükleyerek nesilden nesile aktarılmasını sağlamışlar. Bu hikaye de öyle bir şey.
Yaşlı köylü kadının yedi tane çepici varmış. O yıl kış çok zorlu geçmiş. Şubat sonuna kadar çepiçler kayıp vermeden atlatmış kışı. Cemreler düşünce yaşlı kadın sevinmeye başlamış. Bundan sonra havalar ısınacak. Hayvanlarımı kışın zor günlerinden kurtardım diye seviniyormuş. Mart ayının son dört günü çok soğuk olmuş ve her gün bir çepiç ölmüş. Nisan ayına üç çepiç kurtulmuş. Koca karı tam seviniyormuş ki, Mart ayı; ilk üç gününü ödünç almak için Nisan ayına gitmiş.
Nisan ayı şaşırmış;
-Hayırdır Mart kardeş? diye sormuş.
Mart ayı;
- Nisan kardeş senden üç gün ödünç istiyorum, bana bu ilk üç gününü ödünç verir misin? demiş
Nisan ayı;
- Ne yapacağını söylersen veririm, demiş.
Mart ayı;
- Koca karının yedi çepici vardı. Dördünü son dört günde soğuktan öldürdüm. Üç çepici kaldı.
Bunları kurtardım. Nisan ayında sıcak olur. Kalan üç çepicimi besler satar ihtiyaçlarımı karşılarım. Allah Mart ayının belasını versin. Gidişi olsun, bir daha gelişi olmasın, diye laflar ediyormuş. Bu benim çok ağırıma gitti. Senden ödünç aldığım üç günde de kalan üç çepici soğuktan öldüreceğim. Ona dersini vereceğim, demiş.
Gerçekten de Nisan ayından ödünç aldığı üç gün içinde de her gün bir çepiç soğuktan ölüyormuş. Koca karı, son kalan topal çepiç soğuktan ölmesin diye, köylerde sütün yoğurdun üstüne kapatılan kocaman sepetin altına saklamış. Sıcak olsun diye sepetin üstünü evdeki çullarla örtmüş. Ama üçüncü gün kalkmış bakmış topal çepiç de sepetin altında ölmüş.
İşte Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır. Mart ayı dert ayı. Ya da aynı Mart havası gibisin bir yağıyor, bir açıyorsun. diye boşuna dememiş atalar.
Şu son günlerde yaşadığımız soğuklar, halk arasında koca karı soğukları olarak bilinir. Ayrıca mart ayının dokuzunda leyleklerin ülkemize geliş tarihine denk gelen mart dokuzu soğukları olur. Hatta o tarihte kar yağarsa yağan kara da leylek karı derler. Mayıs ayında da soğuk günlerin olduğu bir dönem vardır. Genelde dolu Mayıs ayının o döneminde yağar. Meraya çıkan mandalar bu soğuk ve doludan büyük zarar görür. Ölenler olur. O soğuklara da camuzkıran soğukları denir.
Şu soğukları zararsız atlatma dileği ile herkese sağlıklar diliyorum.
Ali Akdoğan
9 Nisan 2015 Perşembe
19 Mart 2015 Perşembe
Ulucanlar'da Yitip Giden Hayaller
Bu yazımda; Ankara'da bulunduğum bir sırada, eşim ve büyük oğlum ile birlikte, ceza evinden müzeye dönüştürülen Ankara Ulucanlar ceza evini ziyarete gittik. geçirdiğim bir güne sığdırabildiğim izlenimlerimi yazmak istiyorum.
Sanki içerdeki bir tutukluyu ziyarete gidiyormuşuz gibi heyecanlıydım. Benimle birlikte olanların da aynı heyecanı taşıdıkları yüzlerinden okunuyordu. Aracımızı uygun yere park ettikten sonra nizamiye kapısına doğru yürüdük. kapıda bizi özel güvenlik karşıladı ve içeriye girebileceğimiz giriş kapısına yönlendirdi. Dar bir kapıdan küçücük bir odaya girdik. Üstümüz arandı. Kimliklerimizi aldılar. Ziyaret için gerekli giriş biletlerini aldık. Turnikelerden geçip ön bahçeye girdik. Duvarlara asılan ok işaretleri gezeceğimiz güzergaha yönlendiriyordu bizi. Hemen karşımıza ilk çıkan idari bölüme girdik. Merdivenlerden yukarı çıktık çok kasvetli bir havası vardı.
Merdivenlerden aşağı inip karşımıza çıkan küçük bir kapıdan tek kişilik hücrelerin olduğu karanlık bir koridora girdik. Elimizdeki cep telefonlarının fenerlerinden yararlanarak ilerlemeye çalışıyorduk. Üç boyutlu olarak hazırlanan bu hücreler çok ürkütücüydü. Fonda megafona verilen bir ses ortamın sessizliğini bozdu. O ses gardiyanın yaptığı işkenceye isyan eden bir mahkumun sesini canlandırıyordu. Sesin geldiği hücrenin kapısını açtığımızda ayaklarından zincire vurulmuş bir mahkumun maketi ve elinde copuyla ona doğru hamle yapan bir gardiyanın maketiydi. İçimiz ürperdi. Bir an düşündüm. Biz gezmek için ziyaretçi olarak bulunduğumuz bu ortamın gerçek yaşandığı ortamı hayal bile etmek istenmeyecek kadar iç burkucuydu. Başka bir hücrede yatağının üstüne oturmuş tespih çeken bir maket. Başka bir hücrede yerde farelerin dolaştığı ve çıplak ayaklarla ayakta duran bir mahkumun maketi. Gözlerimiz biraz daha karanlığa alışmıştı. Etraftaki kör karanlık dağılmıştı. Ama yine de çok karanlıktı. Arka taraftaki çıkış kapısından arka avluya çıktık. Beş altı metre yüksek duvarlarla çevrili bir spor avlusu. Toplasanız yirmi otuz metrekare bir yer. Gezmeye devam ettik.
Şimdiki durağımız koğuş düzeninde birden fazla mahkumun kaldığı büyük odalara geldik. Bu koğuşların ön tarafında hemen girişte mahkumların yemek yapmak için kullandıkları mutfaklar ve mutfak eşyaları yerli yerinde sergilenmiş duruyordu.Banyo yapmak için kullanılan kaplar ve kazanlar, Tuvalet olarak kullandıkları bölümler hepsi hala kullanılıyormuş gibi bir izlenim bıraktı bende. Koğuşa girdik ve orada yatan bir döneme damgasını vuran mahkumların özel eşyaları, fotoğrafları ve yataklarının bulunduğu ranzalar. Merak edip isimlerle ilgilendik. Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, yaşı küçük olduğu için idam cezasına çarptırıldığı için yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren, Daha bir çok edebiyatçı siyasetçi ve öğrenci liderlerinin isimlerini okuduk. Başka bir bölümde bu mahkumlara ait özel eşyaları sergilenmiş.
