Sayın öğretmenlerim, sevgili okuldaşlarım. bugün burada buluşmak için bir bahanemiz var. Öğretmenler gününü kutlamak için buradayız. Hepiniz hoş geldiniz. Gününüz kutlu olsun.
Türkler ilk önce Göktürk ve uygur alfabesini kullanmışlar. 8. yüzyıldan itibaren islamiyetin kabulünden sonra eski kullandıkları alfabelerden vazgeçerek Arap alfabesini kullanmaya başlamışlar.
Kurtuluş savaşını kazanıp 29 Ekim 1923 te Cumhuriyeti kurduktan sonra, Mustafa Kemal ve Arkadaşları; askeri, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yenilikler başlattılar. Bu yeniliklerden birisi de 1 Kasın 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin kabul edilmesidir.
Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğretilmesi ve okur yazar sayısının arttırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatıldı. Açılan millet mekteplerinde Mustafa Kemal de yazı tahtasının başına geçerek bu seferberlikte görev aldı. Yetişkinlere okuma yazma öğretti. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu davranışından dolayı 11. Kasım 1928 tarihinde yaptığı toplantıda büyük öndere Ulus Mektepleri Başöğretmenliği unvanını verdi. 24 Kasım 1928 de mustafa kemal bu unvanı resmen kabul etti. Bu günün anısına 24 Kasım; 1981 tarihinden bu güne öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.
Aslında dünyada öğretmenler günü her yılın 5 Ekim günü kutlanmaktadır.
Hani darbeleri beğenmeyiz hep eleştiririz ya. 12 Eylül darbesinin bize
bir lütfu olan öğretmenler günü ve öğretmen evi uygulamalarını
mesleğimiz için bir şansızlık olarak görüyorum.İlk günden beri hep
düşünüyorum. Bu adamlar bu iki şeyi neden bize lütfettiler.
Öğretmenler günü için sorduğum sorunun cevabı olarak; darbe döneminde binlerce öğretmene işkence
yapan, değişik yerlere isteklerinin dışında göndererek sürgünler
yaşatan, sudan bahanelerle görevden alan paşalar. Öğretmenlerin gönlünü
almak için cambaza bak cambaza misali öğretmenler gününü öğretmenlere
bir parmak bal misali hediye ettiler.
Öğretmen evinin esprisini de çözdüm. Öğretmenler kahvehanelerden çekilsin. toplumdan soyutlansın, çünkü kahvehaneye giden öğretmenler günlük siyaseti yorumlayacaklar, memleket meselelerini konuşarak insanların ufkunu genişletecekler. Toplum gerçekleri görecek. Bu da beylerin hoşuna giden bir şey değildi. O nedenle zoraki kesilen aidatlar ile öğretmen evlerini kurdular. Biz de dünden razıydık öyle şeylere. Hemen zokayı yuttuk. Günlük politikanın dışına çekilmek bizim de işimize geldi. Bana dokunmayan bin yaşasın dedik. Bizim çekildiğimiz alanlara tüccarlar ticaret erbapları ve diğer meslek grupları aldı. Bugünkü oluşumlardan umduğumuzu bulamıyorsak suçu biraz da kendimizde aramalıyız. Bakın Salih arkadaşımız bizim adımıza girişimlerde bulunmuş, ama öğretmen evinde böyle bir toplantıyı yapmamıza izin vermiyorlar. Bu evlerin iyi yönleri de vardı. Otelcilik hizmetleri. Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim edelim. Gittiğiniz her yerde çekinmeden başvuracağınız mekanlar oldu. Piyasa şartlarına göre daha hesaplı hizmet verdiler. Ama hepsi o kadar.
Neden insanlar bir araya gelmek için hep bahaneler üretmek zorunda
hissederler kendilerini? Anlayabilmiş değilim. Birbirimizi sevmek,
değer vermek ve özlemek de bir araya gelmek için bir bahane olamaz mı?
Ama başkalarının ürettiği bahaneler daha çok hoşumuza gidiyor.
Bir başka konuya dikkat çekmek istiyorum. O kadar çok gün bahanesi üretmişiz ki ticaretimizin önemli bir katalizörünü yaratmışız. Bu özel günlerde alınan hediyeler ve harcanan emek önemli bir ticari rantı oluşturuyor. Ticaretle uğraşan insanlar bu günlerin gelmesini iple çekiyorlar. Maddi gücü yetersiz olan insanlar ve çiftler arasında büyük sorunlar yaşanmasına neden oluyor bu günler. Kırgınlıklar kıskançlıklar eziklikler kırıla gidiyor bu günlerde. Oysa insanların birbirini sevindirmek için bahane değil miydi bu özel günler?
Örnek mi istiyorsunuz; 14 Şubat sevgililer günü, Anneler günü, Babalar günü, Hemşireler günü, Öğretmenler günü, Dünya kadınlar günü, Dünya barış günü, Dünya su günü, Çevre günü, Gıda günü, Tıp Bayramı, Kitap okuma haftası, orman haftası, bunların sayısını çoğaltabiliriz. Neden bir insan sevgilisini, annesini, babasını anımsamak için sadece yılın bir gününü beklesin ki? Senede bir gün barışı konuşur ve hatırlarsanız dünyaya barış gelir mi? Su havzalarını zehirli atıklarla kirletiyorsanız dünya su gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur? Memlekette kadınlar bu kadar sudan bahaneler ile öldürülüyorsa kadınlar gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur?
Eğitim alanında yapılan çok önemli yasalar hazırlanırken öğretmenlerin görüşünü almıyorsanız, mesleğe gereken değeri vermiyorsanız, OECD raporuna göre dünyadaki meslektaşlarından yılda 200 saat daha fazla çalıştığı halde onlardan daha az ücret alıyorsa ülkemin öğretmenleri, geçim zorluğu içindeki öğretmenlerin ek işlerde çalıştığını görmezden gelip ekonomik durumlarını iyileştirmiyorsanız, okul bitirip yıllarca atama bekleyen genç öğretmenlerin atamalarını zamanında yapmıyorsanız; öğretmenler gününü kutlasanız ne olur? kutlamasanız ne olur?
Çevreyi bu kadar hoyratça kirlettikten sonra çevre gününü kutlamanın bir gereği yok. Ayrıca bana göre çevre gününün ismini geri dönüşümcüler günü olarak değiştirmek gerekir. Çünkü çevreden o kadar çok şey topluyorlar ki bildiğiniz gibi değil. Hem çevrenin daha az kirlenmesini sağlıyorlar hem de topladıkları materyalleri ekonomiye yeniden kazandırıyorlar. Tabi yeniden üretimin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini ayrıca konuşmak gerekir.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama daha fazla zamanınızı almak istemiyorum.
Hepinize sağlıklı günler dilerken gününüzü tekrar kutluyorum. Saygılarımla.
Ali Akdoğan
24 Kasım 2012 Cumartesi
30 Ekim 2012 Salı
Ben Onu Bırakıyorum O Beni Bırakmıyor
Köylü Bayram amca ailesiyle akşam yemeğini yedikten sonra fazla zaman geçirecek eğlenceli şeylerin olmaması nedeni ile erkenden odasına çekilip yatar. Aile fertleri de bir sonraki gün yapacakları işler ile ilgili gerekli hazırlıklarını yaptıktan sonra onlar da yataklarına çekilirler.
Bayram amca gece geç vakit uykunun en tatlı anında evin alt katından gelen tıkırtılarla uyanır. İyice kulak kesilir. Evde bir dolaşan olduğunu kesinleştirdikten sonra yatağından sessizce kalkar ve ara hole çıkar etrafa bakınır. Karanlıkta pek bir şey seçemez. Lambayı yakıp alt kata inen merdivenlerden aşağıya inmeye çalışırken hırsızla burun buruna gelir ve bağırarak;
- Cemal kalkın evde hırsız var, der.
Evin yetişkin oğlu Cemal uyku sersemliği ile yatağından fırlayıncaya kadar hırsız saçaktan atlar ve koşmaya başlar. Dışarıda dolunay var ve etraf gündüz gibi aydınlık olduğundan hırsızın kendini kamufle etmesi zorlaşıyor. Cemal genç, çevik ve iyi koşan bir gençtir. Hırsızı kovalamaya başlar. Babası da peşlerinden koşar. Ama Bayram amca yaşı biraz ilerlemiş olmasından ötürü fazla hızlı koşamaz.
Hırsız önde Cemal arkada epey bir kovalamacadan sonra, Cemal hırsızı yakalar. Aralarında bir boğuşma yaşanır. Fakat Cemal'in gücü hırsıza yetmez. Cemal babasından yardım istemek üzere seslenir.
-Baba gel hırsızı yakaladım, der.
Babasının sesi uzaklardan ve derinden gelir;
-Aferin oğlum vur, iyice hırpala ben geliyorum, der.
Cemal babasının uzakta olduğunu sesin tonundan ve zayıflığından anlar ve can havliyle;
- Baba gücüm yetmiyor, o beni dövüyor, der.
Babası telaşla;
- Peki oğlum, allah onun belasını versin,vaz geç bırak gel, der.
Cemal hırsızı yakaladığına pişman olmuş bir sesle;
- Baba ben onu bırakıyorum ama o beni bırakmıyor, der.
Her olaya balıklama atlamanın bazen sıkıntı yaratabileceğini unutmayalım.
Ali Akdoğan
Bayram amca gece geç vakit uykunun en tatlı anında evin alt katından gelen tıkırtılarla uyanır. İyice kulak kesilir. Evde bir dolaşan olduğunu kesinleştirdikten sonra yatağından sessizce kalkar ve ara hole çıkar etrafa bakınır. Karanlıkta pek bir şey seçemez. Lambayı yakıp alt kata inen merdivenlerden aşağıya inmeye çalışırken hırsızla burun buruna gelir ve bağırarak;
- Cemal kalkın evde hırsız var, der.
Evin yetişkin oğlu Cemal uyku sersemliği ile yatağından fırlayıncaya kadar hırsız saçaktan atlar ve koşmaya başlar. Dışarıda dolunay var ve etraf gündüz gibi aydınlık olduğundan hırsızın kendini kamufle etmesi zorlaşıyor. Cemal genç, çevik ve iyi koşan bir gençtir. Hırsızı kovalamaya başlar. Babası da peşlerinden koşar. Ama Bayram amca yaşı biraz ilerlemiş olmasından ötürü fazla hızlı koşamaz.
Hırsız önde Cemal arkada epey bir kovalamacadan sonra, Cemal hırsızı yakalar. Aralarında bir boğuşma yaşanır. Fakat Cemal'in gücü hırsıza yetmez. Cemal babasından yardım istemek üzere seslenir.
-Baba gel hırsızı yakaladım, der.
Babasının sesi uzaklardan ve derinden gelir;
-Aferin oğlum vur, iyice hırpala ben geliyorum, der.
Cemal babasının uzakta olduğunu sesin tonundan ve zayıflığından anlar ve can havliyle;
- Baba gücüm yetmiyor, o beni dövüyor, der.
Babası telaşla;
- Peki oğlum, allah onun belasını versin,vaz geç bırak gel, der.
Cemal hırsızı yakaladığına pişman olmuş bir sesle;
- Baba ben onu bırakıyorum ama o beni bırakmıyor, der.
Her olaya balıklama atlamanın bazen sıkıntı yaratabileceğini unutmayalım.
Ali Akdoğan
24 Ekim 2012 Çarşamba
ÇELİKLEME
Hikayemiz orta Anadolu'nun bir köyünde yaşanmış bir halk hikayesidir. Ülkemizin folkloruna ve kültürüne uygun yaşanmış gerçek bir hikaye.
İlçenin kaymakamı köylere gezi yaptığı bir sırada köyün birinde bir olayla karşılaşmış. Köy evlerinden birinin önünde bir kalabalık görmüş. Kalabalığın olduğu eve doğru yaklaşmış. Kaymakamı tanıyan köylüler hemen gelenleri karşılamak için vaziyet almışlar. Kaymakam kalabalığın ilgi merkezine geldikten sonra durmuş. Etrafına bakınmış. Orta yerde bir kara kazan. Kazanın içi soğuk su dolu. Bir adamın elinde çıplak yeni doğmuş bir bebek. Adam bebeğin ayaklarından tutup su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış ve poposuna eliyle iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık cıyak cıyak ağlıyormuş. Kaymakam duruma şaşırmış ve merakla etrafındakilere sormuş;
- Yahu bu bebeği niçin bu buz gibi suya daldırıyorsunuz? Bebek hastalanıp ölürse ya, demiş merakla.
Etrafındakilerden birisi;
- Yok kaymakam bey bir şey olmaz. Biz buna çelikleme diyoruz. Aksine bu olay bu bebeği hastalıklardan koruyacak, demiş.
Kaymakam bu olay karşısında şaşkınlığını gizleyememiş. Kafasının içinde çeşitli sorularla o köyden ayrılırken köylülerin anlattıkları kendisine mantıklı gelmiş olacak ki; kendi kendine bir karar vermiş.
- Bir gün bir çocuğum olursa ben de çelikleme yapacağım, demiş.
Aradan bir zaman geçmiş. Kaymakamımız evlenmiş. Zamanı gelmiş ve kışın ortasında, Ocak sonu Şubat başı bir çocuğu olmuş. Hemen yanındakilere;
- Bir kazanın içinde soğuk su hazırlayın bebeği çelikleme yapacağım, demiş.
Söylenenler yapılmış. Kaymakam çocuğun ayaklarından tutmuş tepesi üstüne su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış. Poposuna iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık neye uğradığını anlamadan viyak viyak bağırarak ağlarken, kaymakam;
- Alın çocuğu sarın sarmalayın, demiş.
Çocuğu almışlar sarmışlar sarmalamışlar. Bir iki gün geçmiş çocuk ateşler içinde yanmaya başlamış. Kaymakamın eli ayağı dolaşmaya başlamış. Çocuğu doktora götürmüş. Muayeneden sonra doktor;
- Bu çocuk zatürre olmuş, demiş.
Kısa bir süre sonra bebek ölmüş. Kaymakam bir yerlerde yanlış yaptım galiba deyip düşünürken yine yolu o köye düşmüş. Köylüler karşılamışlar kaymakamı. Kaymakamın dertli hali köylülerin gözünden kaçmamış. Birisi sormuş,
- Hayrola kaymakam bey pek düşünceli görünüyorsunuz. bir şey mi oldu? demiş.
Kaymakam iç geçirerek;
- Yahu siz çocuğu çelikleme yapınca hastalıktan korunur dediniz. Ben çocuğumu çelikleme yaptım, ama bebek hastalanıp öldü. Ben nerede yanlış yaptım acaba? demiş.
Hazır cevap köylülerden birisi hemen cevap vermiş,
- Kaymakam bey; bizimkilerin anaları, babaları da çelikleme, onun için bizimkilere bir şey olmuyor, demiş.
Her gördüğümüzü uygulamaya kalkarsak böyle kötü sonuçlarla karşılaşabileceğimizi unutmayalım. Kaymakam da hatasını anlamış ama iş işten geçmiş.
Sağlık alanında bu tür hataları çok yapıyoruz. Falanca filan ilacı kullandı iyi geldi veya zayıfladı. Bende kullanayım deyip hayatıyla ödeyenleri unutmayalım.
Hatasız ve sağlıklı günlere hep birlikte.
Ali Akdoğan
İlçenin kaymakamı köylere gezi yaptığı bir sırada köyün birinde bir olayla karşılaşmış. Köy evlerinden birinin önünde bir kalabalık görmüş. Kalabalığın olduğu eve doğru yaklaşmış. Kaymakamı tanıyan köylüler hemen gelenleri karşılamak için vaziyet almışlar. Kaymakam kalabalığın ilgi merkezine geldikten sonra durmuş. Etrafına bakınmış. Orta yerde bir kara kazan. Kazanın içi soğuk su dolu. Bir adamın elinde çıplak yeni doğmuş bir bebek. Adam bebeğin ayaklarından tutup su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış ve poposuna eliyle iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık cıyak cıyak ağlıyormuş. Kaymakam duruma şaşırmış ve merakla etrafındakilere sormuş;
- Yahu bu bebeği niçin bu buz gibi suya daldırıyorsunuz? Bebek hastalanıp ölürse ya, demiş merakla.
Etrafındakilerden birisi;
- Yok kaymakam bey bir şey olmaz. Biz buna çelikleme diyoruz. Aksine bu olay bu bebeği hastalıklardan koruyacak, demiş.
Kaymakam bu olay karşısında şaşkınlığını gizleyememiş. Kafasının içinde çeşitli sorularla o köyden ayrılırken köylülerin anlattıkları kendisine mantıklı gelmiş olacak ki; kendi kendine bir karar vermiş.
- Bir gün bir çocuğum olursa ben de çelikleme yapacağım, demiş.
Aradan bir zaman geçmiş. Kaymakamımız evlenmiş. Zamanı gelmiş ve kışın ortasında, Ocak sonu Şubat başı bir çocuğu olmuş. Hemen yanındakilere;
- Bir kazanın içinde soğuk su hazırlayın bebeği çelikleme yapacağım, demiş.
Söylenenler yapılmış. Kaymakam çocuğun ayaklarından tutmuş tepesi üstüne su dolu kazanın içine daldırıp çıkarmış. Poposuna iki şaplak vurmuş. Bebek titremeyle karışık neye uğradığını anlamadan viyak viyak bağırarak ağlarken, kaymakam;
- Alın çocuğu sarın sarmalayın, demiş.
Çocuğu almışlar sarmışlar sarmalamışlar. Bir iki gün geçmiş çocuk ateşler içinde yanmaya başlamış. Kaymakamın eli ayağı dolaşmaya başlamış. Çocuğu doktora götürmüş. Muayeneden sonra doktor;
- Bu çocuk zatürre olmuş, demiş.
Kısa bir süre sonra bebek ölmüş. Kaymakam bir yerlerde yanlış yaptım galiba deyip düşünürken yine yolu o köye düşmüş. Köylüler karşılamışlar kaymakamı. Kaymakamın dertli hali köylülerin gözünden kaçmamış. Birisi sormuş,
- Hayrola kaymakam bey pek düşünceli görünüyorsunuz. bir şey mi oldu? demiş.
Kaymakam iç geçirerek;
- Yahu siz çocuğu çelikleme yapınca hastalıktan korunur dediniz. Ben çocuğumu çelikleme yaptım, ama bebek hastalanıp öldü. Ben nerede yanlış yaptım acaba? demiş.
Hazır cevap köylülerden birisi hemen cevap vermiş,
- Kaymakam bey; bizimkilerin anaları, babaları da çelikleme, onun için bizimkilere bir şey olmuyor, demiş.
Her gördüğümüzü uygulamaya kalkarsak böyle kötü sonuçlarla karşılaşabileceğimizi unutmayalım. Kaymakam da hatasını anlamış ama iş işten geçmiş.
Sağlık alanında bu tür hataları çok yapıyoruz. Falanca filan ilacı kullandı iyi geldi veya zayıfladı. Bende kullanayım deyip hayatıyla ödeyenleri unutmayalım.
Hatasız ve sağlıklı günlere hep birlikte.
Ali Akdoğan
8 Eylül 2012 Cumartesi
Mansur Amcanın Adağı
1975 yılında Elazığ ili Palu ilçesi Kayalık köyünde yeni göreve başlamıştım. Köy mahrumiyet bir coğrafyada. Kuş uçmaz kervan geçmez dedikleri hesap, yazın bir saat, kışın ikibuçuk saat yaya yolu vardı. Köye araba gelmiyordu. Ancak eşyanızı köye götürmek için özel araba tutarsanız, toprak yolda, bata çıka hoplaya zıplaya, köye kadar götürebilirdiniz arabayı. Oda her zaman olmazdı. Çünkü Ekim sonu Kasım başı kar yağardı. Mayıs sonuna kadar da yerde kar olurdu.