Mesela Bülent Ecevit'in Şaryo marka daktilosu, Yusuf Aslanın kazağı, Hüseyin İnan'ın idam sehpasına götürürken üzerinde bulunan iç fanilasını kesip çıkarmışlar. O ürkütücü anı gözlerinizin önüne getirin lütfen. Deniz Gezmiş'in süveteri, Muhsin Yazıcıoğlu'nun seccadesi, tespihi ve takkesi camlı cemakanlar içinde sergilenmişti. Ön kapıdan avluya çıktık. Artık çıkış kapısına çok yakındık. Olta atma meydanının duvarlarında orada yatan mahkumların fotoğrafları büyütülmüş ve cemakanlar içinde duvarlara asılmıştı. Esas içimizin burkulduğu tabloyla çıkış kapısına yürüdüğümüzde karşılaştık.
Avluya kurulup gençlerin birer birer asılarak infaz edildiği dar ağacını bir kenarda kuytu bir köşede camlı cemakan içine hapsetmişler. O nasıl bir duygu patlamasıydı yaşadığım anlatamam. Ağlasam mı? Gülsem mi? bilemedim. Önce dar ağacını yapan akla mı şaşayım? yoksa sonra o ağacı hapsedenin aklına mı sevineyim birlemedim. Nice genç fidanımıza kıydık. Nice hayalleri söndürdük. Bir değirmen misalı bir kuşağımızı yok ettik. Ne uğruna? Bunu bilen de yok.
Çıkış kapısından çıktık aracımıza doğru yürürken kendimi yorgun hissediyordum. Benden bir önceki kuşağın yaşadıklarını gözlerimin önüne getirdim ve çok hayıflandım.
-Keşke bunlar yaşanmamış olsaydı. Ülkemin güzel insanları bu acıları hak edecek ne yaptı ki? dedim.
Bu sorunun cevabı birilerinde var olabilir. Ama bende yok.
Yine de o dar ağacını o halde görmek beni sevindirdi. Bir daha böyle acıları yaşamamak dileği ile.
Ali AKDOĞAN
Sanki içerdeki bir tutukluyu ziyarete gidiyormuşuz gibi heyecanlıydım. Benimle birlikte olanların da aynı heyecanı taşıdıkları yüzlerinden okunuyordu. Aracımızı uygun yere park ettikten sonra nizamiye kapısına doğru yürüdük. kapıda bizi özel güvenlik karşıladı ve içeriye girebileceğimiz giriş kapısına yönlendirdi. Dar bir kapıdan küçücük bir odaya girdik. Üstümüz arandı. Kimliklerimizi aldılar. Ziyaret için gerekli giriş biletlerini aldık. Turnikelerden geçip ön bahçeye girdik. Duvarlara asılan ok işaretleri gezeceğimiz güzergaha yönlendiriyordu bizi. Hemen karşımıza ilk çıkan idari bölüme girdik. Merdivenlerden yukarı çıktık çok kasvetli bir havası vardı.
Merdivenlerden aşağı inip karşımıza çıkan küçük bir kapıdan tek kişilik hücrelerin olduğu karanlık bir koridora girdik. Elimizdeki cep telefonlarının fenerlerinden yararlanarak ilerlemeye çalışıyorduk. Üç boyutlu olarak hazırlanan bu hücreler çok ürkütücüydü. Fonda megafona verilen bir ses ortamın sessizliğini bozdu. O ses gardiyanın yaptığı işkenceye isyan eden bir mahkumun sesini canlandırıyordu. Sesin geldiği hücrenin kapısını açtığımızda ayaklarından zincire vurulmuş bir mahkumun maketi ve elinde copuyla ona doğru hamle yapan bir gardiyanın maketiydi. İçimiz ürperdi. Bir an düşündüm. Biz gezmek için ziyaretçi olarak bulunduğumuz bu ortamın gerçek yaşandığı ortamı hayal bile etmek istenmeyecek kadar iç burkucuydu. Başka bir hücrede yatağının üstüne oturmuş tespih çeken bir maket. Başka bir hücrede yerde farelerin dolaştığı ve çıplak ayaklarla ayakta duran bir mahkumun maketi. Gözlerimiz biraz daha karanlığa alışmıştı. Etraftaki kör karanlık dağılmıştı. Ama yine de çok karanlıktı. Arka taraftaki çıkış kapısından arka avluya çıktık. Beş altı metre yüksek duvarlarla çevrili bir spor avlusu. Toplasanız yirmi otuz metrekare bir yer. Gezmeye devam ettik.
Şimdiki durağımız koğuş düzeninde birden fazla mahkumun kaldığı büyük odalara geldik. Bu koğuşların ön tarafında hemen girişte mahkumların yemek yapmak için kullandıkları mutfaklar ve mutfak eşyaları yerli yerinde sergilenmiş duruyordu.Banyo yapmak için kullanılan kaplar ve kazanlar, Tuvalet olarak kullandıkları bölümler hepsi hala kullanılıyormuş gibi bir izlenim bıraktı bende. Koğuşa girdik ve orada yatan bir döneme damgasını vuran mahkumların özel eşyaları, fotoğrafları ve yataklarının bulunduğu ranzalar. Merak edip isimlerle ilgilendik. Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, yaşı küçük olduğu için idam cezasına çarptırıldığı için yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren, Daha bir çok edebiyatçı siyasetçi ve öğrenci liderlerinin isimlerini okuduk. Başka bir bölümde bu mahkumlara ait özel eşyaları sergilenmiş.
Mesela Bülent Ecevit'in Şaryo marka daktilosu, Yusuf Aslanın kazağı, Hüseyin İnan'ın idam sehpasına götürürken üzerinde bulunan iç fanilasını kesip çıkarmışlar. O ürkütücü anı gözlerinizin önüne getirin lütfen. Deniz Gezmiş'in süveteri, Muhsin Yazıcıoğlu'nun seccadesi, tespihi ve takkesi camlı cemakanlar içinde sergilenmişti. Ön kapıdan avluya çıktık. Artık çıkış kapısına çok yakındık. Olta atma meydanının duvarlarında orada yatan mahkumların fotoğrafları büyütülmüş ve cemakanlar içinde duvarlara asılmıştı. Esas içimizin burkulduğu tabloyla çıkış kapısına yürüdüğümüzde karşılaştık.
Avluya kurulup gençlerin birer birer asılarak infaz edildiği dar ağacını bir kenarda kuytu bir köşede camlı cemakan içine hapsetmişler. O nasıl bir duygu patlamasıydı yaşadığım anlatamam. Ağlasam mı? Gülsem mi? bilemedim. Önce dar ağacını yapan akla mı şaşayım? yoksa sonra o ağacı hapsedenin aklına mı sevineyim birlemedim. Nice genç fidanımıza kıydık. Nice hayalleri söndürdük. Bir değirmen misalı bir kuşağımızı yok ettik. Ne uğruna? Bunu bilen de yok.
Çıkış kapısından çıktık aracımıza doğru yürürken kendimi yorgun hissediyordum. Benden bir önceki kuşağın yaşadıklarını gözlerimin önüne getirdim ve çok hayıflandım.
-Keşke bunlar yaşanmamış olsaydı. Ülkemin güzel insanları bu acıları hak edecek ne yaptı ki? dedim.
Bu sorunun cevabı birilerinde var olabilir. Ama bende yok.
Yine de o dar ağacını o halde görmek beni sevindirdi. Bir daha böyle acıları yaşamamak dileği ile.
Ali AKDOĞAN
25 Ocak 2015 Pazar
Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak
Başlıktaki cümle merhum Uğur Mumcu'ya ait. Yurdumuzda yaşıyan ve kendisini kanaat önderi sanan insanların büyük çoğunluğu başlıktaki cümlenin içeriğinde gizli olan davranışları barındırıyor. Bütün yorumlarını kin ve nefret üzerine kuranlar; akıllarının ermediği konularda yorumlar yaparak ülkemin üretken ve güzel insanlarını belli çevrelere hedef gösterdiler.
Soğuk bir Ocak ayının 24 ünde kıydılar Uğur'a. Bu ülkenin "Sakıncalı Piyadesi"ni bir hiç uğruna aldılar aramızdan. Ben haberi yarıyıl tatili nedeni ile gittiğim Elazığ'da televizyondan öğrendim. Ne çok insanın arkasından ağıtlar yakmak zorunda bırakıldık diye düşündüm. Önce inanamadım. Fakat sonra doğru olduğunu ikinci bir haber bülteninde dinledim. İçim sızladı.
-Ölümü hak edecek ne yapmıştı ki dedim kendi kendime. Ama birilerinin çıkarına dokunmuştur, çünkü araştıran ve cesurca yazan bir aydındı, dedim.
Onu öldürenler, o ölünce her şey bitecek sandılar. Oysa onun ölümü her şeyin yeniden başlangıcı oldu. Unutulmaya başlayan özgürlük, bağımsızlık, laiklik gibi sloganlar yeniden yankılanmaya başladı sokaklarda.
Ben Uğur Mumcu'yu Rabıta kitabıyla tanımıştım. Araştırmacı bir gazetecinin isteyince nasıl bilgilere ulaşabileceğini anladım o kitapla. Şimdi kendisine araştırmacı gazeteci vasfını yakıştıranlar iki cümleyi bir araya getirip yazmaya cesaret edemiyorlar. Tam da burada size; kendisine ait fikri olamadan başkalarının yönlendirmeleriyle fikir adamı olmaya çalışan gazetecilerin durumuna uyan bir hikaye yazacağım. Umarım beğenirsiniz.
Anadolunun bir köyünde yaşayan atmış yaşlarında Cimşit amca ile on yaşalarındaki oğlu Reşat; ürettikleri bazı şeyleri pazarda satıp evlerinin bazı gereksinimlerini almak için pazara gitmeye karar vermişler. Sabah kalkıp hazırlıklarını yapmışlar. Pazarda satacakları malları heybeye koymuşlar. Ahırdan boz eşeği çekip heybeyi hayvana yüklemişler. Cimşit amca da eşeğe binmiş. Yola çıkmışlar. Cimşit amca eşeğin üstünde önde, Reşat onların arkasında epey yol yürümüşler. Yolda bir köylü ile karşılaşmışlar. Selamlaşmadan sonra adam sormuş,
-Nereye gidiyorsunuz? demiş.
Cimşit;
- Pazara gidiyoruz, demiş.
Adam;
- Peki sen koca adam utanmıyor musun? Kendin eşeğe binmişsin şu çocuğu yanında yayan yapıldak yürütüyorsun, demiş.
Cemşit amca utancından yerin dibine geçmiş. Adamın söylediği doğru diyerek eşekten inmiş ve oğluna seslenerek;
- Reşat oğlum gel biraz da sen bin şu eşeğe, demiş.
Reşat eşeğe binmiş yollarına devam etmişler. Epey yol yürüdükten sonra başka bir köylü ile karşılaşmışlar. Yine selamlaşmadan sonra adam sert bir ses tonuyla;
-Yahu ataya saygı kalmamış el kadar çocuk eşeğe binmiş, yaşlı babası yanında yayan yürüyor, demiş. Yanlarından geçip gitmiş.
-Yine olmadı, demiş Cimşit amca kendi kendine.
Oğlunu da eşekten indirmiş. Eşek öde baba ile oğul arkada yayan yürümeye başlamışlar. Yolda başka bir köylü ile karşılaşmışlar. Adam gülerek alay edercesine bir ses tonuyla;
-Yahu siz manyak mısınız? Eşek önde boş yürüyor, siz de arkada yayan yürüyorsunuz, demiş.
Yine olmadı. İyisi mi ikimiz beraber binelim şu eşeğe demiş, babayla oğul.
İkisi birlikte binmiş eşeğe. O şekilde yollarına devam etmişler. Yine yolda başka bir köylü ile karşılaşmışlar. Köylü sert ve sinirli bir şekilde;
-Yahu sizde hiç insaf yok mu? İki koca adam birlikte binmişsiniz şu ağzı var dili yok zavallı hayvana, demiş. Beklemeden yanlarından geçip gitmiş.
Ne yapsalar olmuyor. Tam o sırada bir ormanın içinden geçiyorlarmış. İkisi de eşekten inmiş ve ormanın içine dalmışlar. Bir koca sırık kesip yontmuşlar. Eşeğin yanına dönmüşler. Hayvanı yere yatırmışlar. Ön ayaklarını yanyana getirip bağlamışlar. Sonra arka ayaklarını yanyana getirip bağlamışlar. Sırığı eşeğin bağlı olan ayaklarının arasından geçirip omuzlarına almışlar ve yola o şekilde devam etmişler. Kısa süre içinde pazar yerine ulaşmışlardı. Pazarın içine girer girmez bir şaşkınlık yaşanmış, orada bulunanlar bu durumu hayvan haklarına saygı olarak yorumlamışlardı. Oysa onların yolda yaşadığı serüveni bilselerdi belki de katıla katıla gülerlerdi bu duruma. Kısa süre içinde şaşkınlığı üzerinden atan pazarda bulunanlar başlamışlar bunları alkışlamaya.
Kendine ait fikri olmayanın düştüğü şaşkınlıklar ve gülünç durumlardı aslında bu yaşananlar. Günümüzde de kendini fikir beyan etmeye yeterli görenlerin pek çoğunun aslında kendilerine ait oluşmuş fikirleri yok. Kim ne derse onun peşine takılıp gidiyorlar. İşte bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların durumu bu.
Keşke Uğur Mumcu'yu hedef gösterenler ve ona kıyanlar; düşüncelerini belirtmekte ve fikir üretmekte, onun kadar cesaret gösterebilselerdi.
Ali Akdoğan
Soğuk bir Ocak ayının 24 ünde kıydılar Uğur'a. Bu ülkenin "Sakıncalı Piyadesi"ni bir hiç uğruna aldılar aramızdan. Ben haberi yarıyıl tatili nedeni ile gittiğim Elazığ'da televizyondan öğrendim. Ne çok insanın arkasından ağıtlar yakmak zorunda bırakıldık diye düşündüm. Önce inanamadım. Fakat sonra doğru olduğunu ikinci bir haber bülteninde dinledim. İçim sızladı.