Mansur amca hayvancılıkla uğraşan orta yaşlı,kısa boylu, sempatik yüzlü, kocaman burunlu bir adamdı. Konuştuğu bölük pörçük türkçesiyle sohbet ediyorduk. Birgün sohbet sırasında;
- Hoca efendi yakında oğlum askerden gelecek. Sürünün içindeki en büyük koçu kurban adadım. Geldiği gün keseceğim, dedi.
Ben de Mansur amcaya takılmak amacıyla, birazda şakayla karışık;
- Allah kavuştursun Mansur amca. İnşallah çocuk sağ salim gelir. Bu adaktan biz öğretmenlere de et düşer değil mi? dedim.
Mansur amcanın yüzü aydınlandı. Sözlerim hoşuna gitmişti belli ki. Külahını hafifçe geriye doğru itti. Külahın altından parmaklarıyla saçını karıştırarak ve hafifçe gülümseyerek;
- Tabi hoca efendi olmaz mı? En büyük payı size göndereceğim. Siz bu köyde yabancısınız. Bizim misafirimiz sayılırsınız, dedi.
Mansur amca bu sohbetten sonra kalkıp evine gitti. Köyde kasap yok. Bakkal yok, Kahvehane yok. Bizim gerçekten gönderilecek adak etine ihtiyacımız vardı. Ayda bir bazen iki ayda bir şehire gidip maaş alıyorduk. Dönüşte de temel ihtiyaçlardan et almaya sıra gelmiyordu. Çünkü aldığınız erzakı sırtımızda; bir saat bazen birbuçuk saat taşıyorduk. Dört gözle Mansur amcanın oğlunun askerden gelmesini beklemeye başladık. Belki Mansur amca bizim kadar sabırsızlanmıyordu oğlunun gelişine.
On onbeş gün sonra çocuk askerden geldi. İçimizi bir sevinç kapladı. Mansur amcanın haberi yoktu ama onun kadar biz de sevinmiştik. Adak etini beklemeye başladık. İki gün geçti et yok. Bir hafta geçti et yok. Bu işte bir terslik olduğunu düşünmeye başladık. On gün geçmişti. Mansur amca okulun önünden geçip tepeye doğru gidiyordu ki; bizi gördü selam verdi. Ben biraz sitemli bir ses tonuyla;
- Ne oldu Mansur amca adağı kesmedin mi? dedim.
Mansur amca biraz mahcup bir sesle;
- Kestik hoca efendi, dedi.
- Hani bize et gönderecektin. Hani biz sizin misafirinizdik. Ne oldu Mansur amca? bilmeyerek bir yanlış mı yaptık? dedim.
- Yok hoca efendi siz bir hata yapmadı, bizim köy imamı Hasan hoca adağı şeriat kurallarına göre kesti. Kimseye bir şey vermeden leşi bizim oğlanın sırtına yükleyip evine gönderdi kavurma yaptı, dedi.
- Neymiş, nasılmış bu kural? dedim.
- Hasan hoca; şeriata göre adak eti yalnız fakirlere verilir. Bu köyde fakir yoktur. En fakiri benim dedi ve kimseye bir parça bile et vermedi, dedi.
- Perki şeriat zengini nasıl tarif ediyor? dedim.
Mansur amca kırgın ve kızgın bir ses tonuyla;
- Ben melle değilim, ne bileyim hoca efendi onu da mellelere sorun, dedi.
Bunu köyde kime sorabileceğimizi düşünürken birden mele Mustafa aklıma geldi. Bu konuda en doğru cevabı mele Mustafa'dan alabilirdik. İki gün geçmişti. Okulun duvarının dibine oturmuş güneşleniyorduk Sonbaharın son zamanları ve güneşin en kıymetli olduğu zamanlardı. Mele Mustafa uzaktan bizi görmüş yanımıza oturmaya sohbet etmeye geldi. Belliki onunda hoşuna gitmeyen, canını sıkan durumlar vardı. Yanımıza geldi. Selam verdi. Sandalye verdik, oturdu. Genel bir sohbete başlandı. Melle kendisi sözü kesilen adağa getirdi. Belliki çok rahatsız olmuştu. Ben dayanamadım sordum;
- Melle Mustafa şeriat zengini nasıl tarif ediyor? Yani şeriata göre kime zengin denir? dedim.
Melle önce bir derin nefes aldı. Sonra iç çekerek anlatmaya başladı.
- Bak hoca efendi; şeriata göre bir adam atmış yıl hiç çalışmadan, hazırda bulunan malı onu ve ailesini geçindirecek kadar malı olan kişi şeriata göre zengindir. Bunun dışındakiler fakirdir, dedi
Ben yine heyecanla;
- Peki allah aşkına bu köyde hanginizin malı atmış yıl çalışmasanız sizi geçindirir? dedim
Melenin kaşları çatıldı. Sinirli bir ses tonuyla;
- Hoca efendi Hasan hoca gibi dini kendi çıkarları için yanlış yorumlayan din adamları var. hem de çok. Hasan hoca yanlış yaptı. Artık bu köyde kalması doğru olmaz. Bir kurban eti için bu duruma düşmemeliydi. Kendisini çok seviyordum. Ama gözümden düştü. İnşallah kendi isteğiyle köyden gider. yoksa biz onu göndermesini biliriz, dedi.
Durumun bu kadar ciddi bir noktaya geldiğinden haberimiz yoktu. Bir hafta geçmişti ki köye bir kamyon geldi. Hasan hoca; sessiz sedasız evini yükleyip kaçar gibi köyden gitti.
Yıllar sonra bu olayı eşime anlattığımda, eşim bana dönüp;
-Siz de çok cimriymişsiniz. Adak eti bekleyeceğinize, paranızla bir koyun veya keçi alıp kesip yeseydiniz, dedi.
Gülümseyerek, muzip bir ses tonuyla;
- Bedava sirke baldan tatlıdır, dedim.
Adak eti bize nasip olmadı ama köy imamının köyden sürülmesine neden oldu. Toplumsal olaylar böyle dipten gelen dalgalarla ortaya çıkar işte.
Hayatta hiç bir şeyi hafife almamak gerekir.
Ali Akdoğan
Mansur amca hayvancılıkla uğraşan orta yaşlı,kısa boylu, sempatik yüzlü, kocaman burunlu bir adamdı. Konuştuğu bölük pörçük türkçesiyle sohbet ediyorduk. Birgün sohbet sırasında;
- Hoca efendi yakında oğlum askerden gelecek. Sürünün içindeki en büyük koçu kurban adadım. Geldiği gün keseceğim, dedi.
Ben de Mansur amcaya takılmak amacıyla, birazda şakayla karışık;
- Allah kavuştursun Mansur amca. İnşallah çocuk sağ salim gelir. Bu adaktan biz öğretmenlere de et düşer değil mi? dedim.
Mansur amcanın yüzü aydınlandı. Sözlerim hoşuna gitmişti belli ki. Külahını hafifçe geriye doğru itti. Külahın altından parmaklarıyla saçını karıştırarak ve hafifçe gülümseyerek;
- Tabi hoca efendi olmaz mı? En büyük payı size göndereceğim. Siz bu köyde yabancısınız. Bizim misafirimiz sayılırsınız, dedi.
Mansur amca bu sohbetten sonra kalkıp evine gitti. Köyde kasap yok. Bakkal yok, Kahvehane yok. Bizim gerçekten gönderilecek adak etine ihtiyacımız vardı. Ayda bir bazen iki ayda bir şehire gidip maaş alıyorduk. Dönüşte de temel ihtiyaçlardan et almaya sıra gelmiyordu. Çünkü aldığınız erzakı sırtımızda; bir saat bazen birbuçuk saat taşıyorduk. Dört gözle Mansur amcanın oğlunun askerden gelmesini beklemeye başladık. Belki Mansur amca bizim kadar sabırsızlanmıyordu oğlunun gelişine.
On onbeş gün sonra çocuk askerden geldi. İçimizi bir sevinç kapladı. Mansur amcanın haberi yoktu ama onun kadar biz de sevinmiştik. Adak etini beklemeye başladık. İki gün geçti et yok. Bir hafta geçti et yok. Bu işte bir terslik olduğunu düşünmeye başladık. On gün geçmişti. Mansur amca okulun önünden geçip tepeye doğru gidiyordu ki; bizi gördü selam verdi. Ben biraz sitemli bir ses tonuyla;
- Ne oldu Mansur amca adağı kesmedin mi? dedim.
Mansur amca biraz mahcup bir sesle;
- Kestik hoca efendi, dedi.
- Hani bize et gönderecektin. Hani biz sizin misafirinizdik. Ne oldu Mansur amca? bilmeyerek bir yanlış mı yaptık? dedim.
- Yok hoca efendi siz bir hata yapmadı, bizim köy imamı Hasan hoca adağı şeriat kurallarına göre kesti. Kimseye bir şey vermeden leşi bizim oğlanın sırtına yükleyip evine gönderdi kavurma yaptı, dedi.
- Neymiş, nasılmış bu kural? dedim.
- Hasan hoca; şeriata göre adak eti yalnız fakirlere verilir. Bu köyde fakir yoktur. En fakiri benim dedi ve kimseye bir parça bile et vermedi, dedi.
- Perki şeriat zengini nasıl tarif ediyor? dedim.
Mansur amca kırgın ve kızgın bir ses tonuyla;
- Ben melle değilim, ne bileyim hoca efendi onu da mellelere sorun, dedi.
Bunu köyde kime sorabileceğimizi düşünürken birden mele Mustafa aklıma geldi. Bu konuda en doğru cevabı mele Mustafa'dan alabilirdik. İki gün geçmişti. Okulun duvarının dibine oturmuş güneşleniyorduk Sonbaharın son zamanları ve güneşin en kıymetli olduğu zamanlardı. Mele Mustafa uzaktan bizi görmüş yanımıza oturmaya sohbet etmeye geldi. Belliki onunda hoşuna gitmeyen, canını sıkan durumlar vardı. Yanımıza geldi. Selam verdi. Sandalye verdik, oturdu. Genel bir sohbete başlandı. Melle kendisi sözü kesilen adağa getirdi. Belliki çok rahatsız olmuştu. Ben dayanamadım sordum;
- Melle Mustafa şeriat zengini nasıl tarif ediyor? Yani şeriata göre kime zengin denir? dedim.
Melle önce bir derin nefes aldı. Sonra iç çekerek anlatmaya başladı.
- Bak hoca efendi; şeriata göre bir adam atmış yıl hiç çalışmadan, hazırda bulunan malı onu ve ailesini geçindirecek kadar malı olan kişi şeriata göre zengindir. Bunun dışındakiler fakirdir, dedi
Ben yine heyecanla;
- Peki allah aşkına bu köyde hanginizin malı atmış yıl çalışmasanız sizi geçindirir? dedim
Melenin kaşları çatıldı. Sinirli bir ses tonuyla;
- Hoca efendi Hasan hoca gibi dini kendi çıkarları için yanlış yorumlayan din adamları var. hem de çok. Hasan hoca yanlış yaptı. Artık bu köyde kalması doğru olmaz. Bir kurban eti için bu duruma düşmemeliydi. Kendisini çok seviyordum. Ama gözümden düştü. İnşallah kendi isteğiyle köyden gider. yoksa biz onu göndermesini biliriz, dedi.
Durumun bu kadar ciddi bir noktaya geldiğinden haberimiz yoktu. Bir hafta geçmişti ki köye bir kamyon geldi. Hasan hoca; sessiz sedasız evini yükleyip kaçar gibi köyden gitti.
Yıllar sonra bu olayı eşime anlattığımda, eşim bana dönüp;
-Siz de çok cimriymişsiniz. Adak eti bekleyeceğinize, paranızla bir koyun veya keçi alıp kesip yeseydiniz, dedi.
Gülümseyerek, muzip bir ses tonuyla;
- Bedava sirke baldan tatlıdır, dedim.
Adak eti bize nasip olmadı ama köy imamının köyden sürülmesine neden oldu. Toplumsal olaylar böyle dipten gelen dalgalarla ortaya çıkar işte.
Hayatta hiç bir şeyi hafife almamak gerekir.
Ali Akdoğan
30 Ağustos 2012 Perşembe
Ya Doktor Erkek Olsaydı
Yeni öğretmen olmuştum.1975 yılında, Elazığ'ın Palu ilçesine bağlı Kayalık köyünde göreve başladım. Okul yeni açılmış ve ikinci yılındaydı. İkinci sınıfta kırkbir öğrenci vardı. Bunlardan on biri kız otuzu erkekti. Kızlardan yalnız biri okula devam ediyor, diğerleri aileleri tarafından gönderilmiyordu. Birinci sınıfı başka öğretmen arkadaş okutuyordu.
İlk gün sınıfa girdim. Öğrencileri güler bir yüzle sınıfa aldım. Sıralarına oturdular. Ben konuşmaya başladım;
- Okula temiz geleceksiniz. Her sabah elinizi yüzünüzü yıkayacaksınız. Tırnaklarınızı keseceksiniz. Kızlar saçlarını tarayacak. Erkekler saçlarını güzelce kestirecek. Artık okullu olduk, dedim.
Sınıfta çıt yok hepsi yüzüme bakıyor ama olumlu yada olumsuz bir tepki veren, tebessüm eden yada somurtan yok. Kendi kendime içimden;
- Vay be ben ne müthiş bir öğretmenmişim de haberim yokmuş. Sınıftan çıt çıkmıyor. Demek ki sınıfa iyi hakim oldum dedim.
Biraz bekledikten sonra;
- Söylediklerimi anladınız mı? dedim
Yine sınıftan çıt yok. Bu işte bir terslik olduğunu anladım ve;
- Sınıfta türkçe bilen var mı? dedim.
Sınıfın en arka sırasında oturan bir erkek çocuk parmağını sıranın arkasından ancak görünecek kadar kaldırdı. Şaşırmıştım. Bu çocuklar bir yıl boyunca okula gelmişler ve sınıfta türkçe bilen ya da anlayan bir kişi.
Çocuğu ayağa kaldırdım ve sohbet etmek amacıyla bazı sorular sordum.
- Adın ne senin?
- Burhanettin, öğretmenim
- Sen türkçeyi nerede öğrendin Burhanettin?
- Elazığ'da amcalarım oturuyor, yazın onların evine gidiyorum ve bir süre kalıyorum. Orada öğrendim öğretmenim. Bir de benim bir amcam öğretmen. O; köye gelince bizimle konuşuyor öyle öğrendim.
- Peki Burhanettin benim söylediklerimi sınıfa zazaca tekrar et bakalım, dedim.
Daha önceki konuştuklarımı sınıfa tekrar etti. Çocukların yüz ifadeleri değişti. Sınıfta bir hayat belirtisi hissetmeye başladım. Benim o güleç yüzüm asılmaya başladı. İçimi bir karamsarlık kapladı. Ben zazaca bilmiyordum. Çocuklar türkçe. Nasıl eğitim yapacaktım? Bir de başımda kız öğrencilerin okula devamsızlığı gibi bir bela vardı.
İlk iş kızların okula gelmesini sağlamak amacıyla sınıfa devam eden kızı sınıf başkanı seçtirdim. Bu kız Burhanettin'in kız kardeşi Fatma'ydı. Bu uygulamaya ilk tepki Burhanettin'den geldi.
- Öğretmenim ben bunu kabul etmiyor. Hey vah ben nasıl bir kadinin emri altına girerim? dedi.
En yakın müttefikimi kaybetmek üzereydim. Dilim döndüğünce çocuğu ikna etmeye çalıştım. Onu da başkan yardımcısı seçtirdim. Ama itiraza devam ediyordu.
- Vala ben bir kadinin yardımcısı olmam, diyordu.
Zamanla durumu kabullendi. Ama kızlar yine okula gelmiyordu. Ben bir taraftan dil öğretimi için Burhanettin'den yardım alıyordum, diğer taraftan da okuma yazma çalışmaları yaptırıyordum.
Köydeki erkeklerin çoğu sarıklıydı.Az bir bölümü de külahlı. İçlerinden medreselerde dini eğitim alanlar vardı. Bunlardan birisi de Burhanettin'in babası melle Mustafa idi. Adam sohbet etmeyi bilen mülayim bir insandı.Ancak bir de Melle Hüseyin vardı. Uzun boylu, çam yarması gibi. Orta yaşlıydı. Sarık sarar, yolda yürürken boynunu ve başını hep sağ tarafa eğerdi. Bir gün melle Mustafa'ya sordum;
- Bu adam rahatsız mı? Niçin hep boynunu sağ tarafa eğerek dolaşıyor? dedim.
Melle Mustafa gülerek;
- Yok hoca efendi yok. Öyle dolaşıyor ki daha dindar olduğunu sansınlar, dedi.
Anlamıştım. Bu iki adamın toplum üzerinde büyük etkisi vardı. Kızların okula gelmesini sağlamak için bunların gücünden yararlanmalıydım.
Bir gün duydum ki melle Hüseyin'in gelini hastalanmış. Elazığ'a doktora götürmüş. Mellenin Elazığ'dan dönmesini dört gözle beklemeye başladım. Şimdi diyeceksiniz ki;
- Sana ne melenin dönüşü. Sen işine bak.
Ben bu dönüşü merak ediyordum, çünkü melle gelinini erkek doktora muayene ettirmezdi. Ertesi gün okulun önündeki çeşmenin başında sohbet ediyorduk. Yanımda diğer öğretmen arkadaş ile onun eşi de vardı. Okul köyün en üst tarafında olduğu için şehirden gelenler okulun yanından geçerek köyün içine giderlerdi. Akşam üzeriydi. Melle Hüseyin yukarıdan tepeden sallanarak inmeye başladı. Bir hayli geriden de gelini göründü. Melle yanımıza geldi. Selam verdi. Ben meraklı bir sesle;
- Geçmiş olsun melle Hüseyin, gelinin hastaymış, nasıl oldu? dedim.
Melle biraz yutkunarak;
- Valla eyidur hoca efendi eyidur. Bereket versin doktor Kadindi yoksa işimiz koti olurdu, dedi.
Tam lafın sırası gelmişti.ben bunu günlerce beklemiştim. Hemen;
- E melle Hüseyin sen hem hacısın hem de hocasın. Bu köylülerden daha iyi bilirsin. Kimse kızlarını okula göndermezse, bu kadın doktorlar, ebeler, hemşireler nasıl yetişecek? O zaman bütün hastaları erkek doktorlar muayene edecek, yada kabul etmeyenlerin hastaları ölecek, dedim.
Melle Hüseyin lafı anladı ve;
-Valla sen haklısın hoca efendi biz kızları okula göndermiyoruz hata ediyoruz, dedi.
Ertesi gün okula gelmeyen kızlardan dokuzu okula geldi. Yalnız muhtar göndermedi kızını. Muhtar da diğer öğretmen arkadaşla bozuşmuştu ona inat göndermiyordu.
Bir zafer kazanmıştım. kendimle gurur duyabilirdim artık. Genç bir öğretmen olarak köylünün nabzını tutmanın yolunu bulmuştum. Daha önce yasa ceza muhabbetleri yapmıştık hiç kimsenin umrunda olmamıştı.
Yerinde ve zamanında söylenen bir sözün ne kadar önemli olduğunu unutmayalım.
Ali Akdoğan
İlk gün sınıfa girdim. Öğrencileri güler bir yüzle sınıfa aldım. Sıralarına oturdular. Ben konuşmaya başladım;
- Okula temiz geleceksiniz. Her sabah elinizi yüzünüzü yıkayacaksınız. Tırnaklarınızı keseceksiniz. Kızlar saçlarını tarayacak. Erkekler saçlarını güzelce kestirecek. Artık okullu olduk, dedim.