-Ölümü hak edecek ne yapmıştı ki dedim kendi kendime. Ama birilerinin çıkarına dokunmuştur, çünkü araştıran ve cesurca yazan bir aydındı, dedim.
Onu öldürenler, o ölünce her şey bitecek sandılar. Oysa onun ölümü her şeyin yeniden başlangıcı oldu. Unutulmaya başlayan özgürlük, bağımsızlık, laiklik gibi sloganlar yeniden yankılanmaya başladı sokaklarda.
Ben Uğur Mumcu'yu Rabıta kitabıyla tanımıştım. Araştırmacı bir gazetecinin isteyince nasıl bilgilere ulaşabileceğini anladım o kitapla. Şimdi kendisine araştırmacı gazeteci vasfını yakıştıranlar iki cümleyi bir araya getirip yazmaya cesaret edemiyorlar. Tam da burada size; kendisine ait fikri olamadan başkalarının yönlendirmeleriyle fikir adamı olmaya çalışan gazetecilerin durumuna uyan bir hikaye yazacağım. Umarım beğenirsiniz.
Anadolunun bir köyünde yaşayan atmış yaşlarında Cimşit amca ile on yaşalarındaki oğlu Reşat; ürettikleri bazı şeyleri pazarda satıp evlerinin bazı gereksinimlerini almak için pazara gitmeye karar vermişler. Sabah kalkıp hazırlıklarını yapmışlar. Pazarda satacakları malları heybeye koymuşlar. Ahırdan boz eşeği çekip heybeyi hayvana yüklemişler. Cimşit amca da eşeğe binmiş. Yola çıkmışlar. Cimşit amca eşeğin üstünde önde, Reşat onların arkasında epey yol yürümüşler. Yolda bir köylü ile karşılaşmışlar. Selamlaşmadan sonra adam sormuş,
-Nereye gidiyorsunuz? demiş.
Cimşit;
- Pazara gidiyoruz, demiş.
Adam;
- Peki sen koca adam utanmıyor musun? Kendin eşeğe binmişsin şu çocuğu yanında yayan yapıldak yürütüyorsun, demiş.
Cemşit amca utancından yerin dibine geçmiş. Adamın söylediği doğru diyerek eşekten inmiş ve oğluna seslenerek;
- Reşat oğlum gel biraz da sen bin şu eşeğe, demiş.
Reşat eşeğe binmiş yollarına devam etmişler. Epey yol yürüdükten sonra başka bir köylü ile karşılaşmışlar. Yine selamlaşmadan sonra adam sert bir ses tonuyla;
-Yahu ataya saygı kalmamış el kadar çocuk eşeğe binmiş, yaşlı babası yanında yayan yürüyor, demiş. Yanlarından geçip gitmiş.
-Yine olmadı, demiş Cimşit amca kendi kendine.
Oğlunu da eşekten indirmiş. Eşek öde baba ile oğul arkada yayan yürümeye başlamışlar. Yolda başka bir köylü ile karşılaşmışlar. Adam gülerek alay edercesine bir ses tonuyla;
-Yahu siz manyak mısınız? Eşek önde boş yürüyor, siz de arkada yayan yürüyorsunuz, demiş.
Yine olmadı. İyisi mi ikimiz beraber binelim şu eşeğe demiş, babayla oğul.
İkisi birlikte binmiş eşeğe. O şekilde yollarına devam etmişler. Yine yolda başka bir köylü ile karşılaşmışlar. Köylü sert ve sinirli bir şekilde;
-Yahu sizde hiç insaf yok mu? İki koca adam birlikte binmişsiniz şu ağzı var dili yok zavallı hayvana, demiş. Beklemeden yanlarından geçip gitmiş.
Ne yapsalar olmuyor. Tam o sırada bir ormanın içinden geçiyorlarmış. İkisi de eşekten inmiş ve ormanın içine dalmışlar. Bir koca sırık kesip yontmuşlar. Eşeğin yanına dönmüşler. Hayvanı yere yatırmışlar. Ön ayaklarını yanyana getirip bağlamışlar. Sonra arka ayaklarını yanyana getirip bağlamışlar. Sırığı eşeğin bağlı olan ayaklarının arasından geçirip omuzlarına almışlar ve yola o şekilde devam etmişler. Kısa süre içinde pazar yerine ulaşmışlardı. Pazarın içine girer girmez bir şaşkınlık yaşanmış, orada bulunanlar bu durumu hayvan haklarına saygı olarak yorumlamışlardı. Oysa onların yolda yaşadığı serüveni bilselerdi belki de katıla katıla gülerlerdi bu duruma. Kısa süre içinde şaşkınlığı üzerinden atan pazarda bulunanlar başlamışlar bunları alkışlamaya.
Kendine ait fikri olmayanın düştüğü şaşkınlıklar ve gülünç durumlardı aslında bu yaşananlar. Günümüzde de kendini fikir beyan etmeye yeterli görenlerin pek çoğunun aslında kendilerine ait oluşmuş fikirleri yok. Kim ne derse onun peşine takılıp gidiyorlar. İşte bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların durumu bu.
Keşke Uğur Mumcu'yu hedef gösterenler ve ona kıyanlar; düşüncelerini belirtmekte ve fikir üretmekte, onun kadar cesaret gösterebilselerdi.
Ali Akdoğan
19 Aralık 2014 Cuma
AY TUTULMASI
Bu kez yaşadığım yöredeki insanların ay tutulmasına nasıl inandıklarını yazacağım. Bu benim çevremdeki inanış diyorum ama belki de bir çoğunuzun çevresindeki inanışlardır. Yazıyı okuduktan sonra buna siz karar vereceksiniz.
1972 yılında ortaokul son sınıf öğrencisi iken 15 mayısta meydana gelen depremde okulumuzun binasının yarısı yıkıldı. O tarihten sonra okulumuz süresiz tatil edildi. Ama bizim ortaokuldan mezun olabilmemiz için üç dersten bitirme sınavına girmemiz gerekiyordu. Çünkü o tarihlerde uygulama öyleydi. Ya "Türkçe - Matematik - Fen Bilgisi" yada "Türkçe - Matematik - Sosyal Bilgiler" derslerinden hangi gurubu seçerseniz o ders grubundan bitirme sınavına girilecekti. Okul idaresi tarafından adreslerimize duyuru yazıları gönderilerek Ağustos ayının 20 sinde okulda toplanmamız istendi. Sınav programları hazırlanmıştı. Valizlerimizi hazırlayıp okulumuza geldik. Deprem olduktan sonra ayrıldığımız Bingöl'e geri geldik. Binasının yarısı depremde yılkılan Bingöl Lisesinin bahçesinde kurulan bir sahra çadırını yatakhane olarak hazırlamışlardı. Ranzalar yerleştirilmiş, yataklarımız ranzalara serilmişti. Biz de çarşaf, nevresim, yastık, battaniyelerimizi aldık. Yataklarımızı hazırladık. O çadırda yatıyorduk. Aynı büyüklükte bir çadır daha kurulmuştu. O çadırı da yemekhane olarak kullanıyorduk. Kalacağımız günler sayılıydı. Topu topuna bir hafta kalacaktık.
Sınava iki gün vardı Şehiri dolaşmaya çıktık. Depremde yıkılan binaların enkazları kaldırılmış şehir enkazdan temizlenmişti. Yakınlarını kaybeden insanların yaşadığı, aynı sıraları paylaştığımız arkadaşlarımızın öldüğü bir şehirde dolaşmak acıdan başka bir duygu vermiyordu bana. Nereye baksam yıkılmış binaların kaldırılmış enkazlarının olduğu bina yerlerini görüyordum. Hani bir sel coşkun akar ve geçtiği yeri dümdüz eder, geçtikten sonra yerinde yeller eser ya depremin de geride bıraktığı aynı görüntüler.
İçim burkuldu. Okula geri döndüm. Çadıra girdim. Yaz günü çadırın içi çok sıcaktı. Gölgesinde serinleyecek ne bir ağaç ne de bir bina vardı. Mecburen çadıra sığınıyorduk.
Yine akşam olmuş ve bütün öğrenciler yemekhane çadırında toplandık. Akşam yemeğimizi yedik. Takvim yaprağından o gün Ay tutulması olacağını okumuştuk. Ay'ın tutulacağı saatten haberimiz vardı. Hava açık tipik bir yaz akşamıydı. Gökyüzünde yıldızlar tabak misali parlıyordu. Ay dolunay evresindeydi ve batıya doğru normal seyrinde ilerliyordu. Gece saat 10.20 sıralarında tutulma işlemi gerçekleşmeye başladı. Biz de çadırın önüne çıktık izlemeye başladık. Çok geçmeden silahlarla havaya ateş edilmeye başlandı. Çadırımızın kuzeyinde karaayollarının bahçesinde işçiler kalmak için sacdan bir baraka yapmışlardı. Çok geçmeden, birileri ellerine aldıkları koca bir sırıkla, o sac barakaya, olanca gücüyle vurmaya başladı. Gecenin sessizliğinde sac barakanın tangırtıları bomba patlıyormuş gibi ses çıkarıyordu. Cami minarelerinin ışıkları yanmaya başladı. Ezanlar okundu, namazlar kılındı. Şaşkındım. Etrafımdakilere bu yapılanların sebebini sormaya başladım. İçimizden birisi büyüklerinden duyduğunu bize anlatmaya başladı.
- Mübarek ay ejderha tarafından kuşatılmış. Ejderha ayı boğup işgal etmek istiyor. Ejderhayı korkutmak için silah sıkılıyor. Ay'ı sarmalayan ejderha; silahların, çalınan tenekelerin, sırıkla dövülen şu barakanın sesinden ürkecek ve ayı serbest bırakacak. Okunan ezanlar ve kılınan namazlarla da Allah'tan; ayı ejderhadan koruması için dua edilerek merhamet etmesi isteniyor, dedi
Gece yarısından sonra Ay'ın yüzü açılmaya etraf ışımaya başladı. Sevinç çığlıkları atılıyordu. Vatandaş bir kez daha Ay'ı ejderhadan kurtarmış olmanın gururunu yaşıyordu.
Bu sadece Bingöl'e özgü bir şey değildi. 1982 yılında yine bir Ağustos akşamı, gecenin ilk saatlerinde Ay tutuldu. Karakoçan'da babamın evindeydik. Babamın çakaralmaz bir av tüfeği vardı ve kendi odasında duvarda asılı duruyordu. Biz harmanda toplanmış olayı izliyorduk. Ay henüz tutulmaya başlamıştı ki; Babam hemen evin dış kapısından içeriye koşarak girdi. İçerden av tüfeğini alıp koşarak dışarı çıktı. Tüfeği gök yüzüne dikip tetiğe bastı. Bereket silah bozuktu patlamadı. Ama ilçede silah takırtıları yaklaşık bir saat sürdü. Ay açılmaya başlayınca. silah sesleri de kesildi. Biz de silah seslerinden kurtulduk. Gecenin ilerleyen saatlerinde dedem hış mış evimizin kapısından içeri girdi. Bir şeylere sinirlenmişti rahmetli ama neye? Çok şaşırdık. Dedem köydeydi. Köyümüzün ilçeye uzaklığı oniki, onüç kilometreydi. Bu adam bu gece vakti niye geldi diye merak ederken kendisi anlatmaya başladı.
-Ben köydeydim. Damın üstünde ay tutulmasını izlerken ağlayarak dua ediyordum. Haskar'ın oğlu Cemal mıdır? ne zıkımdır ileri geri konuştu sinirimi bozdu, dedi.
Hala siniri geçmemişti. Annem merakla sordu;
-Yine ne söyledi de seni böyle çileden çıkardı o densiz? dedi.
Dedem aynı heyecanla devam etti.
- Ay'ın tutulmasında ne var? diyor. Amerikalılar aya gittiler. Üzerine tuvaletlerini yaptılar. Siz hala ağlayıp dua ediyorsunuz deyip bizimle alay etti. Bunları okula göndermişler, hepsi gavur olmuş, bunlarda dini itikat kalmamış dedi.
Ve göz ucuyla suçlar gibi bize bakarak ağlamaya başladı. Dedem düşüncesini öyle kuvvetle savunuyordu ki; karşısında aksini söylemek imkansız gibi bir şeydi. Ben bunların; şamanizmin ve zerdüştlüğün geleneklerinden olduğunu biliyordum. Ancak bunu dedeme anlatmanın imkansızlığını bildiğim için ancak yutkunabildim. Söyleyeceklerim içimde kaldığı için karnım şişiyordu ama yapacak bir şey yoktu. Söyleyeceğiniz her şey, büyüğe karşı olduğu için, doğru da olsa hemen ailenin diğer fertleri tarafından saygısızlık olarak nitelendirilecekti.
Bence; geleneklerdeki ve dini inanışlardaki yanlış ve hurafe düşünceler bu nedenle günümüze kadar yok olmadan gelmişlerdir.
Ali Akdoğan
1972 yılında ortaokul son sınıf öğrencisi iken 15 mayısta meydana gelen depremde okulumuzun binasının yarısı yıkıldı. O tarihten sonra okulumuz süresiz tatil edildi. Ama bizim ortaokuldan mezun olabilmemiz için üç dersten bitirme sınavına girmemiz gerekiyordu. Çünkü o tarihlerde uygulama öyleydi. Ya "Türkçe - Matematik - Fen Bilgisi" yada "Türkçe - Matematik - Sosyal Bilgiler" derslerinden hangi gurubu seçerseniz o ders grubundan bitirme sınavına girilecekti. Okul idaresi tarafından adreslerimize duyuru yazıları gönderilerek Ağustos ayının 20 sinde okulda toplanmamız istendi. Sınav programları hazırlanmıştı. Valizlerimizi hazırlayıp okulumuza geldik. Deprem olduktan sonra ayrıldığımız Bingöl'e geri geldik. Binasının yarısı depremde yılkılan Bingöl Lisesinin bahçesinde kurulan bir sahra çadırını yatakhane olarak hazırlamışlardı. Ranzalar yerleştirilmiş, yataklarımız ranzalara serilmişti. Biz de çarşaf, nevresim, yastık, battaniyelerimizi aldık. Yataklarımızı hazırladık. O çadırda yatıyorduk. Aynı büyüklükte bir çadır daha kurulmuştu. O çadırı da yemekhane olarak kullanıyorduk. Kalacağımız günler sayılıydı. Topu topuna bir hafta kalacaktık.