Sınıfta çıt yok hepsi yüzüme bakıyor ama olumlu yada olumsuz bir tepki veren, tebessüm eden yada somurtan yok. Kendi kendime içimden;
- Vay be ben ne müthiş bir öğretmenmişim de haberim yokmuş. Sınıftan çıt çıkmıyor. Demek ki sınıfa iyi hakim oldum dedim.
Biraz bekledikten sonra;
- Söylediklerimi anladınız mı? dedim
Yine sınıftan çıt yok. Bu işte bir terslik olduğunu anladım ve;
- Sınıfta türkçe bilen var mı? dedim.
Sınıfın en arka sırasında oturan bir erkek çocuk parmağını sıranın arkasından ancak görünecek kadar kaldırdı. Şaşırmıştım. Bu çocuklar bir yıl boyunca okula gelmişler ve sınıfta türkçe bilen ya da anlayan bir kişi.
Çocuğu ayağa kaldırdım ve sohbet etmek amacıyla bazı sorular sordum.
- Adın ne senin?
- Burhanettin, öğretmenim
- Sen türkçeyi nerede öğrendin Burhanettin?
- Elazığ'da amcalarım oturuyor, yazın onların evine gidiyorum ve bir süre kalıyorum. Orada öğrendim öğretmenim. Bir de benim bir amcam öğretmen. O; köye gelince bizimle konuşuyor öyle öğrendim.
- Peki Burhanettin benim söylediklerimi sınıfa zazaca tekrar et bakalım, dedim.
Daha önceki konuştuklarımı sınıfa tekrar etti. Çocukların yüz ifadeleri değişti. Sınıfta bir hayat belirtisi hissetmeye başladım. Benim o güleç yüzüm asılmaya başladı. İçimi bir karamsarlık kapladı. Ben zazaca bilmiyordum. Çocuklar türkçe. Nasıl eğitim yapacaktım? Bir de başımda kız öğrencilerin okula devamsızlığı gibi bir bela vardı.
İlk iş kızların okula gelmesini sağlamak amacıyla sınıfa devam eden kızı sınıf başkanı seçtirdim. Bu kız Burhanettin'in kız kardeşi Fatma'ydı. Bu uygulamaya ilk tepki Burhanettin'den geldi.
- Öğretmenim ben bunu kabul etmiyor. Hey vah ben nasıl bir kadinin emri altına girerim? dedi.
En yakın müttefikimi kaybetmek üzereydim. Dilim döndüğünce çocuğu ikna etmeye çalıştım. Onu da başkan yardımcısı seçtirdim. Ama itiraza devam ediyordu.
- Vala ben bir kadinin yardımcısı olmam, diyordu.
Zamanla durumu kabullendi. Ama kızlar yine okula gelmiyordu. Ben bir taraftan dil öğretimi için Burhanettin'den yardım alıyordum, diğer taraftan da okuma yazma çalışmaları yaptırıyordum.
Köydeki erkeklerin çoğu sarıklıydı.Az bir bölümü de külahlı. İçlerinden medreselerde dini eğitim alanlar vardı. Bunlardan birisi de Burhanettin'in babası melle Mustafa idi. Adam sohbet etmeyi bilen mülayim bir insandı.Ancak bir de Melle Hüseyin vardı. Uzun boylu, çam yarması gibi. Orta yaşlıydı. Sarık sarar, yolda yürürken boynunu ve başını hep sağ tarafa eğerdi. Bir gün melle Mustafa'ya sordum;
- Bu adam rahatsız mı? Niçin hep boynunu sağ tarafa eğerek dolaşıyor? dedim.
Melle Mustafa gülerek;
- Yok hoca efendi yok. Öyle dolaşıyor ki daha dindar olduğunu sansınlar, dedi.
Anlamıştım. Bu iki adamın toplum üzerinde büyük etkisi vardı. Kızların okula gelmesini sağlamak için bunların gücünden yararlanmalıydım.
Bir gün duydum ki melle Hüseyin'in gelini hastalanmış. Elazığ'a doktora götürmüş. Mellenin Elazığ'dan dönmesini dört gözle beklemeye başladım. Şimdi diyeceksiniz ki;
- Sana ne melenin dönüşü. Sen işine bak.
Ben bu dönüşü merak ediyordum, çünkü melle gelinini erkek doktora muayene ettirmezdi. Ertesi gün okulun önündeki çeşmenin başında sohbet ediyorduk. Yanımda diğer öğretmen arkadaş ile onun eşi de vardı. Okul köyün en üst tarafında olduğu için şehirden gelenler okulun yanından geçerek köyün içine giderlerdi. Akşam üzeriydi. Melle Hüseyin yukarıdan tepeden sallanarak inmeye başladı. Bir hayli geriden de gelini göründü. Melle yanımıza geldi. Selam verdi. Ben meraklı bir sesle;
- Geçmiş olsun melle Hüseyin, gelinin hastaymış, nasıl oldu? dedim.
Melle biraz yutkunarak;
- Valla eyidur hoca efendi eyidur. Bereket versin doktor Kadindi yoksa işimiz koti olurdu, dedi.
Tam lafın sırası gelmişti.ben bunu günlerce beklemiştim. Hemen;
- E melle Hüseyin sen hem hacısın hem de hocasın. Bu köylülerden daha iyi bilirsin. Kimse kızlarını okula göndermezse, bu kadın doktorlar, ebeler, hemşireler nasıl yetişecek? O zaman bütün hastaları erkek doktorlar muayene edecek, yada kabul etmeyenlerin hastaları ölecek, dedim.
Melle Hüseyin lafı anladı ve;
-Valla sen haklısın hoca efendi biz kızları okula göndermiyoruz hata ediyoruz, dedi.
Ertesi gün okula gelmeyen kızlardan dokuzu okula geldi. Yalnız muhtar göndermedi kızını. Muhtar da diğer öğretmen arkadaşla bozuşmuştu ona inat göndermiyordu.
Bir zafer kazanmıştım. kendimle gurur duyabilirdim artık. Genç bir öğretmen olarak köylünün nabzını tutmanın yolunu bulmuştum. Daha önce yasa ceza muhabbetleri yapmıştık hiç kimsenin umrunda olmamıştı.
Yerinde ve zamanında söylenen bir sözün ne kadar önemli olduğunu unutmayalım.
Ali Akdoğan
29 Temmuz 2012 Pazar
Orucu Bitiren Tokat
Ben henüz ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydim. Annem kuran öğrensin ileride cenazelerimizi yıkasın diye benim küçük kardeşim Yusuf''u komşularımızdan Hüsna isminde bir kadının yanına ders almaya gönderdi. Ama Yusuf''un yaşı daha küçük olduğundan öğrenmekte güçlük çekiyordu. O nedenle sıra bir gün bana gelecek diye bekliyordum. Derken bir gün annem;
- Bak oğlum bu öğrenemiyor birde sen denesen, dedi.
Bana güvenen birilerinin olması hoşuma gitmişti. Arapça alfabeyi aldım komşunun evinin yolunu tuttum. Hocam olacak kadın kapıyı açtı. İçeri girdim. Yabancı bir ev ve insanlar. Baştan biraz yadırgadım. Ama şaşkınlığımı erken attım. Loş ışıklı bir odaya girdik. Bir minder gösterdiler üzerine oturdum. Hocam da yanıma oturdu. Alfabeyi açtık. Kargacık burgacık işaretler, harfler. Kadın da biraz kekeme. Kadın derse başladı. Söyleyeceklerini bitirinceye kadar baştakileri unutuyordum.
Bana dönüp;
- Haydi şimdi de sen oku, dedi.
Ağzımdan tek kelime çıkmadı. Kadın yüzüme baktı. Bir daha baştan söylediklerini tekrar etti. Ben gülmemek için kendimi zor tutuyordum.Tekrar;
- Haydi şimdi oku, dedi.
Ben yine etrafıma bakınmaya başlayınca,
-Yahu bu ailenin çocukları hep mi böyle geri zekalı, dedi.
Sinirlenerek tekrar baştan ilgili bölümü tekrar etti. Bu sefer söylenen geri zekalı sözü canımı sıktığı için kendimi zorlayarak kadının söylediklerini iyice izledim ve tekrar ettim. Bir daha tekrar etmemi istedi yine okudum ve tekrar ettim. O günkü ders bitmişti. Kalktım, evimizin yolunu tuttum. Eve gidinceye kadar yolda hepsini unutmuştum. Çünkü anlamını bilmediğim ve anlam yüklenmediği için aklımda tutamadığım bir ders.
Eve varınca annem kapıda karşıladı.
- Nasıl öğrenebildin mi? dedi.
- Biraz öğrendim ama tekrar unuttum, dedim.
Meğer öğrenememenin suçu kardeşimde değil hocanın konuşmasındaymış. Amma anneme anlatamazdık. Çünkü o kafasına koyduğunu öyle böyle mutlaka yapan bir kişiliğe sahipti. Babamı etkilemesi, evin içindeki otoriterliği bunu kanıtlıyordu.
Derslere devam ettim. Alfabeyi bitirdim. İkinci kitap olan Emma dedikleri, içinde metinlerin ve surelerin olduğu kitaba başladım. Dersler iyi gidiyordu. Kuran-ı Kerim alınacaktı. İlçede kırtasiyeci yoktu. Elazığ'a giden bir komşuya ısmarlandı. Kitap geldi. Hocanın yanına gittim. Kitabı açtı baktı ve;
- Keşke Şeker Zade alsalardı, Hafız Osman almışlar. Bunun yazıları küçük, dedi.