Sınava iki gün vardı Şehiri dolaşmaya çıktık. Depremde yıkılan binaların enkazları kaldırılmış şehir enkazdan temizlenmişti. Yakınlarını kaybeden insanların yaşadığı, aynı sıraları paylaştığımız arkadaşlarımızın öldüğü bir şehirde dolaşmak acıdan başka bir duygu vermiyordu bana. Nereye baksam yıkılmış binaların kaldırılmış enkazlarının olduğu bina yerlerini görüyordum. Hani bir sel coşkun akar ve geçtiği yeri dümdüz eder, geçtikten sonra yerinde yeller eser ya depremin de geride bıraktığı aynı görüntüler.
İçim burkuldu. Okula geri döndüm. Çadıra girdim. Yaz günü çadırın içi çok sıcaktı. Gölgesinde serinleyecek ne bir ağaç ne de bir bina vardı. Mecburen çadıra sığınıyorduk.
Yine akşam olmuş ve bütün öğrenciler yemekhane çadırında toplandık. Akşam yemeğimizi yedik. Takvim yaprağından o gün Ay tutulması olacağını okumuştuk. Ay'ın tutulacağı saatten haberimiz vardı. Hava açık tipik bir yaz akşamıydı. Gökyüzünde yıldızlar tabak misali parlıyordu. Ay dolunay evresindeydi ve batıya doğru normal seyrinde ilerliyordu. Gece saat 10.20 sıralarında tutulma işlemi gerçekleşmeye başladı. Biz de çadırın önüne çıktık izlemeye başladık. Çok geçmeden silahlarla havaya ateş edilmeye başlandı. Çadırımızın kuzeyinde karaayollarının bahçesinde işçiler kalmak için sacdan bir baraka yapmışlardı. Çok geçmeden, birileri ellerine aldıkları koca bir sırıkla, o sac barakaya, olanca gücüyle vurmaya başladı. Gecenin sessizliğinde sac barakanın tangırtıları bomba patlıyormuş gibi ses çıkarıyordu. Cami minarelerinin ışıkları yanmaya başladı. Ezanlar okundu, namazlar kılındı. Şaşkındım. Etrafımdakilere bu yapılanların sebebini sormaya başladım. İçimizden birisi büyüklerinden duyduğunu bize anlatmaya başladı.
- Mübarek ay ejderha tarafından kuşatılmış. Ejderha ayı boğup işgal etmek istiyor. Ejderhayı korkutmak için silah sıkılıyor. Ay'ı sarmalayan ejderha; silahların, çalınan tenekelerin, sırıkla dövülen şu barakanın sesinden ürkecek ve ayı serbest bırakacak. Okunan ezanlar ve kılınan namazlarla da Allah'tan; ayı ejderhadan koruması için dua edilerek merhamet etmesi isteniyor, dedi
Gece yarısından sonra Ay'ın yüzü açılmaya etraf ışımaya başladı. Sevinç çığlıkları atılıyordu. Vatandaş bir kez daha Ay'ı ejderhadan kurtarmış olmanın gururunu yaşıyordu.
Bu sadece Bingöl'e özgü bir şey değildi. 1982 yılında yine bir Ağustos akşamı, gecenin ilk saatlerinde Ay tutuldu. Karakoçan'da babamın evindeydik. Babamın çakaralmaz bir av tüfeği vardı ve kendi odasında duvarda asılı duruyordu. Biz harmanda toplanmış olayı izliyorduk. Ay henüz tutulmaya başlamıştı ki; Babam hemen evin dış kapısından içeriye koşarak girdi. İçerden av tüfeğini alıp koşarak dışarı çıktı. Tüfeği gök yüzüne dikip tetiğe bastı. Bereket silah bozuktu patlamadı. Ama ilçede silah takırtıları yaklaşık bir saat sürdü. Ay açılmaya başlayınca. silah sesleri de kesildi. Biz de silah seslerinden kurtulduk. Gecenin ilerleyen saatlerinde dedem hış mış evimizin kapısından içeri girdi. Bir şeylere sinirlenmişti rahmetli ama neye? Çok şaşırdık. Dedem köydeydi. Köyümüzün ilçeye uzaklığı oniki, onüç kilometreydi. Bu adam bu gece vakti niye geldi diye merak ederken kendisi anlatmaya başladı.
-Ben köydeydim. Damın üstünde ay tutulmasını izlerken ağlayarak dua ediyordum. Haskar'ın oğlu Cemal mıdır? ne zıkımdır ileri geri konuştu sinirimi bozdu, dedi.
Hala siniri geçmemişti. Annem merakla sordu;
-Yine ne söyledi de seni böyle çileden çıkardı o densiz? dedi.
Dedem aynı heyecanla devam etti.
- Ay'ın tutulmasında ne var? diyor. Amerikalılar aya gittiler. Üzerine tuvaletlerini yaptılar. Siz hala ağlayıp dua ediyorsunuz deyip bizimle alay etti. Bunları okula göndermişler, hepsi gavur olmuş, bunlarda dini itikat kalmamış dedi.
Ve göz ucuyla suçlar gibi bize bakarak ağlamaya başladı. Dedem düşüncesini öyle kuvvetle savunuyordu ki; karşısında aksini söylemek imkansız gibi bir şeydi. Ben bunların; şamanizmin ve zerdüştlüğün geleneklerinden olduğunu biliyordum. Ancak bunu dedeme anlatmanın imkansızlığını bildiğim için ancak yutkunabildim. Söyleyeceklerim içimde kaldığı için karnım şişiyordu ama yapacak bir şey yoktu. Söyleyeceğiniz her şey, büyüğe karşı olduğu için, doğru da olsa hemen ailenin diğer fertleri tarafından saygısızlık olarak nitelendirilecekti.
Bence; geleneklerdeki ve dini inanışlardaki yanlış ve hurafe düşünceler bu nedenle günümüze kadar yok olmadan gelmişlerdir.
Ali Akdoğan
26 Ekim 2014 Pazar
Akşam Karanlığında
Bak yine akşam olmak üzere.
Güneş nazlı nazlı dağların ardına gizlenmeye hazırlanıyor sevgilim.
Akşamlar hem çok güzel,
Hem çok gizemli.
Aşıkların dile geldiği,
Hırsızın uğursuzun harekete geçtiği,
Sokakta yaşayanların umutsuzluğa düştüğü,
Gidilecek yerlerinin olmadığı en kasvetli andır akşamlar.
Kurt dumanlı günü gözler sözü yalan,
Kurtlar gecenin karanlığını bekler be gülüm.
Bilirler ki her günün sonunda bir gecenin karanlığı var.
Ve o kurtlar bilirler ki; o karanlık çok şeye gebedir.
Ve işte ülkemin güzel insanları o günün sonundaki karanlığı yaşıyor.
Ama ben inanıyorum ki; o akşamın gebeliğinden aydınlık doğacak.
Her karanlık gecenin sonunda aydınlık bir gün vardır.
Güneşin doğuşuyla bütün karanlıklar dağılacak,
Ve ortalık ışıl ışıl aydınlığa kesecek..
Bu ülke daha önce de böyle karanlık günleri yaşadı.
Kendi azim ve kararıyla, o karanlığı yenmesini bildi.
Kurduğu Cumhuriyetle vatandaşlarına aydınlık günler yaşamayı sağladı.
Yine aydınlık günler göreceğiz be gülüm.
Üzülmek yok,
Çok çalışmak var.
Bu ülke bizim.
Çocuklarımıza daha güzel bir ülke bırakacağımız günler yakın.
Kimse umudunu yitirmesin.
Umutsuzluk bize yakışmaz.
Bize sevinç ve kendine güvenmek yakışır be gülüm.
Ali Akdoğan
Güneş nazlı nazlı dağların ardına gizlenmeye hazırlanıyor sevgilim.
Akşamlar hem çok güzel,
Hem çok gizemli.
Aşıkların dile geldiği,
Hırsızın uğursuzun harekete geçtiği,
Sokakta yaşayanların umutsuzluğa düştüğü,
Gidilecek yerlerinin olmadığı en kasvetli andır akşamlar.
Kurt dumanlı günü gözler sözü yalan,
Kurtlar gecenin karanlığını bekler be gülüm.
Bilirler ki her günün sonunda bir gecenin karanlığı var.
Ve o kurtlar bilirler ki; o karanlık çok şeye gebedir.
Ve işte ülkemin güzel insanları o günün sonundaki karanlığı yaşıyor.
Ama ben inanıyorum ki; o akşamın gebeliğinden aydınlık doğacak.
Her karanlık gecenin sonunda aydınlık bir gün vardır.
Güneşin doğuşuyla bütün karanlıklar dağılacak,
Ve ortalık ışıl ışıl aydınlığa kesecek..
Bu ülke daha önce de böyle karanlık günleri yaşadı.
Kendi azim ve kararıyla, o karanlığı yenmesini bildi.
Kurduğu Cumhuriyetle vatandaşlarına aydınlık günler yaşamayı sağladı.
Yine aydınlık günler göreceğiz be gülüm.
Üzülmek yok,
Çok çalışmak var.
Bu ülke bizim.
Çocuklarımıza daha güzel bir ülke bırakacağımız günler yakın.
Kimse umudunu yitirmesin.
Umutsuzluk bize yakışmaz.
Bize sevinç ve kendine güvenmek yakışır be gülüm.
Ali Akdoğan
14 Mayıs 2014 Çarşamba
Sedyeye Kömür Karası Bulaşmasın
Bugün 14 Mayıs 2014 Çarşamba. Manisa'nın Soma ilçesindeki kömür ocağında meydana gelen katliam gibi kazadan sonra, ocaktan bir sedye üzerinde cansız yatan bir madenci çıkarıldı. Yüzündeki kömür karasından yüzünü tanımak çok zordu. Ağzı açıldı bir beyazlık parladı ağzının içinden. Terliyordu. Yüzünden akan ter damlası bir nehirin yatağı misalı yüzündeki kömür karasının içinden bir yol açarak aşağıya doğru aktı. İsmi neydi bilmiyorum. Ama bir yakınlık hissetim kendisine. İzlemek için dikkat kesildim.
Etrafındaki kalabalıktan uğuldayan sesler;
- Allah'ın takdiri, diyorlardı.
Birden sedyenin üzerinde ölü gibi yatan madenci kıpırdamaya kalkıp oturmaya çalıştı. Gözlerini iri iri açtı. O kapkara yüzün ortasındaki gözlerin akı bir parlamaya başladı ki sormayın. Yumruklarını sıkarak uzun uzun etrafı inceledi ve etrafındakilere;
- Bizi yaratan Allah neden hep kütü takdirini biz ezilenlere, fakirlere ve kimsesizlere kullanıyor? Biraz da bizim emeğimizi sömürenlere, bize zül m edenlere karşı kullansa ya, diye bağırdı.
Bu içten çağlayarak gelen bir isyanın ayak sesleriydi. Ortalık buz kesti. Kimsede tık yok Ancak yutkunmakla yetindiler. Tam bu sırada sessizliği bozan cılız bir sesin verdiği cevap duyuldu.
- Galiba ben biliyorum bu soruların cevabını. Çünkü biz her şeyimizi Allah'a havale ediyoruz. Bizim adımıza hesap sorsun istiyoruz. Sürekli isteklerde bulunarak, kendi yapabileceğimiz şeyleri de
ondan bekliyoruz. İşte sanırım usandırdığımız için kötü takdirini bizden yana kullanıyor, dedi
Başka bir madencinin sesi yükseldi;
- Biz ne yapabiliriz ki? Tabi ki ondan isteyeceğiz haklarımızın sual edilmesini, dedi.
Cılız sesin sahibi biraz daha gür bir sesle;
- Yahu biz üç bin madenci; üç, beş taşerona veya on, on beş dayı başına itiraz edebilseydik, bu madende can güvenliğimizin tehlikede olduğunu, tehlikeler giderilmeden madene girmeyeceğimizi söyleyip direnebilseydik, belki de başımıza bu katliam gibi kaza gelmeyecekti. Belki de bu ölen arkadaşlarımız ölmemiş olacaktı, dedi.
Etraftaki diğer madencilere mantıklı gelmişti. Onlar da bakışlarıyla onayladılar bu sözleri.
Sedyedeki madenci iki kenarına bakınırken devlet büyüklerinden birinin posterini gördü. Yine hiddetlenmişti. Olanca gücüyle bağırarak;
- Bizim cenazelerimiz için camilerde sela okutacaklarmış. Camilerde, kuran kurslarında bizim adımıza hatim indirteceklermiş. Benim eşimin, çocuğumun, annemin, babamın, kardeşlerimin yapacağı hayır hasenat işlerine ne hakla karışıyorlar. Bıraksınlar bu ucuz lafları. Bir şey yapacaklarsa, bizim böyle ucuz ölümlerimizi önlesinler. Taksim meydanını iççiden koruyacaklarına, işçileri ölmekten korusunlar dedi ve bayıldı.
Yine kimsede tık yok. Herkes yanındakine sorgulayıcı gözlerle bakıyordu. Madenciyi ambulansa taşıdılar. Kendine gelmişti. Sedyeye uzatmaya çalıştılar. Çizmelerine bir baktı. Çıkarmak istedi takadı yetmedi. Yanındaki hemşire uzanmasını söyleyince;
- Çizmelerim sedyeyi kirletecek, dedi.
Hemşire şefkatli bir sesle;
- Kirlenirse kirlensin, bir şey olmaz. Senden daha kıymetli değil ya, dedi.
Ama madencinin içi rahat değildi. Devletin ambulansındaki sedyeyi kirletmek istemiyordu. Ayaklarını sedyeye değdirmeden, ayakucundaki demirin üzerine uzattı. Ekip kollarından tutup kendisini yukarı doğru çekince pes etti.