Şekerzade kim? Hafız Osman kim ? Bunların farkı ne? kafamın içinde çeşitli sorular dönüp duruyor. Sonradan öğrendim ki yazı puntosu bu iki isim arasında ayrımı yaratıyor. Yani bilgisayar ortamındaki dokuz punto ve oniki punto yazı arasındaki büyüklük farkıymış. İlk defa kırtasiyeden alınan bir kitap görmüştüm. Okul hayatım boyunca hep benden bir devre önceki öğrencilerin kullandığı eski kitapları kullandım. Hiç ünite dergisi alamadım. Dergi parası istediğimiz zaman bizi azarlayan büyüklerimiz, kuran-ı Kerim alınacak olunca hiç itiraz etmediler ve epey de para verdiler.
Dersler ilerledi. Ben de sevinerek gidip geliyordum. Mevsim ilkbahar, günler uzamıştı. Muharrem orucu başlamıştı. Çocuk aklımla oruç tutacağım dedim.
Orucun kurallarını bektaşilikle kafasını bozmuş dedem koyuyordu. Akşam yemeğinden sonra oruç başlar. Oniki gün boyunca su içilmez. Et yenmez, sakal tıraşı olunmaz, aynaya bakılmaz. Evdeki aynalar ters asılır yada üzerlerine bir örtü asılarak ayna kapatılır. Oruç ya çift gün tutulur ya da hiç tutulmaz. Yani tek günler çifte tamamlanmak üzere bir gün daha mutlaka oruç tutulmalı. Dedeme göre bunlar hep yas matem anlayışının bir göstergesiydi.
Hani oruç tutmaya karar vermiştim ya. Akşam yemeğinden sonra hiç bir şey yemedim, içmedim. Sabah uyanınca acıkmıştım. Ama oruçtum. Bekledim. Öğleden sonra, ikindi vakti ders almak için kitabımı aldım hocamın yanına gittim. Kapı açıldı. İçerden; sacda pişen sıcak ekmek kokusu geldi ve beynim döndü. Kadın beni aldı mutfakta ekmek pişirilen yere götürdü. Eltisi mayalı ekmek yapıyordu. Ekmek kokusundan bütün bedenim titriyordu. Hoca derse başladı. Birinci denemede ben hiç bir cevap veremedim. İkinci denemede de yine cevap yok. Benim aklım sacda pişen bazlamada. Hocanın derdi de ders. Üçüncü denemeden sonra hiç bir yanıt alamayınca bana bir tokat patlattı. Gözümden yıldızlar uçtu. Kekeleyerek;
- Ne oldu sana niye aklını derse vermiyorsun? dedi.
Açlık canıma tak etmişti. Dayanamadım ve;
- Orucum dedim.
Hemen eltisinden bir ekmek istedi. Aldığı ekmeği bana uzattı ve yememi istedi. Biraz tereddüt ettim ama sonradan bunu hoca söylüyorsa bir bildiği vardır deyip ekmeği aldım, yedim. Yaban ekmeğin o kadar lezzetli olduğunu ilk kez o zaman fark ettim. Karnımı doyurduktan sonra dersi ilk tekrarda okudum ve eve döndüm. Yol boyunca orucumu bozduğumu evdekilere nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Suç benim değildi. Hoca bozdurmuştu orucu. Zaten erkek olarak bir kadından tokat yemek çok zoruma gitmişti. Kanıma dokunmuştu. Mahcup olmuştum. Hocam da olsa etkilemişti bu tokat beni. Bir daha hiç oruç tutmayacağım diye kendi kendime bir söz verdim.
Tam öğrenmeye başlamıştım ki; hocam mahalleden taşındı uzak bir köye gitti. Hocasız kalmıştım. Gittiğine seviniyordum. Çünkü yediğim tokattan dolayı ona biraz kırgındım. Çok geçmeden annem bana bir hoca daha buldu. Ablamın arkadaşı, komşumuzun kızı. Onun yanında başladım. Annem beni cenaze yıkayıcısı olarak yetiştirmeye kararlıydı. Ondan da bir süre ders aldım. Kız nişanlıydı. Evlendi gitti. Yine hocasız kaldım. Büyümeye başlamıştım. İlkokulu bitirmiş ortaokula başlamıştım. Kuran -ı Kerimi kendi kendime okuyabiliyordum. Amma annemin endişeleri vardı. Acaba ben doğru okuyup telaffuz edebiliyor muydum? Komşularımızdan birisinin dedesi gelmişti. O da hocaymış. Onu eve çağırdı ve yanında okumamı istedi. Oturdum adamın yanına okudum. Adam dinledikten sonra;
- Doğru okuyorsun ama biraz ağır okuyorsun dedi.
Kendime güvenim artmıştı. Ama cenaze yıkayıcısı olma fikri hoşuma gitmiyordu. Bu işten kimseyi üzmeden sıyırmalıydım. Sınava girmiştim Yatılı ortaokul sınavını kazanınca yatılı okula gittim. Kuran evde kaldı. Kimse üzülmeden o iş de bitti.
Sebebi bilinmeden atılan tokatların insanın hayatını nasıl değiştirdiğini gördünüz mü?
Gelecekte şiddetin olmadığı bir eğitim sistemine hep birlikte.
Ali Akdoğan
- Bak oğlum bu öğrenemiyor birde sen denesen, dedi.
Bana güvenen birilerinin olması hoşuma gitmişti. Arapça alfabeyi aldım komşunun evinin yolunu tuttum. Hocam olacak kadın kapıyı açtı. İçeri girdim. Yabancı bir ev ve insanlar. Baştan biraz yadırgadım. Ama şaşkınlığımı erken attım. Loş ışıklı bir odaya girdik. Bir minder gösterdiler üzerine oturdum. Hocam da yanıma oturdu. Alfabeyi açtık. Kargacık burgacık işaretler, harfler. Kadın da biraz kekeme. Kadın derse başladı. Söyleyeceklerini bitirinceye kadar baştakileri unutuyordum.
Bana dönüp;
- Haydi şimdi de sen oku, dedi.
Ağzımdan tek kelime çıkmadı. Kadın yüzüme baktı. Bir daha baştan söylediklerini tekrar etti. Ben gülmemek için kendimi zor tutuyordum.Tekrar;
- Haydi şimdi oku, dedi.
Ben yine etrafıma bakınmaya başlayınca,
-Yahu bu ailenin çocukları hep mi böyle geri zekalı, dedi.
Sinirlenerek tekrar baştan ilgili bölümü tekrar etti. Bu sefer söylenen geri zekalı sözü canımı sıktığı için kendimi zorlayarak kadının söylediklerini iyice izledim ve tekrar ettim. Bir daha tekrar etmemi istedi yine okudum ve tekrar ettim. O günkü ders bitmişti. Kalktım, evimizin yolunu tuttum. Eve gidinceye kadar yolda hepsini unutmuştum. Çünkü anlamını bilmediğim ve anlam yüklenmediği için aklımda tutamadığım bir ders.
Eve varınca annem kapıda karşıladı.
- Nasıl öğrenebildin mi? dedi.
- Biraz öğrendim ama tekrar unuttum, dedim.
Meğer öğrenememenin suçu kardeşimde değil hocanın konuşmasındaymış. Amma anneme anlatamazdık. Çünkü o kafasına koyduğunu öyle böyle mutlaka yapan bir kişiliğe sahipti. Babamı etkilemesi, evin içindeki otoriterliği bunu kanıtlıyordu.
Derslere devam ettim. Alfabeyi bitirdim. İkinci kitap olan Emma dedikleri, içinde metinlerin ve surelerin olduğu kitaba başladım. Dersler iyi gidiyordu. Kuran-ı Kerim alınacaktı. İlçede kırtasiyeci yoktu. Elazığ'a giden bir komşuya ısmarlandı. Kitap geldi. Hocanın yanına gittim. Kitabı açtı baktı ve;
- Keşke Şeker Zade alsalardı, Hafız Osman almışlar. Bunun yazıları küçük, dedi.
Şekerzade kim? Hafız Osman kim ? Bunların farkı ne? kafamın içinde çeşitli sorular dönüp duruyor. Sonradan öğrendim ki yazı puntosu bu iki isim arasında ayrımı yaratıyor. Yani bilgisayar ortamındaki dokuz punto ve oniki punto yazı arasındaki büyüklük farkıymış. İlk defa kırtasiyeden alınan bir kitap görmüştüm. Okul hayatım boyunca hep benden bir devre önceki öğrencilerin kullandığı eski kitapları kullandım. Hiç ünite dergisi alamadım. Dergi parası istediğimiz zaman bizi azarlayan büyüklerimiz, kuran-ı Kerim alınacak olunca hiç itiraz etmediler ve epey de para verdiler.
Dersler ilerledi. Ben de sevinerek gidip geliyordum. Mevsim ilkbahar, günler uzamıştı. Muharrem orucu başlamıştı. Çocuk aklımla oruç tutacağım dedim.
Orucun kurallarını bektaşilikle kafasını bozmuş dedem koyuyordu. Akşam yemeğinden sonra oruç başlar. Oniki gün boyunca su içilmez. Et yenmez, sakal tıraşı olunmaz, aynaya bakılmaz. Evdeki aynalar ters asılır yada üzerlerine bir örtü asılarak ayna kapatılır. Oruç ya çift gün tutulur ya da hiç tutulmaz. Yani tek günler çifte tamamlanmak üzere bir gün daha mutlaka oruç tutulmalı. Dedeme göre bunlar hep yas matem anlayışının bir göstergesiydi.
Hani oruç tutmaya karar vermiştim ya. Akşam yemeğinden sonra hiç bir şey yemedim, içmedim. Sabah uyanınca acıkmıştım. Ama oruçtum. Bekledim. Öğleden sonra, ikindi vakti ders almak için kitabımı aldım hocamın yanına gittim. Kapı açıldı. İçerden; sacda pişen sıcak ekmek kokusu geldi ve beynim döndü. Kadın beni aldı mutfakta ekmek pişirilen yere götürdü. Eltisi mayalı ekmek yapıyordu. Ekmek kokusundan bütün bedenim titriyordu. Hoca derse başladı. Birinci denemede ben hiç bir cevap veremedim. İkinci denemede de yine cevap yok. Benim aklım sacda pişen bazlamada. Hocanın derdi de ders. Üçüncü denemeden sonra hiç bir yanıt alamayınca bana bir tokat patlattı. Gözümden yıldızlar uçtu. Kekeleyerek;
- Ne oldu sana niye aklını derse vermiyorsun? dedi.