Madencinin; devletin ambulansındaki sedyeye verdiği diğer kadar, devlet de madenciye değer verseydi bu yaşananların hiç biri yaşanmazdı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
Etrafındaki kalabalıktan uğuldayan sesler;
- Allah'ın takdiri, diyorlardı.
Birden sedyenin üzerinde ölü gibi yatan madenci kıpırdamaya kalkıp oturmaya çalıştı. Gözlerini iri iri açtı. O kapkara yüzün ortasındaki gözlerin akı bir parlamaya başladı ki sormayın. Yumruklarını sıkarak uzun uzun etrafı inceledi ve etrafındakilere;
- Bizi yaratan Allah neden hep kütü takdirini biz ezilenlere, fakirlere ve kimsesizlere kullanıyor? Biraz da bizim emeğimizi sömürenlere, bize zül m edenlere karşı kullansa ya, diye bağırdı.
Bu içten çağlayarak gelen bir isyanın ayak sesleriydi. Ortalık buz kesti. Kimsede tık yok Ancak yutkunmakla yetindiler. Tam bu sırada sessizliği bozan cılız bir sesin verdiği cevap duyuldu.
- Galiba ben biliyorum bu soruların cevabını. Çünkü biz her şeyimizi Allah'a havale ediyoruz. Bizim adımıza hesap sorsun istiyoruz. Sürekli isteklerde bulunarak, kendi yapabileceğimiz şeyleri de
ondan bekliyoruz. İşte sanırım usandırdığımız için kötü takdirini bizden yana kullanıyor, dedi
Başka bir madencinin sesi yükseldi;
- Biz ne yapabiliriz ki? Tabi ki ondan isteyeceğiz haklarımızın sual edilmesini, dedi.
Cılız sesin sahibi biraz daha gür bir sesle;
- Yahu biz üç bin madenci; üç, beş taşerona veya on, on beş dayı başına itiraz edebilseydik, bu madende can güvenliğimizin tehlikede olduğunu, tehlikeler giderilmeden madene girmeyeceğimizi söyleyip direnebilseydik, belki de başımıza bu katliam gibi kaza gelmeyecekti. Belki de bu ölen arkadaşlarımız ölmemiş olacaktı, dedi.
Etraftaki diğer madencilere mantıklı gelmişti. Onlar da bakışlarıyla onayladılar bu sözleri.
Sedyedeki madenci iki kenarına bakınırken devlet büyüklerinden birinin posterini gördü. Yine hiddetlenmişti. Olanca gücüyle bağırarak;
- Bizim cenazelerimiz için camilerde sela okutacaklarmış. Camilerde, kuran kurslarında bizim adımıza hatim indirteceklermiş. Benim eşimin, çocuğumun, annemin, babamın, kardeşlerimin yapacağı hayır hasenat işlerine ne hakla karışıyorlar. Bıraksınlar bu ucuz lafları. Bir şey yapacaklarsa, bizim böyle ucuz ölümlerimizi önlesinler. Taksim meydanını iççiden koruyacaklarına, işçileri ölmekten korusunlar dedi ve bayıldı.
Yine kimsede tık yok. Herkes yanındakine sorgulayıcı gözlerle bakıyordu. Madenciyi ambulansa taşıdılar. Kendine gelmişti. Sedyeye uzatmaya çalıştılar. Çizmelerine bir baktı. Çıkarmak istedi takadı yetmedi. Yanındaki hemşire uzanmasını söyleyince;
- Çizmelerim sedyeyi kirletecek, dedi.
Hemşire şefkatli bir sesle;
- Kirlenirse kirlensin, bir şey olmaz. Senden daha kıymetli değil ya, dedi.
Ama madencinin içi rahat değildi. Devletin ambulansındaki sedyeyi kirletmek istemiyordu. Ayaklarını sedyeye değdirmeden, ayakucundaki demirin üzerine uzattı. Ekip kollarından tutup kendisini yukarı doğru çekince pes etti.
Madencinin; devletin ambulansındaki sedyeye verdiği diğer kadar, devlet de madenciye değer verseydi bu yaşananların hiç biri yaşanmazdı diye düşünüyorum.
Ali Akdoğan
23 Nisan 2014 Çarşamba
23 Nisan Çocuk Bayramı
Bugün yurdumun güzel çocukları, yaşıtları olan dünya çocuklarıyla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve çocuk bayramını kutluyorlar. Bütün dünya çocuklarının 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramını kutluyorum. Gülmek eğlenmek bütün çocukların hakkı. Amma dünyanın başka bir gerçeği ile yüzleştirmek istiyorum sizleri.
Dünyanın başka bir köşesinde ve hatta belki de yanı başımızdaki komşu bir ülkede, bu fotoğraftaki çocuğun yaşadığı bu vahşeti düşündükçe dünyamızın çocuklar için hiç de güvenli olmadığını düşünüyorum. Onlara bu acıları, korkuları ve vahşeti yaşatan yine biz büyükleriz. Öyle inanıyorum ki; biz büyükler bıraksak, onlar bir ömür boyu kardeşçe yaşamayı başaracaklardır.
Biz yıllardan beri dünya çocuklarını ülkemize davet ediyoruz ve onlarla 23 Nisan bayramını kutluyoruz. Bu yolla dünyaya dostluk kardeşlik ve barış mesajları vermeye çalışıyoruz. Ancak dünyaya vermek istediğimiz barış, dostluk ve kardeşlik mesajlarını verebildiğimizi, yani amacımıza ulaşabildiğimizi sanmıyorum. Eğer ulaşabilseydik bu gün yeryüzünde savaşlar bitmiş olurdu.
Dünyayı yöneten bugünkü liderler, hala ülkelerinin dışında yaşayan insanlara gelecek belirleme hakkını kendinde görüyor olmazlardı ve bu amaçlarına ulaşabilmek için insanların ve çocukların ölmesine seyirci kalmazlardı.
Biz ülke olarak;"Yurtta barış, dünyada barış "diyerek dünyaya önemli bir mesaj vermiştik. Bu ilkemize bağlı kalsaydık çevremizdeki ülkelerde barış olacaktı. Bu barış bulunduğumuz bölgeden bütün dünyaya yayılacaktı. Ancak biz de bunu başaramadık. Emperyalist güçler bizi de bu ateş çemberinin içine çekmeye çalıştılar. Sanırım bunu da başardılar. Keşke başaramasalardı. Ben kişi olarak hala "Yurtta barış, dünyada barış" dememiz gerektiğine inananlardanım. Çünkü dünyada hiç kimsenin öldürülmesini istemiyorum. Hiç bir çocuğun korku yaşamasını ve gözyaşı dökmesini istemiyorum. Hiç bir çocuğun annesiz-babasız kalmasını istemiyorum. Hiç bir çocuğun aç kalmasını istemiyorum. Ve hiç kimsenin yurdundan ve evinden ayrılmak zorunda bırakılmasını istemiyorum. İzinsiz çalıştırılan çocukların çocuk işçiliğine son verilsin istiyorum.
Sizce ben çok mu ütopik düşünüyorum?
Ali Akdoğan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