Açlık canıma tak etmişti. Dayanamadım ve;
- Orucum dedim.
Hemen eltisinden bir ekmek istedi. Aldığı ekmeği bana uzattı ve yememi istedi. Biraz tereddüt ettim ama sonradan bunu hoca söylüyorsa bir bildiği vardır deyip ekmeği aldım, yedim. Yaban ekmeğin o kadar lezzetli olduğunu ilk kez o zaman fark ettim. Karnımı doyurduktan sonra dersi ilk tekrarda okudum ve eve döndüm. Yol boyunca orucumu bozduğumu evdekilere nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Suç benim değildi. Hoca bozdurmuştu orucu. Zaten erkek olarak bir kadından tokat yemek çok zoruma gitmişti. Kanıma dokunmuştu. Mahcup olmuştum. Hocam da olsa etkilemişti bu tokat beni. Bir daha hiç oruç tutmayacağım diye kendi kendime bir söz verdim.
Tam öğrenmeye başlamıştım ki; hocam mahalleden taşındı uzak bir köye gitti. Hocasız kalmıştım. Gittiğine seviniyordum. Çünkü yediğim tokattan dolayı ona biraz kırgındım. Çok geçmeden annem bana bir hoca daha buldu. Ablamın arkadaşı, komşumuzun kızı. Onun yanında başladım. Annem beni cenaze yıkayıcısı olarak yetiştirmeye kararlıydı. Ondan da bir süre ders aldım. Kız nişanlıydı. Evlendi gitti. Yine hocasız kaldım. Büyümeye başlamıştım. İlkokulu bitirmiş ortaokula başlamıştım. Kuran -ı Kerimi kendi kendime okuyabiliyordum. Amma annemin endişeleri vardı. Acaba ben doğru okuyup telaffuz edebiliyor muydum? Komşularımızdan birisinin dedesi gelmişti. O da hocaymış. Onu eve çağırdı ve yanında okumamı istedi. Oturdum adamın yanına okudum. Adam dinledikten sonra;
- Doğru okuyorsun ama biraz ağır okuyorsun dedi.
Kendime güvenim artmıştı. Ama cenaze yıkayıcısı olma fikri hoşuma gitmiyordu. Bu işten kimseyi üzmeden sıyırmalıydım. Sınava girmiştim Yatılı ortaokul sınavını kazanınca yatılı okula gittim. Kuran evde kaldı. Kimse üzülmeden o iş de bitti.
Sebebi bilinmeden atılan tokatların insanın hayatını nasıl değiştirdiğini gördünüz mü?
Gelecekte şiddetin olmadığı bir eğitim sistemine hep birlikte.
Ali Akdoğan
22 Temmuz 2012 Pazar
Telefonla Şaka Kaka Olmasın
Telefonla konuşmanın da bir adabı var. Yerine ve adamına göre nezaket ve incelik yetmez. Her zaman nazik ve ince olunmalı. Ancak bu da yaşanarak ve görerek gelişen bir davranıştır. Bizim kuşak bu davranışları kazanmak için en az olanağa sahip kuşaktı.
Ben telefonla ilk olarak ilkokul üçüncü sınıfta tanıştım. Öğretmenimiz bizi ilçedeki PTT ye götürdü. Yıl 1965. PTT dediysem öyle modern bir bina ve çalışan gişe görevlileri olarak hayal etmeyin. Köhne kerpiç bir bina. Koridor ve iki odalı loş ışıklı bir yer. Tek bir görevli var. Hem manyetolu telefona bakıyor. hem telgrafları yazdırıyor. Bir taraftan da mektupları kabul ediyor. Öğleden sonra da mektup dağıtımına çıkıyor. Koridora sınıfımızdaki bütün öğrenciler doluştu. Adım atacak yer kalmadı. Cam bölmenin arkasındaki görevlinin gözleri kocaman açıldı. Bu kadar kalabalığı ilk defa PTT de görüyordu belki de. Öğretmenimizi tanıyordu. Ve ilk sorusu;
- Hayırdır hocam baskına mı geldiniz? dedi.
Öğretmenimiz gülümseyerek;
- Çocukları telefonla tanıştırmaya getirdim, dedi.
Adamın yüzü asıldı. Bu kadar işin içinde bu da nereden çıktı der gibiydi. Ama yine de sahte bir gülümsemeyle;
- Nasıl olacak bu iş? diye sordu.
Öğretmenimiz anlatarak anlaşmayı sağladı. İlçede çok fazla telefon abonesi yoktu. Bunların içinden uygun olan birisi seçildi. Postacı manyetolu telefonun kolunu çevirdi. Karşıdaki kişiden cevap alınınca durum anlatılıp izin alındı ve öğrencilere telefonun ahizesi teslim edildi. Herkes çok heyecanlıydı. Yanında olmayan uzaktaki bir kişinin sesini elindeki aleti kulağına götürdüğünde duyacaktı. Başkalarının heyecanını bilemem ama benim kalbim duracakmış gibi çarpıyordu. Sıra bana gelince boğazım kurudu. Sesim kısıldı. Dizlerim tir tir titriyordu. Telefonu elime aldım elimden düşürmemek için sıkıca tutarken ne diyeceğimi unuttum. Öğretmenim beni uyararak;
- Hadi konuş, dedi.
Heyecanım bir kat daha arttı ve sadece;
- Alo diyebildim.
Sesim kısık fısıltı şeklinde çıkmıştı. Karşıdaki kişi sesimi duydu mu bilmiyorum. Onun alo sesini duydum. Kulaklarımda bu ses uğuldarken yanımdaki arkadaşım elimden ahizeyi çekti ve beni o büyük işkenceden kurtardı.
Şimdiki nesil bu konuda çok şanslı. İlkokul öğrencilerinin cebinde cep telefonları hatta bir tane de yetmez iki, üç telefon hattı olanlar var. Konuşuyorlar mesajlaşıyorlar. Ben ilkokul üçüncü sınıftan sonra tekrar telefonda konuşma şansını öğretmen okulunda öğrenci iken yakalayabildim. Okulun revirinde nöbetçiydim. Okulun dahili santralinden diğer nöbet noktalarındaki arkadaşlarla konuşarak sosyalleşmeye çalışıyorduk. Ama bir hata yaparak. Revir nöbetçisi, kantin nöbetçisi ve nizamiye nöbetçisi birbirimize telefon açıp; okuldaki bazı öğretmenlerin seslerini ve konuşmalarını taklit ederek birbirimizi işletiyorduk. Bu bir eğlence gibi gelmişti ilk başta.
Yine bu nöbet sırasında telefon çaldı, açtım. Karşıdaki ses;
- Oğlum ben Şerafettin Sunay nöbetçi öğretmen, revirde kaç hastamız var? dedi.
Ben karşıdakinin beni işletmeye çalışan bir arkadaş olduğu düşüncesiyle;
- Hadi canım sen de sen kim şerafettin Sunay Olmak kim, dedim
Karşıdaki; yine kibar bir sesle;
- Oğlum sen ne biçim konuşuyorsun ben öğretmen Şerafettin Sunay dedi.
Ben yine ısrarla;
- Hadi ordan dedim.
Karşıdaki ses biraz kızgın;
- Peki ben oraya geliyorum, dedi ve telefonu kapattı.
Ben yatakhanenin en üst katındaki revirin penceresinden okulun çıkış kapısını gözetlemeye başladım. Çok geçmeden Şerafettin Sunay kapıdan çıkarak yatakhaneye doğru yürümeye başladı. Çok utanmıştım. Ne yapacağımı ne cevap vereceğimi şaşırdım. Kaçmak istedim ama gidecek bir yer yok. Çünkü orada görevlisin ve okulun öğrencisisin. Şerafettin bey merdivenlerden çıkarak revire geldi. Etrafı gezdi. Hasta sayısını sordu. Yatan hastalara kantinden süt alıp içirmemi istedi ve telefon konuşması ile ilgili hiç bir şey söylemeden gitti. Ben yerin dibine geçmiştim utancımdan. İşte bu da eğitimin bir parçasıydı. Belki beni azarlasaydı bu olay benim hayatımda bu kadar yer etmeyecekti.
Aynı gün kantin nöbetçisi Ramazan adında bir arkadaş yanıma geldi. Revirde bir süre sohbet ettik. Giderken Ramazan'dan hasta sayısı kadar sanırım beş altı şişe süt istedim.
- Ben revirden ayrılamıyorum bana süt getir hastalara içireceğim, dedim.
Ramazan yanımdan ayrıldıktan sonra kantine inmiş. Bir süre sonra kaç şişe süt olacağını unutmuş. Revirin dahili numarası 08 müdürün lojmanının numarası 8 revire telefon açmak isteyince dahili santralden 0 düşmemiş sadece 8 düşmüş ve müdürün evi bağlanmış. Ramazan,
- Alo demiş.
Karşıdaki ses
- Buyrun ben okul müdürü Mahmut Sümer, demiş.
Ramazan kendinden o kadar emin ki hiç tereddüt etmeden;
- Ulan oğlum sen ne zaman müdür oldun? Bırak bu müdür ayaklarını da kaç şişe süt lazımdı, demiş.
Müdür şaşkın bir sesle tekrar;
- Oğlum sen nasıl konuşuyorsun ben okul müdürü demiş.
Ramazan yine aynı tarzda bir ses tonuyla;
- Basbayağı konuşuyorum işte bırak okul müdürlüğü numaralarını da kaç şişe süt istemiştin sen onu söyle, demiş.
Müdür kızgın bir sesle,
-Peki demiş ve telefonu kapatmış.
Ramazan koşarak yanıma çıktı. Beti benzi atmış;
- Biraz önce telefondaki sendin değil mi? dedi.
Ortada bir hareketli durumun olduğunu anlamıştım.
- Yok ben değildim, dedim.
Ramazan'ın endişesi bir kat daha arttı ve koşarak aşağı indi. Çok geçmeden Müdür baş yardımcısı Mustafa Kocabaş'ın sesi yükseldi kantinden.
-Hayvan herifler telefonla konuşmayı bilmiyorsunuz telefonu kullanıyorsunuz. Okul müdürüyle böyle mi konuşulur? Seni süreceğim bu okuldan utanmaz herif, dedi.
Bir sessizlik oldu. Mustafa bey o sinirle kantinden çıkıp evine gitti. Onun lojmanı da okulun bahçesinin içindeydi.
Ramazan süt şişelerini alıp yanıma çıktı. Morali çok bozuktu. Kendisini teselli etmeye çalışarak;
- Arkadaş bunda senin suçun yok biz hepimiz aynı suçu işledik. İdareye gidip durumu anlatırız. Senin bu duruma isteyerek düşmediğini, öğrencilerin telefonda öğretmenlerin selerini taklit edip kendilerini öğretmen olarak tanıttıklarını, senin de bu nedenle bu sözleri söylediğini anlatırız. Yalnız bir şartla bunu yaparız. Okul idaresi seni çağırırsa, yoksa bunlara gerek kalmaz. Senin ceza almanı önlemeye çalışırız, dedim.
Ramazanın sıkıntısı bir nebze dağıldı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Ama bu zoraki bir gülümsemeydi. Endişeleri vardı.
İdareden Ramazan'ı çağırmadılar ama bizim nöbet sırasındaki şakalar kakaya dönüşmüştü. İşin tadı kaçmıştı.
Ali Akdoğan
Ben telefonla ilk olarak ilkokul üçüncü sınıfta tanıştım. Öğretmenimiz bizi ilçedeki PTT ye götürdü. Yıl 1965. PTT dediysem öyle modern bir bina ve çalışan gişe görevlileri olarak hayal etmeyin. Köhne kerpiç bir bina. Koridor ve iki odalı loş ışıklı bir yer. Tek bir görevli var. Hem manyetolu telefona bakıyor. hem telgrafları yazdırıyor. Bir taraftan da mektupları kabul ediyor. Öğleden sonra da mektup dağıtımına çıkıyor. Koridora sınıfımızdaki bütün öğrenciler doluştu. Adım atacak yer kalmadı. Cam bölmenin arkasındaki görevlinin gözleri kocaman açıldı. Bu kadar kalabalığı ilk defa PTT de görüyordu belki de. Öğretmenimizi tanıyordu. Ve ilk sorusu;
- Hayırdır hocam baskına mı geldiniz? dedi.
Öğretmenimiz gülümseyerek;
- Çocukları telefonla tanıştırmaya getirdim, dedi.
Adamın yüzü asıldı. Bu kadar işin içinde bu da nereden çıktı der gibiydi. Ama yine de sahte bir gülümsemeyle;
- Nasıl olacak bu iş? diye sordu.
Öğretmenimiz anlatarak anlaşmayı sağladı. İlçede çok fazla telefon abonesi yoktu. Bunların içinden uygun olan birisi seçildi. Postacı manyetolu telefonun kolunu çevirdi. Karşıdaki kişiden cevap alınınca durum anlatılıp izin alındı ve öğrencilere telefonun ahizesi teslim edildi. Herkes çok heyecanlıydı. Yanında olmayan uzaktaki bir kişinin sesini elindeki aleti kulağına götürdüğünde duyacaktı. Başkalarının heyecanını bilemem ama benim kalbim duracakmış gibi çarpıyordu. Sıra bana gelince boğazım kurudu. Sesim kısıldı. Dizlerim tir tir titriyordu. Telefonu elime aldım elimden düşürmemek için sıkıca tutarken ne diyeceğimi unuttum. Öğretmenim beni uyararak;
- Hadi konuş, dedi.
Heyecanım bir kat daha arttı ve sadece;
- Alo diyebildim.
Sesim kısık fısıltı şeklinde çıkmıştı. Karşıdaki kişi sesimi duydu mu bilmiyorum. Onun alo sesini duydum. Kulaklarımda bu ses uğuldarken yanımdaki arkadaşım elimden ahizeyi çekti ve beni o büyük işkenceden kurtardı.
Şimdiki nesil bu konuda çok şanslı. İlkokul öğrencilerinin cebinde cep telefonları hatta bir tane de yetmez iki, üç telefon hattı olanlar var. Konuşuyorlar mesajlaşıyorlar. Ben ilkokul üçüncü sınıftan sonra tekrar telefonda konuşma şansını öğretmen okulunda öğrenci iken yakalayabildim. Okulun revirinde nöbetçiydim. Okulun dahili santralinden diğer nöbet noktalarındaki arkadaşlarla konuşarak sosyalleşmeye çalışıyorduk. Ama bir hata yaparak. Revir nöbetçisi, kantin nöbetçisi ve nizamiye nöbetçisi birbirimize telefon açıp; okuldaki bazı öğretmenlerin seslerini ve konuşmalarını taklit ederek birbirimizi işletiyorduk. Bu bir eğlence gibi gelmişti ilk başta.
Yine bu nöbet sırasında telefon çaldı, açtım. Karşıdaki ses;
- Oğlum ben Şerafettin Sunay nöbetçi öğretmen, revirde kaç hastamız var? dedi.
Ben karşıdakinin beni işletmeye çalışan bir arkadaş olduğu düşüncesiyle;
- Hadi canım sen de sen kim şerafettin Sunay Olmak kim, dedim
Karşıdaki; yine kibar bir sesle;
- Oğlum sen ne biçim konuşuyorsun ben öğretmen Şerafettin Sunay dedi.
Ben yine ısrarla;
- Hadi ordan dedim.
Karşıdaki ses biraz kızgın;
- Peki ben oraya geliyorum, dedi ve telefonu kapattı.
Ben yatakhanenin en üst katındaki revirin penceresinden okulun çıkış kapısını gözetlemeye başladım. Çok geçmeden Şerafettin Sunay kapıdan çıkarak yatakhaneye doğru yürümeye başladı. Çok utanmıştım. Ne yapacağımı ne cevap vereceğimi şaşırdım. Kaçmak istedim ama gidecek bir yer yok. Çünkü orada görevlisin ve okulun öğrencisisin. Şerafettin bey merdivenlerden çıkarak revire geldi. Etrafı gezdi. Hasta sayısını sordu. Yatan hastalara kantinden süt alıp içirmemi istedi ve telefon konuşması ile ilgili hiç bir şey söylemeden gitti. Ben yerin dibine geçmiştim utancımdan. İşte bu da eğitimin bir parçasıydı. Belki beni azarlasaydı bu olay benim hayatımda bu kadar yer etmeyecekti.
Aynı gün kantin nöbetçisi Ramazan adında bir arkadaş yanıma geldi. Revirde bir süre sohbet ettik. Giderken Ramazan'dan hasta sayısı kadar sanırım beş altı şişe süt istedim.
- Ben revirden ayrılamıyorum bana süt getir hastalara içireceğim, dedim.
Ramazan yanımdan ayrıldıktan sonra kantine inmiş. Bir süre sonra kaç şişe süt olacağını unutmuş. Revirin dahili numarası 08 müdürün lojmanının numarası 8 revire telefon açmak isteyince dahili santralden 0 düşmemiş sadece 8 düşmüş ve müdürün evi bağlanmış. Ramazan,
- Alo demiş.
Karşıdaki ses
- Buyrun ben okul müdürü Mahmut Sümer, demiş.
Ramazan kendinden o kadar emin ki hiç tereddüt etmeden;
- Ulan oğlum sen ne zaman müdür oldun? Bırak bu müdür ayaklarını da kaç şişe süt lazımdı, demiş.
Müdür şaşkın bir sesle tekrar;
- Oğlum sen nasıl konuşuyorsun ben okul müdürü demiş.
Ramazan yine aynı tarzda bir ses tonuyla;
- Basbayağı konuşuyorum işte bırak okul müdürlüğü numaralarını da kaç şişe süt istemiştin sen onu söyle, demiş.
Müdür kızgın bir sesle,
-Peki demiş ve telefonu kapatmış.
Ramazan koşarak yanıma çıktı. Beti benzi atmış;
- Biraz önce telefondaki sendin değil mi? dedi.
Ortada bir hareketli durumun olduğunu anlamıştım.
- Yok ben değildim, dedim.
Ramazan'ın endişesi bir kat daha arttı ve koşarak aşağı indi. Çok geçmeden Müdür baş yardımcısı Mustafa Kocabaş'ın sesi yükseldi kantinden.
-Hayvan herifler telefonla konuşmayı bilmiyorsunuz telefonu kullanıyorsunuz. Okul müdürüyle böyle mi konuşulur? Seni süreceğim bu okuldan utanmaz herif, dedi.
Bir sessizlik oldu. Mustafa bey o sinirle kantinden çıkıp evine gitti. Onun lojmanı da okulun bahçesinin içindeydi.
Ramazan süt şişelerini alıp yanıma çıktı. Morali çok bozuktu. Kendisini teselli etmeye çalışarak;
- Arkadaş bunda senin suçun yok biz hepimiz aynı suçu işledik. İdareye gidip durumu anlatırız. Senin bu duruma isteyerek düşmediğini, öğrencilerin telefonda öğretmenlerin selerini taklit edip kendilerini öğretmen olarak tanıttıklarını, senin de bu nedenle bu sözleri söylediğini anlatırız. Yalnız bir şartla bunu yaparız. Okul idaresi seni çağırırsa, yoksa bunlara gerek kalmaz. Senin ceza almanı önlemeye çalışırız, dedim.
Ramazanın sıkıntısı bir nebze dağıldı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Ama bu zoraki bir gülümsemeydi. Endişeleri vardı.
İdareden Ramazan'ı çağırmadılar ama bizim nöbet sırasındaki şakalar kakaya dönüşmüştü. İşin tadı kaçmıştı.
Ali Akdoğan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)